Binlerce yol vardı
dünyanın önünde.
Krallar
kendi kaderlerini yazdıklarını sanıyordu.
Savaşlar
haklılığın adını taşıyordu.
Bilgeler
insana yol gösteriyordu.
Ama hiç kimse
iki insanın
neden birbirini bulduğunu
açıklayamıyordu.
Sen ve ben
işte o açıklanamayan yerde
karşılaştık.
Aşk
Bugün
aynı gökyüzünün altında
yan yana duruyorsak,
bunu kaderin emri diye değil,
özgür irademizin
en güzel kararı diye
seveceğim.
Çünkü bazı karşılaşmalar
kader tarafından başlatılır.
Ama aşkı
kader tamamlamaz.
Onu her gün
iki insan yeniden seçer.
Aşk
Bir insan
başka bir insanı
ne kadar sevebilir?
Belki de
cevap ölçülemez.
Çünkü aşkın sınırı
sevdiğimiz kişinin
uzaklığı değil,
kalbimizin
gerçekliği kabul etme
cesaretidir.
Aşk
Bir insanı
idealleştirmek
onu sevmek değil,
onu insan olmaktan
çıkarmaktır.
Sanat
Sevgi
karşılığında hatırlanmayı
istemekten vazgeçtiğinde,
bir dilekten
bir zarafete dönüşür.
Belki bir gün
aynı çınarın altında
yeniden karşılaşırız.
Belki de
hiç karşılaşmayız.
Hayatın güzelliği
biraz da buradadır:
Her hikâyenin
bize borçlu olduğu
bir kavuşma yoktur.
Bazı insanlar
hayatımıza girer,
birkaç mevsim kalır,
sonra uzaklaşır.
Ama bıraktıkları duygu
bizimle yaşamaya devam eder.
Sen bende
böyle kaldın.
Bir isim olarak değil.
Bir yara olarak da değil.
Bir mevsimin
insanda bıraktığı
ince serinlik gibi.
Aşk
BİR SONBAHAR MEKTUBU GİBİ
Sana yazmadığım
mektuplar birikti
içimde.
Her biri
başka bir mevsimin
sessizliğini taşıyordu.
İlkbaharda
sana söyleyemediğim
bir cümleydi.
Yazda
yarım kalmış bir bakış.
Sonbaharda
yağmurun altında
unutamadığım bir isim.
Kışta ise
söylemeye artık
gerek duymadığım
bir hakikat.
Çünkü aşk
bazen söylenenlerden
çok,
söylenemeyenlerin
hafızasında yaşar.
Eylül akşamıydı.
Ordu'da deniz
gökyüzünün solgunluğunu
üstüne almıştı.
Çınarın yaprakları
tek tek düşüyordu.
Sen uzaktaydın.
Ben sana
yakın olduğumu
düşünüyordum.
Belki aşkın
en ince yanı budur:
Bir insan
yanında değilken bile
hayatının ayrıntılarında
var olabilir.
Bir şarkının
son notasına karışır.
Bir sokağın
ıslak taşlarında belirir.
Yağmurun
pencereye vuruşunda
eski bir konuşmayı
yeniden başlatır.
Ve insan
bunun bir hatıra mı,
yoksa hâlâ süren
bir sevgi mi olduğunu
ayırmakta zorlanır.
Seni düşündüğümde
zamanın doğrusal olmadığını
anlıyorum.
Dün,
bugünün içine
sessizce sızıyor.
Yarın,
henüz gelmeden
özlenebiliyor.
Belki de aşk
zamanın bize yaptığı
en zarif hiledir:
Geçmişi geleceğe,
geleceği geçmişe
ödünç verir.
Bir gün
bu mektubu bulursan,
benden sana
büyük sözler bekleme.
“Sonsuza kadar”
demeyeceğim.
Çünkü sonsuzluk
insanın elinde
taşınamayacak kadar
ağır bir sözdür.
Sana daha küçük,
ama daha gerçek
bir şey söyleyeceğim:
Bir yağmur yağdığında
beni hatırlamanı istemiyorum.
Sadece yağmur yağarken
mutluysan,
benim için yeter.
Çünkü sevgi
karşılığında hatırlanmayı
istemekten vazgeçtiğinde,
bir dilekten
bir zarafete dönüşür.
Belki bir gün
aynı çınarın altında
yeniden karşılaşırız.
Belki de
hiç karşılaşmayız.
Hayatın güzelliği
biraz da buradadır:
Her hikâyenin
bize borçlu olduğu
bir kavuşma yoktur.
Bazı insanlar
hayatımıza girer,
birkaç mevsim kalır,
sonra uzaklaşır.
Ama bıraktıkları duygu
bizimle yaşamaya devam eder.
Sen bende
böyle kaldın.
Bir isim olarak değil.
Bir yara olarak da değil.
Bir mevsimin
insanda bıraktığı
ince serinlik gibi.
Şimdi akşam oluyor.
Çınarın dalları
karanlığa doğru uzanıyor.
Deniz susuyor.
Ben son satırı yazıyorum:
Seni sevdim.
Ama seni
sahip olunacak bir şey
sanmadım.
Seni sevdim.
Ama seni
geçmişte dondurmadım.
Seni sevdim.
Ve zaman
seni benden uzaklaştırsa bile
seni sevmiş olmanın
güzelliğini
zamanın elinden
geri almadım.
Çünkü bazı aşklar
kavuşarak tamamlanmaz.
Bazıları,
hatırlanırken bile
incitmeyen bir güzelliğe
dönüşerek
tamamlanır.
Aşk
Hakiki sevgi
yüksek sesle konuşmaz;
hayatın içinde
sessizce kanıtlanır.
Aşk
TAHTSIZ BİR AŞKIN KRALLIĞI
Sana sevgimi
ölçmeni istemedim.
Çünkü bazı sevgiler
ölçüldüğü anda
küçülmeye başlar.
“Ne kadar seviyorsun?”
diye sorduklarında
susarım.
Çünkü aşkın miktarı yoktur.
Bir hükümdarın
ülkesini sayması gibi
kalbimi de
sayılarla bölüştüremem.
Bir zamanlar
insanların sevgisini
sözlerinden ölçerdim.
Büyük cümleler,
yeminler,
sonsuzluk vaatleri...
Sonra seni tanıdım.
Ve anladım:
Hakiki sevgi
yüksek sesle konuşmaz;
hayatın içinde
sessizce kanıtlanır.
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur vardı.
Deniz, gökyüzünün
kırık rengini taşıyordu.
Çınarın altında
yan yana durduk.
Sen bana
“Ben seninim.” demedin.
Ben de sana
“Sen benimsin.” demedim.
Çünkü o iki cümlenin
içinde aşk kadar
iktidar da saklıydı.
Biz başka bir şey seçtik:
“Ben benim.
Sen sensin.
Ve buna rağmen
yan yanayız.”
Belki aşkın
en yüksek biçimi budur.
Birbirinin ülkesini
işgal etmeden
aynı sınırda yaşayabilmek.
Seni sevdiğimde
sana bir taç vermedim.
Kendime de
bir taht kurmadım.
Çünkü tahtların kaderi
düşmektir.
Taçların kaderi
başkasının başına geçmektir.
Güç,
elinde tuttuğun şeyin
bir gün elinden
alınabileceğini
unutmaktır.
Ben artık
seni kaybetmekten
korkmuyorum.
Çünkü seni kaybetme korkusu
seni sahiplenmeye başlarsa,
aşk
kendi celladını
kendi içinde yetiştirir.
Bana bunu
geç öğrendiğim yıllar öğretti:
İnsan çoğu zaman
elindekinin değerini
onu kaybetmeye başladığında
anlar.
Ama aşk
böyle olmamalı.
Seni kaybetmeden
değerini bilebilmeliyim.
Yanındayken
şükran duyabilmeliyim.
Sesini duyarken
sessizliğin ihtimalini
hatırlayabilmeliyim.
Çünkü hayat
hiçbir şeyi
bize sonsuza dek
borçlu değildir.
Ne gençliği.
Ne güzelliği.
Ne zamanı.
Ne de sevgiyi.
İşte bu yüzden
seni seviyorum:
Sonsuza kadar
benim olacağını düşündüğüm için değil,
yarının garantisi olmadığını
bildiğim hâlde
bugünü seninle
gerçek yaşamayı seçtiğim için.
Bir gün saçlarımız
gümüşe dönerse,
ellerimiz
bugünkü kadar güçlü olmazsa,
yüzümüz aynada
kendimize bile
yabancılaşırsa,
senden isteyeceğim
tek şey şu:
Bana gençliğimi
geri verme.
Güzelliğimi
övme.
Geçmişimizi
idealize etme.
Sadece yanıma otur.
Çünkü aşk
insanın geçmişteki hâlini
sevmek değil,
değişen hâline
tanıklık etmektir.
Ve belki gerçek sadakat
budur:
Bir insanın
her mevsiminde
aynı kişiyi aramamak;
her mevsiminde
yeniden tanımak.
Ben seni
bugünkü hâlinle seviyorum.
Yarın değişebilirsin.
Ben de değişebilirim.
Çünkü aşk
değişmeyen iki insanın
masalı değildir.
Değişen iki insanın
birbirini yeniden
seçme cesaretidir.
Şimdi düşün:
Kralların sarayları
yıkılacak.
Tahtlar boş kalacak.
İktidarlar
başka ellere geçecek.
İnsanların söyledikleri
zamanla unutulacak.
Ama bir gün
bütün gösterişli kelimeler
sessizliğe dönüştüğünde,
geriye belki yalnızca
şu kalacak:
Bir insan vardı.
Bir başka insanı
sahip olmadan sevdi.
Onu yönetmeden korudu.
Onu değiştirmeden
tanımaya çalıştı.
Ve sonunda anladı:
Aşk bir krallık değildir.
Kimsenin tahtı yoktur.
Kimse hükümdar değildir.
İki insan vardır yalnızca;
iki ayrı ülke,
iki ayrı tarih,
iki ayrı yalnızlık...
Ve bazen,
bütün dünyaya rağmen,
aynı yağmurun altında
yan yana durmayı
seçerler.
Benim krallığım
işte o andır.
Tahtsız.
Taçsız.
Buyruksuz.
Ama gerçek.
Ve eğer aşkın
bir hükümdarı olacaksa,
o da güç değil,
hakikattir.
Aşk
KADERİN İKİ YOLCUSU
Binlerce yol vardı
dünyanın önünde.
Krallar
kendi kaderlerini yazdıklarını sanıyordu.
Savaşlar
haklılığın adını taşıyordu.
Bilgeler
insana yol gösteriyordu.
Ama hiç kimse
iki insanın
neden birbirini bulduğunu
açıklayamıyordu.
Sen ve ben
işte o açıklanamayan yerde
karşılaştık.
Bir Eylül akşamı.
Ordu'nun kıyısında
yağmur yağıyordu.
Deniz,
sanki çağlardan beri taşıdığı
bir sırrı
kıyıya bırakıyordu.
Çınarın altında
yan yana durduk.
Ve ben düşündüm:
Belki de kader
önceden yazılmış bir kitap değildir.
Belki kader,
karşımıza çıkan yollar değil,
hangi yolu seçeceğimizdir.
Seni seçtiğim gün
dünyanın düzeni değişmedi.
Güneş yine doğdu.
Deniz yine kabardı.
İnsanlar yine
kendi küçük savaşlarına
devam etti.
Fakat benim içimde
bir çağ kapandı.
Çünkü seni sevmek
sadece seni seçmek değildi.
Kendime sormaktı:
“Sevdiğim insanın özgürlüğü
benim sevgimden daha değerli olabilir mi?”
Cevabım evetti.
Çünkü sevgi
bir zincir olursa
dharma'sını kaybeder.
Aşk,
“Benim ol.”
dediğinde küçülür.
“Sen ol.”
dediğinde büyür.
Sen benim kaderim değilsin.
Ben de senin kaderin değilim.
Biz,
kaderin ortasında
birbirini seçen
iki özgür insanız.
Bazen yollarımız ayrılacak.
Bazen aynı gökyüzüne
farklı şehirlerden bakacağız.
Bazen sözlerimiz
birbirine ulaşmayacak.
Ama gerçek sevgi
mesafeyi yenmekten önce
mesafeye rağmen
saygısını koruyabilendir.
Çünkü insan
sevdiği kişiyi
kendisine bağlayarak
değil,
özgürlüğünü tanıyarak
onurlandırır.
Sana söz vermiyorum:
Sonsuza kadar
yanında olacağım.
Çünkü sonsuzluğu
kimse satın alamaz.
Daha gerçek bir söz veriyorum:
Yanındaysam
gerçek olacağım.
Gidersem
arkamda yalan bırakmayacağım.
Seversem
seni değiştirmeye çalışmayacağım.
Kırılırsam
seni düşman ilan etmeyeceğim.
Ve bir gün
yollarımız gerçekten ayrılırsa,
sana ait olan hayatı
senden geri istemeyeceğim.
Belki büyük destanlar
savaşları anlatır.
Krallıkları,
kahramanları,
zaferleri...
Ama bana sorarsan
insanın en büyük savaşı
kendi içindedir.
Kıskançlıkla sadakat arasında.
Korkuyla cesaret arasında.
Sahip olmakla sevmek arasında.
Ben o savaşta
seni değil,
kendimdeki karanlığı
yenmek istiyorum.
Çünkü seni sevmek
sana hükmetmek değil,
kendi tutkuma
hükmedebilmektir.
İşte o zaman
aşk sıradan bir duygu olmaktan çıkar.
Bir yol olur.
Bir öğreti.
Bir sınav.
Ve belki de
iki insanın birbirine
verebileceği en büyük hediye:
Birbirinin hayatını
kendi kaderi sanmamak.
Eylül yine gelecek.
Yağmur yine yağacak.
Çınar yine büyüyecek.
Deniz yine
kıyıya vuracak.
Biz değişeceğiz.
Belki yaşlanacağız.
Belki başka yollar
önümüze çıkacak.
Ama bugün
aynı gökyüzünün altında
yan yana duruyorsak,
bunu kaderin emri diye değil,
özgür irademizin
en güzel kararı diye
seveceğim.
Çünkü bazı karşılaşmalar
kader tarafından başlatılır.
Ama aşkı
kader tamamlamaz.
Onu her gün
iki insan yeniden seçer.
Aşk
AŞKIN ARDINDA KALAN KADIN
Bana
“Unut.” dediler.
Ne kadar kolay
söyleniyor bu kelime.
Sanki aşk
bir kapıyı kapatmak,
bir anahtarı çevirmek,
sonra başka bir sabaha
uyanmakmış gibi.
Oysa bazı ayrılıklar
insanın evinden değil,
kendisinden çıkar.
Sen gittin.
Ben kalmadım aslında.
Senden sonra
aynı odada duran
başka bir kadına dönüştüm.
Aynı aynaya baktım,
ama aynadaki kadın
artık sana inanan kadın değildi.
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur yağıyordu.
Deniz, kıyıya
karanlık bir soru bırakıyordu.
Çınarın altında
uzun süre oturdum.
Kendime sordum:
“Beni terk eden
sen misin,
yoksa sana inanmış olan
ben mi?”
Cevap acıydı.
İnsan bazen
başkasının ihanetinden önce
kendi yanılgısına kızıyor.
Çünkü seni
olduğun kişi olarak değil,
olabileceğine inandığım kişi olarak
sevmişim.
İşte aşkın en tehlikeli yanı bu:
İnsan sevdiği kişiye
bir yüz değil,
bir gelecek verir.
Sonra o gelecek
gerçekleşmeyince
yalnızca insanı değil,
kendi hayalini de
yas tutarken bulur.
Ama sana kızgınlığım
sonsuz değil.
Çünkü öfkenin de
bir sınırı var.
Bir yerden sonra
insan karşısındakini değil,
kendi içindeki zinciri
kırmak istiyor.
Ben seni affetmek için
değil,
kendimi senden
özgürleştirmek için
bıraktım.
Bunu anlaman gerekmez.
Zaten bazı vedalar
anlaşılmak için değil,
yaşanmak içindir.
Bana verdiğin
bütün sözleri
geri alabilirsin.
Ben artık
onlara sahip değilim.
Çünkü sevginin
mülkiyet belgesi yoktur.
Bir insan
seni sevmiş olabilir.
Sonra değişmiş olabilir.
Bu, geçmişteki sevgiyi
yalan yapmaz.
Ama gelecekteki
kalışını da
zorunlu kılmaz.
İşte bunu öğrendim.
Aşkın bitmesi
sevginin hiç var olmadığı
anlamına gelmez.
Bazen aşk
gerçekti.
Sadece
ömürlük değildi.
Ve ben
artık senden
intikam istemiyorum.
Çünkü intikam
insanı geçmişe bağlayan
başka bir iptir.
Ben ipleri kesiyorum.
Adını da.
Hatıranı da.
Bana bıraktığın
eksik cümleleri de.
Fakat bir şeyi
kendime saklıyorum:
Seni sevmiş olduğum gerçeğini.
Çünkü geçmişimi
inkâr ederek
özgürleşemem.
Onu kabul ederek
özgürleşebilirim.
Şimdi yağmur dinmek üzere.
Deniz yeniden
kendi sesini buluyor.
Çınarın yaprakları
geceye karışıyor.
Ve ben ilk kez
sana bakmadan
geleceğe bakabiliyorum.
Belki aşk
bizi birbirimize
ait kılmadı.
Belki yalnızca
kim olduğumuzu
göstermek için
hayatımıza girdi.
Sen bana
kaybetmenin ne olduğunu
öğrettin.
Ben de kendime
şunu öğrettim:
Bir kadın terk edilebilir;
ama kendi onurunu
terk etmek zorunda değildir.
Bir insan sevilebilir,
sonra bırakılabilir.
Ama kendisini
bırakmak zorunda değildir.
Ben artık
senin ardından
yürümüyorum.
Kendi yolumda
yürüyorum.
Ve garip olan şu:
Seni kaybettiğim gün
hayatımın sona erdiğini sanmıştım.
Oysa yalnızca
bir hikâye bitmiş.
Ben bitmemişim.
Aşk bittiğinde
insan da bitmez.
Bazen ilk kez
kendisine başlar.
Aşk
RÜZGÂRIN BİLE UNUTAMADIĞI AŞK
Seni sevdiğimde
hava değişmedi.
Ama içimde
bir fırtına başladı.
Kimse duymadı.
Çünkü bazı fırtınalar
gökyüzünde değil,
insanın kendi içinde
kopar.
Eylül'dü.
Ordu'nun tepelerinden
denize doğru
sert bir rüzgâr iniyordu.
Çınarın dalları
geceye karşı eğiliyordu.
Sen uzaktaydın.
Ama uzaklık
seni benden eksiltmiyordu.
Tuhaf değil mi?
Bazı insanlar
yanımızdayken bile
uzaktır.
Bazılarıysa
kilometrelerce uzakta
olduğu hâlde
kalbin en yakın yerinde durur.
Sen öyleydin.
Seni bir ev gibi
sevmedim.
Bir ev
insanı içine kapatabilir.
Seni
ufuk gibi sevdim.
Bakınca
sonunu göremediğim,
ama yürümek istediğim
bir ufuk.
Bana “kal” demedin.
Ben de sana
“gitme” demedim.
Çünkü aşkın
eski yanılgısını
tekrarlamak istemedim:
Birini sevmenin
onu kendine ait
sanmak olduğunu.
Hayır.
Sen benim değildin.
Ben de senin değildim.
Ama aynı rüzgârın
altında birbirimizi
seçebiliyorduk.
Belki gerçek yakınlık
budur.
Birbirine sahip olmak değil,
birbirinin özgürlüğüne
yer açmak.
Fakat seni sevmek
yine de kolay değildi.
Çünkü sen
içimdeki bütün
saklanmış odaları
açtın.
Çocukluğumu.
Korkularımı.
Gururumu.
Benden bile
gizlediğim
o kırılgan tarafımı.
Ve ben anladım:
İnsan bazen
başkasına âşık olurken
aslında kendi geçmişiyle
karşılaşır.
Sen benim geçmişim değildin.
Ama geçmişimin
kapısını açan
anahtardın.
Bu yüzden
seni kaybetmekten
korktum.
Fakat zamanla
başka bir şey öğrendim:
Sevgi, kaybetme korkusunu
büyütüyorsa
insanı kendine esir eder.
Ben sana esir olmak
istemiyorum.
Sana özgürce
yaklaşmak istiyorum.
Eğer kalırsan,
seni tutmayacağım.
Eğer gidersen,
ardından
kendimi tüketmeyeceğim.
Ama seni sevmiş olmanın
gerçeğini de
inkâr etmeyeceğim.
Çünkü bazı sevgiler
son bulsa bile
yanlış değildir.
Bir mevsim biter.
Bu, baharın
hiç gelmediği anlamına gelmez.
Bir yağmur diner.
Bu, toprağın
onu hiç tanımadığı
anlamına gelmez.
Bir insan gider.
Bu da
kalbinde bıraktığı
hakikatin
yalan olduğu anlamına gelmez.
Şimdi yine
Eylül gecesi.
Ordu'da deniz
karanlıkta kabarıyor.
Çınarın dalları
rüzgâra direniyor.
Ben seni düşünüyorum.
Ama artık
sana ulaşmak için değil.
Seni değiştirmek için değil.
Seni kendime bağlamak için hiç değil.
Sadece şunu bilmek için:
Bir zamanlar
iki insan vardı.
Dünyanın bütün
duvarlarına rağmen
birbirlerini gördüler.
Ve o kısa anda
hayat,
biraz daha gerçekti.
Belki aşk
sonsuzluk değildir.
Belki aşk,
sonlu olduğunu
bildiğin hâlde
bir ana bütün kalbinle
girebilmektir.
Bu yüzden
sana son bir cümle bırakıyorum:
Eğer bir gün
rüzgâr Ordu kıyılarından
senin bulunduğun yere ulaşırsa,
bil ki ben seni çağırmıyorum.
Sadece
bir zamanlar
aynı rüzgârın altında
sevmiş olduğumuzu
hatırlıyorum.
Aşk
Deniz Fenerine Doğru
Sana baktığım o ilk akşamı
hatırlamıyorum.
Belki de hatırlamak
olanı yeniden kurmaktır;
hafıza dediğimiz şey
geçmişin kendisi değil,
bugünün geçmişe verdiği
geçici bir biçimdir.
Bu yüzden
seni her düşündüğümde
başka bir sen buluyorum.
Başka bir ben.
Ve aşk,
tam burada başlıyor:
İki insanın birbirini değil,
birbirlerinin içindeki
değişen zamanı sevmesiyle.
Deniz kıyısındaydık.
Ordu'nun akşamı
yavaşça kararıyor,
çınarın yaprakları
rüzgârın düşüncelerine karışıyordu.
Uzakta deniz feneri
aynı ışığı tekrar tekrar
karanlığa bırakıyordu.
Bir ışık.
Bir karanlık.
Bir ışık.
Belki hayat da böyleydi.
Varlık,
yokluğun içinden
kendini kısa süreliğine
gösteren bir aydınlık.
Sen konuşmadın.
Ben de.
Ama sessizlik
iki insan arasında
boşluk değildir her zaman.
Bazen sözcüklerin
henüz ulaşamadığı
en yoğun düşüncedir.
O gece anladım:
Birini sevmek,
onun hakkında her şeyi bilmek değil;
bilinemeyecek taraflarına
saygı duyabilmektir.
Çünkü insan
kendi içinde bile
tamamlanmış bir varlık değildir.
Bugün olduğumuz kişi
dün olduğumuz kişiyi
tanımayabilir.
Yarınki biz ise
bugünkü sevgimizi
belki başka bir anlamla okuyacaktır.
Öyleyse aşk nedir?
Bir sözleşme mi?
Bir kader mi?
Bir alışkanlık mı?
Yoksa iki bilincin
kısa bir zaman aralığında
aynı dünyayı
gerçek sanması mı?
Bilmiyorum.
Ama seni sevdiğimde
zamanın doğrusal olmadığını
hissettim.
Çocukluğumdan bir an
yüzünde beliriyordu.
Geleceğim
sesinde yankılanıyordu.
Şimdiki zaman ise
ikimizin arasında
sessizce duruyordu.
Sanki bütün hayatım
tek bir ana
sığmıştı.
Sonra Eylül geldi.
Yağmur başladı.
Çınar, yapraklarını
denize doğru bıraktı.
Ve sen bana baktın.
O bakışta
bir başlangıç aramadım.
Çünkü başlangıçlar
insanın hoşuna gider;
bitişleri ise
insanın kendisiyle
karşılaştırır.
Ben senden
sonsuzluk istemedim.
Sadece geçici olanın
değersiz olmadığını
birlikte anlayalım istedim.
Çünkü bir gün
ışık sönecek.
Deniz feneri
geceyi artık bölmeyecek.
Şehir değişecek.
Çınar yaşlanacak.
Biz değişeceğiz.
Ama bütün bunlar
yaşadığımız şeyi
daha az gerçek yapmayacak.
Tam tersine:
Bir şeyin sonsuza kadar sürmemesi,
onu daha az değerli değil,
daha dikkatle yaşanması gereken
bir hakikat yapar.
Şimdi denize bakıyorum.
Fener yine yanıyor.
Karanlık yine geliyor.
Işık yine dönüyor.
Ve seni düşünüyorum.
Belki aşk budur:
Karanlığı yok etmeye çalışmadan
birbirine ışık olabilmek.
Birbirinin hayatını aydınlatmak değil,
aynı karanlıkta
birbirini kaybetmemeyi öğrenmek.
Aşk
Seni her düşündüğümde
başka bir sen buluyorum.
Başka bir ben.
Ve aşk,
tam burada başlıyor:
İki insanın birbirini değil,
birbirlerinin içindeki
değişen zamanı sevmesiyle.
Aşk
Deniz kıyısındaydık.
Ordu'nun akşamı
yavaşça kararıyor,
çınarın yaprakları
rüzgârın düşüncelerine karışıyordu.
Uzakta deniz feneri
aynı ışığı tekrar tekrar
karanlığa bırakıyordu.
Bir ışık.
Bir karanlık.
Bir ışık.
Belki hayat da böyleydi.
Aşk
Varlık,
yokluğun içinden
kendini kısa süreliğine
gösteren bir aydınlık.
Sen konuşmadın.
Ben de.
Ama sessizlik
iki insan arasında
boşluk değildir her zaman.
Bazen sözcüklerin
henüz ulaşamadığı
en yoğun düşüncedir.
O gece anladım:
Birini sevmek,
onun hakkında her şeyi bilmek değil;
bilinemeyecek taraflarına
saygı duyabilmektir.
Aşk
İnsan
kendi içinde bile
tamamlanmış bir varlık değildir.
Bugün olduğumuz kişi
dün olduğumuz kişiyi
tanımayabilir.
Yarınki biz ise
bugünkü sevgimizi
belki başka bir anlamla okuyacaktır.
Öyleyse aşk nedir?
Bir sözleşme mi?
Bir kader mi?
Bir alışkanlık mı?
Yoksa iki bilincin
kısa bir zaman aralığında
aynı dünyayı
gerçek sanması mı?
Bilmiyorum.
Aşk
Kayıt Tarihi : 6.10.2026 05:10:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!