%50 Mardin %50 İstanbul
Diyorsun ki,
"Ben ciğercinin kızı,
Sen sokak kedisi,
Bir arada olamayız!"
Oysa sen bir çiçeksin bahçenin yıldızı, ben de Bahçıvan,
Asla ayrılamayız.
Aşkım sana bu şarkım, sana alıştım, senle hayatın içine karıştım, küslerimle barıştım, sana gelmek için zamanla yarıştım ama sen bir başkasıyla tanıştın;
Kafam karıştı.
“Kötü bir sevgiliyim ben; sana kızamayan…”
Kalbimi kırdın,
Kartımı kırdım seni kıramadım, Neden beni aramadın,
Seni hiç mi saramadım?
Sana olan sevgim kanıyor,
Canım yanıyor,
İçimde sağanak fırtınalar kopardın,
Bir sığınacak liman bırakmadın, Alabora oldum, yelkenlerim rüzgârda savruldu,
Tam sende doğdum derken oğlum, beni bir kaşık suda boğdun…
Güvenmiştim dağ gibi,
Kar yağdırdın,
Bir çığlık kopardın çığ altında kaldım,
Beyazlarım kirlendi, renklerden kahverengini seçtim, bir kahvenin kırk yıl hatırı bir kuru falda kalmış.
Gözlerinin rengini hatırlamıyorum şimdi başkasının romantik sarhoşluğunda mayışıp uykuya dalmış.
Bacakların dolgun, boylu boyunca uzanmış önümde, göğüslerin iki avuç büyüklüğünde, iki yüksek tepe. Fethedilmeye mazeret arayan bir kale gibi kapın açık, kalenin içi ılık ve;
“Kötü bir çapkınım ben; sana bakıp azamayan…”
Bir üzüldüm, pir üzüldüm, bir duvarın dibine büzüldüm üşüdüm, bir gece yol boyunca yürüdüm;
‘’aşk alışkanlıktır, üç gün ağlarsın, sonra vur patlasın çal oynasın’’ diye düşündüm ama fındıkkabuğunu doldurmayan bir sebepten kabuğuma çekildim, Dışarıda oksijen seni hatırlatıyor, kalemim hep seni satırlatıyor.
Hadi şimdi.
Biten bir sevginin ardından sevin veya ağla hıçkırarak!
Artık anahtarımı takıp içeri girdiğim kapının arkasında yığıl ve benim artık bu evden içeri girmeyeceğimi düşünerek neşelen ya da perişan et kendini, terli saçların yüzüne dağılsın.
Hadi şimdi.
Beni senden soğutan kişinin kollarına koş ya da beni bulmak umuduyla beni tanıyanlara yalvar(ma) ara(ma) beni unut(ma)
Ma mafi ben seni unuturum üç gün sonra, nede olsa üç günlük dünya, hayat değmez bir hayırs(k)ıza…
“Kötü bir ayyaşım ben; içip içip sızamayan…”
Gözden ırak gönülden ırak,
Irak bir yerdeyim senden uzak, Çok koydu bana kurduğun tuzak, Kalbim bir ceylanın narin bilekleri gibi kapana sıkıştı, gücün yetmez onu açmaya GİT,
Muradın ben değilim beni bırak, beni bırak, beni bırak…
Sıcak çok sıcak bir şarkı vardı,
Bir aşkta kaldı,
İpe dibe götürseler ayrılmazdık, az’dık çoğalamazdık bizsiz,
Sen çoğalınca ben azdım aşkım, Aşkın için mezar kazdım,
Mezar taşına bir şiir yazdım: ‘’sana arkamı döndüm/beni uzaklara gömdün/bu canım senin olsun/nasıl olsa ben öldüm’’ İçimden okudum, yerimde duramadım heyecandan,
Ölmek istedim bir an ama ne senden vazgeçebilirim ne de bu candan,
Camdan bakıyorum dışarıya, duygularım kaçıyor aşırıya.
Ben bu aşkta varamadım başarıya…
Tos pembe hayaller tozlandı ihanetinin raflarında,
Pembesi kızıla döndü yüreğimin saflarında,
Saçlarımda beyazlar daha çabuk kirleniyor siyahlardan,
Silahlardan etkili bir dudakların kaldı,
Bir de gözyaşların ıslatıyor, kalbim mutluluğu hep ıskalıyor…
Seni sevmek asil bir atı, yarışta geçen bir kaplumbağanın zaferidir.
Seni sevmek pamuk tenli bir kızın öpmesiyle Prens’e dönüşen bir kurbağanın mucizesidir.
Eğer bir daha seversem birini; kırsınlar otuz iki dişimi.
Eğer ölmek üzereysem ve sensen yaşam ünitem, kalanlara vasiyetimdir çeksinler fişimi.
Yanağımda bir damla gözyaşı ağladı,
Aktı ve ağzımın içinde acı bir tat bıraktı,
Yaktı beni bu sevdan,
Sende yan,
Yana yana yanalım,
Külüm külünün içine karışsın gülüm,
Yaşamak güzel seninle,
Çirkin de olmaz ölüm…
“Kötü bir Şairim ben; seni güzel yazamayan…’’
Zaman geçince günün birinde
Gelip kapını çalmak istiyorum
Hani diyordu ya şair şiirinde:
"Aysel git başımdan seni seviyorum"*
* Aysel git başımdan, seni seviyorum. Cümlesi Attila İlhan'a aittir; Şaire saygıyla...
Bir baltaya sap olamazsın derdin baba,
Anlamazdım.
Hergün onlarca öğüt verirdin bana,
Dinlemezdim.
Gittiğim her yerde senin selamını söyleyerek
BEKLEMEK
Her an dönecekmişsin gibi bekliyorum evde.
Hemen gelirim demiştin,
İki hafta oldu daha dönmedin.
Bu kadar gecikeceğini bilsem,
''yalnızlığa tembih et de'' derdim;
''bu kadar sıkıcı olmasın'' diye...
Bagajından ayakkabılarını çıkarıp, portmantoya koydum.
Çok sevdiğin kot ceketi ve montunu kapının arkasına astım.
Gece elbiseni yatak odasına bıraktım.
Bornoz ve havlularını banyoya,
Rujlarını, ojeni, tırnak cilanı ve pudranı,
Aynanın altındaki masada, biraz dağınık bıraktım.
Arada bir parfümünü sıkıyorum salona,
Kokunu soluyorum,
Ve uzanıp öpüyorum boşlukta duran,
O ince beyaz kuğu boynunu.
Sadece,
Hala buradaymışsın ve hiç gitmemişsin gibi davranmaya,
Sakin olmaya çalışıyorum.
Ne olur,
Ne olur eğer gelmeyeceksen.
Gel topla kendini bu evden.
Hiç ağlamadım henüz.
Hiç fark ettirmedim,
Hiç hissettirmedim,
Hiç çaktırmadım kendime gittiğini;
Henüz söylemedim.
Bilmiyor hala,
Bilmiyorum.
Farkına vardığımda nasıl sarsılıp yıkılacağım,
Nasıl dudaklarım titreyecek,
Bu fırtına öncesi sessizlik büyük bir gürültüyle
Nasıl kopacak bilmiyorum.
Her yerde sen varsın,
Salonda mutfakta, koridorda,
Giriş kapısının eşiğinde,
Yatak odasının her karesinde.
Nasıl unutabilirim seni?
Nasıl alışabilirim yokluğuna?
Birden bire yok oluşuna dair,
Nasıl bir mazeret uydurabilirim kendi kendime.
Ellerim, parmaklarım, dudaklarım, boynum, gözlerim,
Vücudumun her tarafı senin izlerinle dolu.
Ne olur,
Ne olur eğer gelmeyeceksen,
Gel topla kendini üzerimden...
Gelinim nerde diyor, ev sahibimiz Elazığ’lı Hanife nine.
O benden önce fark etmiş gittiğini.
Annesi rahatsız diyorum, dönecek.
Senin benim eşim olmadığını, henüz bilmiyor.
Eşim olmanı ne kadar çok istediğimi bilmiyor.
Bakkal, Kasap, Kanav da soruyor.
Yenge artık alışverişe gelmiyor, hayırdır hastamı diyorlar.
''Annesinde''diyorum, dönecek.
Canımın içi nerdesin?
Ben senin evde olduğunu biliyorum da,
Onlar neden bana senin olmadığını söylüyorlar...
Yanımda seni arar gibi bakıyor bütün mahalleli.
İşte o zaman bomboş ellerime bakıp anlıyorum,
Ellerini tutmanın önemini;
Ve sen olmadığın için farkına varıyorum gözlerimin,
Etraftaki boş ve manasız şeylere baktığını.
Bu alışkanlık mı, yalnızlık mı bilmiyorum.
Ama bir şey biliyorum,
Canım çok yanıyor ve bu beni öldürüyor.
Ölmemin nedeni sensin.
Ama beni öldüren sen değilsin.
Yanlış insanlara yüklediğim anlamlar öldürüyor beni.
Ve onların yanlışlarını düzeltmeye çalışma çabaları da beni öldürüyor.
Sevmediği insanlara ağız dolusu gülümseyenler öldürüyor beni..
Bir sahilde çıplak ayakları denizin kumuna bulaşmayan ve bütün hayatını dilenci olarak geçiren çingene kızı,
Dilenirken sırtında bir kambur gibi taşıdığı ağzı ve yüzü kirli çocuk, kendisine hiç bir zaman bir çanta alınmayan çingene kızı... beni gözlerim açık öldürüyor..
Güzel ayakkabı giymeyenler öldürüyor beni..
Müziğin sesiyle gözlerini yumup hayal kuramayanlar beni yavaş yavaş öldürüyor..
Bahçesiz evler, balkonsuz evler, güneş görmeyen evler, sokaklarında çocuk oynamayan evler beni öldürüyor..
Muhasebeciler, politikacılar, avukatlar ve müdürler arkamdan bıçaklayarak öldürüyor beni..
Çay sevmeyenler beni öldürüyor.
Beni terkeden sevgilimin kasıklarında başka birinin olma düşüncesi sinsice öldürüyor beni..
Tarihi bir kalıntının ortasında durup, burada kimlerin aşk yaşadığını, kimlerin acı çektiğini, öldüğünü ve yaşanmış trajedileri bir tek ben mi merak ediyorum; merak etmeyenler öldürüyor beni..
Başsız bir vücut düşünebiliyor musun?
Peki ya çobansız bir koyun sürüsü,
Komutansız bir ordu savaşı kazanabilir mi?
İşte ben böylesine yalnızım.
Düşünsene bir balık denizde tek başına yüzüyor,
Bir deve Kervansız çölde yalnız geziyor,
Ve cami avlusuna bırakılan bir bebek,
Yalnızlığı seziyor;
İşte ben böylesine sensizim.
Hani kedinin köşeye sıkıştırdığı farenin umutsuzluğunu say,
Tilkinin kargadan peyniri kaptığı gibi kurnaz bir olay,
Ya da aslanın ceylanı yakaladığı gibi kolay;
İşte ben böylesine çaresizim.
Sevgi nedir bilir misin küçük kız?
Hayatında sevilip sevildin mi hiç?
Bir kırmızı gül bile sevgidir bizce,
Sen kırmızı bir gülü kokladın mı hiç.
Seni seviyorumla başlar en güzel mutluluklar,
En güzel aşk bile sevgiyle başlar,
Doğmak istek dışı bir oluşum olsa da, gözlerini dünyaya açtıktan sonra gülme ile ağlama arasında apışıp kalır hemşirenin elinde ayaklarından asılı duran bir bebek…
Ve salisenin onda biri hızında nasıl katakulliye geldiğini çakıp, gülme ve ağlama arasındaki seçimini yapar…
Ingaaaa, ıngaaaa.
Daha doğar doğmaz, 0’8 saniyelik değişken bir zevk uçurumunun uzantısı olduğunu görmüş; kaderin tokadını yediğini, kıçına vurulan tekmeden anlamıştır.
Ve yapabilecek hiçbir şey kalmamıştır geriye…
Tanrı’nın kurguladığı mekanizma, yarattığı insanlar gibi tembel değildir ve çoktan yol almıştır binlerce zerre…
Şeytani dürtülerle başlayan bu yolculuk, programlanmış bir roket gibi nokta vuruşu yapar…
Ok yaydan çıkmıştır artık ve hiç kimse döllerini bırakırken erkek ve kadının şapşal mutluluk tebessümünün resmini çizememiştir…
Ahh, Da Vinci,
ne varsa şifrelerinde Hz. İsa nın ve havarilerinin? Mona Lisa’nın kaşlarının olmadığı anlaşılmamış neye yarar be üstad, çizebildin mi mutluluğu?
Sen Mıchelangelo!
Sen Dali!
Van Gogh, Rübens, Pablo ve diğerleri, gelin çocuklar toplanın şöyle…
Neden çizmediniz mutluluğun resmini ha! Yemedi mi?
Ya sen Abidin? Sende mi?
Nazım’ın, bütün yalvarmalarına rağmen neden çizmedin? Neden çizmedin şu kahrolası resmi Abidin!
Son düşmanını da yere seren, her tarafı kanlar içinde kalan, kılıcı kızıl bir savaşçının atılan zafer narasına benzemez o görüntü.
Kocasının gelişini dört gözle beklerken, ölüm haberiyle afallayan hamile karısının.
Elinde iki bacağı olmayan oyuncak bir bebeği tutan, ağzının kenarında sineklerin yer edinmek için kavgaya tutuştuğu, saçları birbirine yapışmış, tabuta şaşkın bakan yetim çocuğun.
Yıllarca çektiği her acıyı, kederi, yüzündeki çizgilerde taşıyan annenin karşıdaki dağlara çarpıp geri gelen yakarışına da benzemez…
O görüntü: Bana mutluluğun resmini çizebilirmisin Abidin derken, Abidin’in Nazım’ın gözlerinin içine bakıp, günler, geceler boyu çizemediği resimle akrabadır.
Doğmayın!
Nasıl olsa ölüp gideceksiniz büyümeden…
Nasıl olsa organlarınızdan büyük kurşunlar yiyeceksiniz körpe bedenlerinize.
Nasıl olsa boyunuzdan büyük silahlar koyacaklar başucunuza.
Doğmayın!
Biz yaptık o hatayı…
Bırakın dünya böyle tükensin ve son bulsun…
Bırakın, bir çocuk esirgeme kurumunda topluca yıkanıp topluca dövülürken, kendi çocuğunu emziren kadının yalan bir "vahh yavrularım" çıkmasın ağzından.
Doğmayın!
Çünkü Amerika’da dolar zengini bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelme şansınız olmayabilir.
Çünkü başka yerlerde yaşıtlarınız bilgisayar başında oyun oynarken, siz kırmızı ışıkta duran bir arabanın camlarını silerken görebilirsiniz kendinizi.
Doğmayın!
Kimse sahiplenmez sizi…
Çünkü hiç kimse doğarken gülen bir bebeğin resmini çizmedi daha…
Sizi ancak yazarlar.
(Filistinli çocuklara ithaftır) Ahmet Sevinç Nisan 2006
Yalnızlık
Bazen, hiç istemediğin halde, büyük umutlarla içine karıştığın insanların içinden sıyrılıp, çevrende kimsenin olmadığı bir yer arar; boş bulduğun yeri henüz keşfedilmemiş bir Ada olarak görüp, bırakırsın kendini etrafını sularla çevrili ve yalnız olduğunu sandığın kalabalık dünyaya.
Yanına, ne bir insan, nede kitap alırsın. Zaten seni sessiz bir gürültüyle yalnızlaştıran,
uzaklaştıran,
insansızlaştıran,
ya birileri,
ya da bir şeyler değil mi?
Oturduğun bank’ta, ne yanına gelen dilenciyi görürsün, ne terliği ayakkabılarına uzatan boyacıyı, nede sana çay bardağını uzatan garsonu…
Kör. Sağır. Sessiz. Yalnızlığına gömülürsün. İçindeki ses, sürekli sana "olmuyor" der.
Aramızda kahrolası mesafeler var, olmuyor. Yanımda olmanı istediğimde yoksun, olmuyor. Sana dokunmak istediğimde dokunamıyorum, olmuyor. Sen olmayınca olmuyor işte. olmuyor…
Sev (me!) Kıvrımlı saçlarına, ela gözlerine, karşısındayken öpmek için dayanamadığın, kendini tutamadığın, seni alıp götüren ve bir daha da geri getirmeyen, dudaklarına ve öptüğünde yaşamına yaşam katan o dokunuşun, bir ömür boyu etkisinde kalıp kendini harap etme!
Dinlediğinde sözlerinde onu bulduğun bir şarkının, içine girip kaybolduğun bir bulmacanın, resmini yaktığın ama yatağında fır dönerken sarsılarak ağladığın ve gözyaşlarını içine akıttığın bir sevda rüzgârının esintisine kapılma!
Numarasını telefonundan sildiğin ama her telefon sesi geldiğinde ekrana bakıp başkasının aradığını gördüğünde kahrolduğun bir ayrılığın, karabasana dönüşen oluyor/olmuyor labirentinin içinde dönüp durma!
"Ah, Olmuyor, ama seni çok özledim, çok kötüyüm sana ihtiyacım var, ne olur herhangi bir yerden karşıma çık, gel çıkar beni bu nöbetlerden, beni bu dertten kurtar" (Ona göndermek için yazdığın mesajı silip durma!)
Düşün. Belki ikiniz aynı anda bakıyorsunuz şimdi aynı yıldızlara.
Belki aynı şeyleri düşünüp aynı hayalleri kuruyorsunuz.
Aynı şarkıyı mırıldanıp aynı nakaratta gülümsüyorsunuz tam da hüzün çemberiniz daralmışken, dünyanız kararmışken ve sararmışken bütün yeşillerinizle pembe hayalleriniz… (Hangi yıldıza baktığına dikkat et, çünkü her an kayabilir.)
Şimdi, daha önce hiç yapmamışken bir kedinin tüylerini okşuyorsun, sonra kedilere alerjin olduğun aklına geldiğinde O’nun "aşk bir mucizedir" sözlerini hatırlayıp gülümsüyorsun.
Şimdi, O istediği için biraz daha uzattığın saçlarına bakıyorsun aynada, O beğendiği için daha çok hoşuna gidiyor gözlerin, ilk defa biri sana pis dediği için kızmadığını hatırlayıp, pis kelimesinin neresinin güzel olduğunu düşünüyorsun… (O sana söylediği için.)
O sana söylediği için, sözler anlamlıydı, O olduğu için nerde olduğunun bir önemi yoktu, O geldiği için yollara bu kadar düşkündün, O gittiği için bekleme salonlarından nefret ediyordun ve gitmeden önce O uğurluyordu seni…
Hatırla, nasıl da sulanmıştı gözlerin, O ordaydı ve birazdan orda olmayacaktı, bu normal gelmedi sana, utanmasan ağlayacaktın. (Gocunma!) Sen utanmaz biri değildin ağlamadın.
"git" dedi sana, ben de gitmeliyim ve böyle bakarsan dayanamam.
Sen gidiyordun O gidiyordu… (Bekleme salonu ayrılık salonuna dönüşüyordu.)
Kalsaydın ne güzel sevecektim seni.
Kal-say-dın-ya!
Nerde şimdi, kuşların ötüşlerine anlam katan O orkestra şefi?
Nerde şimdi, yüzüne ellerini koyan, saçlarını okşayan, üstünü örten, hastalandığında endişelenen O anne kokulu sevgilin?
Nerde şimdi, seninle beraber sevdiklerini ve önem verdiğin her şeyi seven, Onları içinde barındıran geminin Kaptan’ı?
Yalnızlık Allah’a mahsustu hani?
Gururunu aşkından büyük tutan onurlu değildi hani?
Boş ver. (me.) Nasıl olsa en büyük aşk en fazla iki yıl sürer. (Sen öyle san.)
Nasıl olsa başka biri çıkar karşına. (Kendini inandır.)
Nasıl olsa zaman unutturacak sana her şeyi. (Nah! Unutursun)
Hatırla… Bir keresinde sana, bana kadın olduğumu hissettirdin demişti.
Bir keresinde, geceye anlam veren şey, şu an senin elini tutmamda hissettiğim güzel duygulardır demişti.
Bir keresinde, sen tanrının bana bir armağanısın, Tanrıyı ve seni seviyorum; O’nu, seni yarattığı için, seni, benim olduğun için demişti.
Her keresinde sana, seni seviyorum demişti.
Umut çiçeğim, şimdi sen yoksun, benim için hayatın bir tadı da yok. Her şey bir insanı sevmekle başlarmış. Şimdi anlıyorum neden insanların çift yaratıldığını. Sen benim öbür yarımsın, yarınımsın. Bir kar tanesi bile çığ’a dönüşüyor başını alıp giderken. Yağmur damlaları ancak birleştiklerinde hayat veriyor doğaya. Yüzüne değdiğinde sıcak yaz sıcağında hoş bir esinti, çoğalınca fırtınaya dönüşüp koca bir çınarı sökebiliyor kökünden ve ancak elim eline dokununca dört mevsim bahar kokuyor. Sen yoksun şimdi ve bu cennet yerler cehenneme dönüşüyor yokluğunla…
Şimdi söyle bana, tek başına ne işe yarar insanoğlu?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!