ANAMIN DA BİR HİKÂYESİ VARMIŞ
Ben seni hep anam bildim ana,
senden önceni hiç düşünmedim.
Sanki bu dünyaya beni beklemeye gelmişsin,
hiç genç olmamışsın gibi bildim.
Bir gün eski bir fotoğrafını buldum,
gözlerinde tanımadığım bir bahar vardı.
İlk kez o gün fark ettim ana;
meğer senden önce de bir “sen” varmış.
⁂⁂⁂⁂⁂
Kim bilir ne olmak isterdin,
hangi yolları düşlerdin gençliğinde?
Hangi hayalini yarım bırakıp
bizi koydun kendi ömrünün yerine?
Sen benim her derdimi ezbere bildin,
ben senin derdini hiç sormadım.
Başımı dizlerine yüz kere koydum da
“Sen yoruldun mu ana?” diyemedim.
⁂⁂⁂⁂⁂
“Ben tokum oğlum, siz yiyin,” derdin,
biz de gerçekten inanırdık sana.
Şimdi sofraya her oturduğumda düşünüyorum;
kaç gece aç kalktın acaba?
Kış geceleri üstümü örterdin,
üşümeyeyim diye pencereyi kapatırdın.
Ben sıcak yatağımda uyurken
sen hangi soğuklara katlanırdın?
⁂⁂⁂⁂⁂
Sonra büyüdüm, dünya telaşına düştüm,
sen aradın, “Sonra ararım,” dedim.
Bir “sonra”nın ömür boyu gelmeyeceğini
nereden bilebilirdim ana?
Şimdi vaktim var, telefon elimde,
işim yok desem yeridir bu gece.
Bir kere daha arasaydın beni,
dünyayı sustururdum sesini dinlemeye.
⁂⁂⁂⁂⁂
Sen gittin, hayat yine devam etti,
sabah oldu, dükkânlar açıldı.
Benim dünyam yerle bir olmuşken
sokaklar hiçbir şey olmamış gibi kaldı.
O gün öğrendim en ağır gerçeği:
Bir anne ölünce dünya durmuyormuş.
Herkes kendi hayatına devam ederken
yalnız evladının içi susuyormuş.
⁂⁂⁂⁂⁂
Bir gece dost bildiklerim yaraladı,
güvendiğim kapılar yüzüme kapandı.
Elim telefona gitti fark etmeden,
tam seni arayacaktım... aklıma geldi.
Numaran hâlâ ezberimdeydi ana,
ama artık o numaranın sahibi yoktu.
İnsanın derdi bazen dağlar kadar oluyor,
anlatacağı bir annesi olmayınca.
⁂⁂⁂⁂⁂
Bir gün hastalandım, ateşler içinde,
ilaç da vardı, su da başucumda.
Elimi alnıma koyunca anladım;
hiçbiri senin elin etmiyormuş ana.
“Geçer oğlum,” deyişini özledim,
bir tas çorbanı, telaşını özledim.
Meğer insan kaç yaşına gelirse gelsin,
hastalanınca yine çocuk oluyormuş.
⁂⁂⁂⁂⁂
Bir bayram sabahı erkenden uyandım,
telefonu aldım, uzun uzun baktım.
Arayacak kimsem yok değildi elbet,
ama “Gel oğlum,” diyecek sen yoktun.
O sabah bayramın ne olduğunu öğrendim:
Ne yeni elbiseymiş ne dolu sofralar.
Annen kapıda yolunu gözlüyorsa bayram,
yoksa takvimde kalan bir günmüş meğer.
⁂⁂⁂⁂⁂
Sonra eve gittim, kapıyı açtım,
bir an sesleneceksin sandım içeriden.
Masa aynı, perde aynı, saat çalışıyordu,
ama sen çekilmişsin evin her yerinden.
Hırkan sandalyenin üstünde duruyordu,
alıp yüzüme sürdüm, kokunu aradım.
O gün ilk defa çocuk gibi değil,
annesiz kalmış bir adam gibi ağladım.
⁂⁂⁂⁂⁂
Meğer ev dediğin dört duvar değilmiş,
anne varsa ocak, anne varsa yuvaymış.
Sen gidince hiçbir eşya eksilmedi,
ama koskoca ev bomboş kalmış.
Duvarındaki saatin sesi büyüdü,
odalar sessizliğini yüzüme vurdu.
Senin oturduğun sandalye yerindeydi,
ama evin kalbi seninle durmuştu.
⁂⁂⁂⁂⁂
Şimdi o eski fotoğrafına bakıyorum,
karşımda genç bir kadın duruyor.
Yüzünde benim bilmediğim bir gülüş,
gözlerinde yarım kalmış yollar görüyorum.
Hangi şarkıyı severdin, bilmiyorum,
hangi hayalin vardı, onu da bilmiyorum.
Ben sana bütün hayatımı anlatmışım,
senin hayatını hiç dinlememişim.
⁂⁂⁂⁂⁂
Belki senin de kalbin kırılmıştı,
belki geceleri gizlice ağlamıştın.
Belki gitmek istediğin yerler vardı,
ama bizim için olduğun yerde kalmıştın.
Biz büyürken sen sessizce yaşlandın,
saçlarına düşen akları görmedik.
Sen ömrünü önümüze sererken
biz bunun adına yalnız “annelik” dedik.
⁂⁂⁂⁂⁂
Şimdi anlıyorum seni daha başka,
yalnız anam değilmişsin meğer.
Bir zamanlar hayal kuran genç bir kadın,
sonra bütün hayallerini bize veren...
Keşke bir akşam karşına otursaydım,
çayını doldurup elinden tutsaydım.
“Beni boş ver ana, biraz seni anlat,” deyip
hikâyeni başından sona dinleseydim.
⁂⁂⁂⁂⁂
Anası yanında olan iyi bilsin,
bir çayı “yarına” bırakmasın.
Aynı sözü yüz kere anlatsa bile
yüz birincide yine oturup dinlesin.
Çünkü mezar başında vakit çok oluyor,
insanın söyleyecek sözü de çoğalıyor.
Fakat hayattayken sorulmayan sorulara
toprağın altında cevap bulunmuyor.
⁂⁂⁂⁂⁂
Şimdi sana geldiğimde konuşuyorum,
başucunda uzun uzun oturuyorum.
Eskiden kapını çalınca sen açardın,
şimdi adının yazdığı taşa dokunuyorum.
Dünya canımı her acıttığında
içimden aynı hasret geçiyor ana:
“Bir kere daha açsaydın şu kapıyı,
başıma gelenleri anlatacaktım sana.”
⁂⁂⁂⁂⁂
Ama bu defa yalnız ben konuşmazdım,
başımı dizine koyup susmazdım.
Gözlerinin içine bakıp ilk defa:
“Sen neler yaşadın ana?” diye sorardım.
Çünkü ben senin anneliğini bilmişim,
senin hikâyeni hiç öğrenmemişim.
Sen bütün ömrünü bana anlatmışsın da
ben o sessiz dili hiç çözememişim.
⁂⁂⁂⁂⁂
Şimdi anladım en ağır gerçeği:
İnsan annesini yalnız toprağa vermiyor.
Soramadığı her soru, söyleyemediği her söz
yıllar geçtikçe içinde büyüyor.
Meğer annesizlik sadece özlemek değilmiş;
bir daha “Ana!” deyince ses alamamakmış.
Ve insanı asıl yıkan ölüm değil,
**annesine geç kaldığını anlamakmış.**
**Söz: Emir Ergin Koç**
Emir Ergin KoçKayıt Tarihi : 27.09.2026 12:09:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!