Bir sor kendine, değer miydi?
Harcanan ömür kalır mı sandın geriye?
Kurumuş yapraklar karışmış toprağa,
Filizlenen bir yeşilin gölgesinde…
Basıp geçtin, fark etmedin bile.
Neydin bilemedim ki, hep bir gurur,
Denizin tuzunu ve poyrazın ayazını tenine mühürlemiş, ömrünü kendi kuytusuna çekmiş bir adamdı Seyfi Abi. Şafağın alacasında düşerdi yollara; motorunun patırtısı kasabanın uykusunu bölmeden, o çoktan açıklara, suların o kurşuni serinliğine karışmış olurdu. Deniz ona neyi layık görürse onunla döner, rızkını tezgâhta çıkarırdı. Gün devrilmeye durduğunda liman taşlarına çöker, komşu teknelerin hırpalanmış, yırtık ağlarını kederli bir sabırla ilmek ilmek onarırdı. Akşam inip de fenerin solgun ışığı ıslak tahtalara vurduğunda, tek göz kulübesinde kaynayan bir tas çorbanın buğusuna sığınır, günün defterini kapatırdı.
Bu kıyıda her insanın ardında sürüklediği bir hikâyesi, kahve masalarında anlatılmaktan aşınmış bir derdi vardı elbet. Seyfi Abi ise bir gölge gibi girerdi sokaklara ve öylece çekilirdi kabuğuna. Ne kimseye yük olurdu ne de bir canı incitirdi; kasaba halkı onu hem sever hem de hürmet ederdi. Lakin denizciler bilirdi ki yüzeyi çarşaf gibi görünen denizin dibinde görünmez akıntılar döner, en hırçın fırtınalar durgun sularda kopar. Seyfi Abi de öyleydi; göğsünün kafesinde yıllardır amansız bir tufan yaşardı, o fırtına bir türlü kıyıya vuramazdı. Suskun haykırışlarını içine atardı.
Derken bir gün, bu küçük kasabanın ezberini bozan, taş sokakların dahi yabancıladığı bir an çıkageldi. Ben kahvenin önündeki hasır iskemlede oturmuş, bir yandan çayımı yudumluyor, bir yandan da iskeledeki martıların telaşını izliyordum. Yokuşun başından sokağa giren yabancı bir kadın takıldı gözüme. Sırtında solgun renkli ince bir pardösü, elinde sıkı sıkıya kavradığı eski bir deri çanta vardı. Adımları çekingendi; sanki yanlış bir kapıyı çalmaktan ya da aradığını bulamamaktan korkar gibi sağa sola bakınıyordu. Bizim buraların insanı olmadığı ta uzaktan belliydi.
Köpürüp çalkalanan bir nehrin koynunda buldum seni,
Su, adını bilmeden yüzünü ezberliyordu.
Karanlık çökmüştü gecenin omzuna,
Ateş böcekleri umut gibi yanıp sönüyordu.
Yağmur dokundu sessizce omuzlarıma,
Küçüklüğümde dünyayı adımlamayı seven, ele avuca sığmaz, haşarı bir çocuktum. Kendi içimde sessiz sakin, dışarıya karşı alabildiğine meraklıydım. Belki de evin ilk erkek çocuğu olmanın getirdiği o ayrıcalıktan ve üzerimdeki o garip ağırlıktandı bu hâlim. Büyüklerin bana hep yabancı gelen, o yaşta bir türlü anlam veremediğim ayrı bir ilgisi, ayrı bir telaşı vardı. Hayatın bana yetişemediği, sokakların bana dar geldiği zamanlardı.
Annemse attığım her adımda ardımdan bakan şefkatli bir çift göz gibiydi. Kıyamazdı bana ama bitmek bilmeyen yaramazlıklarıma da kapı eşiğinden savurduğu meşhur terlikleriyle karşılık verirdi. O zamanlar bunun ne anlama geldiğini elbette bilmiyordum. Çocukluk dediğin biraz da dünyayı büyüklerin gözlerinden habersiz yaşamaktır zaten.
İnsan büyüdükçe kabuk değiştiriyor, bambaşka biri olup çıkıyor belki. Ama ruhu hep o ilk çocukluk hislerine, o sokağın tozuna özlem duyuyor. Kim bilir, belki de yaşlanmak dediğimiz şey, o masum duyguları bir ömür boyu nafile yere arayıp durmaktan ibarettir.
Büyüdükçe bazı şeyleri daha derinden fark etmeye başlıyorsun. Hayatın içinde roller değişiyor. Dün yanı başında durup başını şefkatle okşayan o sıcacık kalplerin birer birer çekilip gidişini çaresizce izliyorsun. “Kimler geldi, kimler geçti” derler ya, işte öyle… Sevinçler kadar hüzünler de insanı usul usul pişiriyor, hayata hazırlıyor.
Gençlik yıllarım ise bambaşka bir coşku doluydu. Alabildiğine neşeliydim. Arkadaşlarımla sokakları birbirine katar, kahkahalarla dünyayı unuturduk. Ve o ilk aşklar… Onlar unutulur mu hiç? Çocuksu, samimi, tertemiz bir içtenlikle titrerdi yüreğin. Ne kadar tarifsiz, ne kadar güzel bir duygudur o. Süslü laflarla anlatılmaz; ille de yaşamak gerekir o yangını.
Ardından, o ilk sevdaların getirdiği ilk ayrılıkların acısıyla tanışırsın. Canın yanar, içine bir sızı oturur. Fakat hayat durmaz. Zaman ilerledikçe bu kez üniversite heyecanı sarar dört bir yanını. Bir yandan da içten içe kemiren bir gelecek kaygısı vardır. İnsanın tutkuyla sevdiği bir mesleği yapıp hayatta tutunmasının, başarılı olmasının o kadar da zor olmaması gerektiğini düşünürsün. Geçmişte yaşanan bütün o çocukluk telaşlarını bir süreliğine rafa kaldıran, hatta unutturan yepyeni bir zaman dilimidir bu.
İnsan kendi gözyaşıyla uyanırmı hiç,
Uykudan celladın çağırırmış meğer!
Dağları devirip yakasın varken,
İçindeki külü savururmuş meğer.
Damarlar çatlayıp kopsa yerinden,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!