Alim Eken Antoloji.com

1972 yılında Bulanık'ta dünyaya merhaba diyen Alim Eken, ilk okulu Bitlis'in güzel ve şirin ilçesi olan Tatvan'da Tamamladı. 1980 Eylülünde herkes gibi o da bir gecede büyüdü. Orta öğrenimini İzmir İyiburnaz Orta Okulu'nda okudu. O yıllarda kaleme aldığı şiirlerini arkadaşlarıyla pek paylaşmayan Alim Eken, resim öğretmeninin vermiş olduğu dönem ödevine küçük bir öykü ilave ederek teslim etmesinden sonra aldığı olumlu telkinlerden cesaret alarak daha gayretli ve daha cesur şiirler yazmaya başladı. Nitekim öğretmeni şakayla karışık 'Sakın bir daha resim yapma, ama şiirlerini muhakkak bekliyorum' demesi onu yüreklendirmiştir. 1990 yılında İzmir Ticaret Lisesini, 1994 yılında ise Atatürk Üniversitesi MYO Muhasebe bölümünü bitirerek hali hazırda bir muhasebe şirketinde iş yaşamına devam etmektedir. Şair kendisin aşağıda yazılı dizelerde kısaca şöyle tanımlamaktadır.
TAKDİM

Sıradan bir insan olmamakla beraber,
Pek farklı biri değilimdir.
Kızıl saçlıyım,
Tamı tamamına Nuh’la yaşıtımdır.
..

Devamını Oku
  • Işık German Ersoy
    Işık German Ersoy 15.10.2017 - 22:01

    Şair arkadaşımız Sn. Alim Eken

    ** DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN...**

    - Ayrıca sizi sitemizdeki bu saygın gruplarımızda görmek dileklerimizle esen kalın.

    * Antoloji Sitesi Yetkili Şairler Grubu *
    * Antoloji.Com Çağdaş Şair Yazarlar Birliği *
    * Evrensel Sanatçılar Birliği ESB *
    * Özgür Şair-Ya ...

Toplam 1 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR


  • Zehmeri gülü…!

    Feriha Ceylan

    11.02.2008 - 22:04

    ...
    Aşk savrulurken rüzgarda
    Yanarım
    Sen ordasın, aklımda
    Önünde eğilir dağlar.
    Canım yanar, eririm kokunla
    Akarım nehirlere,
    Yüreğim köpük köpük.
    Kanar acılarda kaybolurum.
    Beklerim yolunu.
    Hangi şubat,
    Kaç mevsimde geleceksin
    Şimdi zemheri gülü.

    NE DEMLİ BU DİZELERE.. YÜREĞ ...

  • Boşlukta Solan Çığlık...

    İbrahim Eroğlu

    23.10.2007 - 19:51

    Üstad, hakkınızı helal edin. siz benim gibi bir çaylağı, daha çok öğreneceği noktası ve virgülü olan bir şiirin acemi talebesini fark ettiniz. Ama biz biraz geç kalmışız. harika şiirleriniz var. Saygıyla.

  • Boşlukta Solan Çığlık...

    İbrahim Eroğlu

    23.10.2007 - 19:51

    Üstad, hakkınızı helal edin. siz benim gibi bir çaylağı, daha çok öğreneceği noktası ve virgülü olan bir şiirin acemi talebesini fark ettiniz. Ama biz biraz geç kalmışız. harika şiirleriniz var. Saygıyla.

Toplam 5 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR
  • aşk

    12.11.2007 - 21:28

    Çelik Zırhı Beton Adam

    - Şairlerin üstüne şiir yazdıkları aşkı irdeleme üzerine düşünceler-

    Tanımını yapmaya kalkışsak aşkın, ya deli derler ya da divane. Gerçi baktığınız noktaya göre değişken olsa da, her iki kelime de aynı manaya gelir, ama kendimce bir tanım yapmaktan ziyade, oturup saatlerce ve belki günlerce kafa patlatacağıma şimdi hatırladığım bir skeçteki “hazırı varken” esprisini benimseyerek zaten az olan ve yokluğunu çektiğimiz zamanı değerlendirme yönümüzü de göz önünde tutarak, geçmiş âlemlerden dünyaya çivisini çakmış üstatların aşk ile ilgili tanımlamalarının bazılarını size aktaracağım.

    İlginç Bazı Tanımlamalar.

    Newton: Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar.
    Mevlana: Bir aşkı başka aşk söndürebilir. Aşkta ne yükseklik, ne alçaklık, ne de akıllılık ve akılsızlık vardır. Hafızlık, şeyhlik, müritlik yoktur. Sadece kepazelik, aşağılık ve rintlik vardır. İnsanın toprağını aşk şebnemi ile yoğurdukları için âlemde yüzlerce fitne ve kargaşalık peyda olur. Aşkın yüzlerce neşteri, ruhun damarlarına sokuldu ve oradan gönül adı verilen bir damla aldı... Aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı
    Konfüçyüs: Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden, toplumdan, hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır.
    Freud: Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır.
    Gerald: Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır.
    Dante: Geniş varlık denizinin her yanında geniş bir aşk akışı vardır. Fiziksel devinim, bitkisel yaşam, zihinsel yaşam... Hep evrensel aşkın derece derece yükselen aşamalarını oluşturur. Aşağı derecelerinde yanılmayan aşk, akılla aydınlandığı zaman iyilik ve kötülüğe eğilim kazanır. Aşk kusursuz olmayan iyiliklerin üzerinde de vardır. Hatta irade, hile ve şiddet kullanmak yoluyla bir başkasının kötülüğüne çalışmış olsa bile yine aşka uyar. Kötülükler aşktan uzaklaşma oranında birtakım derecelere sahiptir ve kötülük aşka yaklaşmak için sarf ettiği güç oranında erdeme yaklaşmış olur... Cehennem bile adalet kadar aşkın eseridir.
    Balzac: Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar.
    Basta: Erkek az fakat sık sever, kadın ise çok ancak bir kez sever.
    Aristo: Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir, ama yalnız sevilmenin hiçbir zevki yoktur.
    Shakspeare; Değişiklikle karşılaşınca değişen ask, ask değildir... Ask gözle değil ruhla görülür.

    Oturup düşünmüş insanlar, hem de dediğim gibi bu dünyaya çivisini çakmış insanlar. Bu zatı kiramlar sizlerin de bildiğiniz üzere avare avare dolaşan aylak kişiler değil muhakkak. Söylenen söz kesinlikle düşünce süzgecinden belki birkaç kez geçirildikten sonra dile gelmiş, ardından da ak kâğıt, kara kalem şekillenmiştir.

    Her ne kadar kimi aşkı bilimselleştirerek nesnellik kazandırmaya çabalamışsa da elle tutamayınca, bu defa köprülere, engin deniz kıyılarına, müzik aletlerine, ıssız sahillere benzeterek işin özünden belki biraz saparak hissiyatın göbeği kesmiş, aşkın ismini kendilerince koymuşlardır.

    Önemli olan günümüzün, çağdaş ve ileri seviye teknolojisinin bilinçsiz tüketicisinin, Jurnalci zihniyetlerin, basmakalıp taklitçi yaşamların, sosyetik mekân meraklılarının değil sizlerin ve hatta sizden biri olan benim aşk için ne düşündüğü değilmi dir.

    Bakınız, çok uzak değil, belki bundan birkaç yıl öncesi. Ben diyeyim 20–25, siz deyin 30–40 yıl evveliyatına kadar Anadolu’nun neresine giderseniz gidin. Bilindik yazılı olmayan yargılama sistemleri, düzen sağlayıcı normları veya beşeri münasebetleri ya da toplumsal yaşamdaki yaşam alanımızı ve onun sınırlarını belirleyen çok keskin kaideler hüküm sürmez miydi?

    Ataerkil aile yapısı yetmezmiş gibi bu toplumun bağımsız, hür iradeye sahip, dilediğine inanan ya da aynı şartlar dâhilinde dilediğine inanmayan birer özgür ferdi olarak yaratılmış olmamıza rağmen bu tür hükümlerle yargılanıp ve hatta çoğu kez ifadesi bile alınmadan mahkûm edilmedik mi?

    Belki çoğunuz aşk için o sadece bir efsane ya da “masal işte” diyebilirsiniz. Hatta bir adım daha atarak aşk sadece müelliflerin hayallerinden başka hiçbir şeydir, diyebilirsiniz. Aşka yoktur. Aşkı sadece yazıtlardadır. Kelimelerle gayet güzelce süslenmiş, içine biraz hasret, biraz gam, biraz keder serpiştirilmiş sonunda da genellikle vuslatı olmayan zamanınızı öldürmek için okuyabileceğiniz “eh işte fena sayılmaz” eleştirisine maruz kalan sıradan bir romandır da diyebilirsiniz.

    Ama aslında işin özü öyle değil. Bence bütün aşklar birer masal, birer efsanedir. Buradaki efsanelik ve masallık boyutu şayet bizler de o masal ya da efsanelerde ki kahramanlar kadar cesaretli, kararlı ve taviz vermez bir tutum sergileyebilseydik, aşklarımızın boyutunu eninden boyuna kadar içinde yaşadığımız topluma anlatabilseydi, karşımıza çıkan bazı dere tepeleri azimle tereddütsüz aşabilseydik, bizler de efsaneyi gerçekleştirebilirdik.

    Mesela; Ferhat, Şirin’i sizini aşkınızı sevdiğiniz boyutun üstünde bir başka boyutla sevmemiştir. Yani; Ferhat’ın, Şirin’i severken kullandığı yürek sizin yüreğinizden anatomik, fizyoloji, kimyasal ya da DNA’sal yapı olarak temelde farklı değildir. Farklılık cesaret, kararlılık ve fedakârlıktan geçmektedir. Zira Ferhat aşkını dile getirmeyip, tüm insanların bunu duymalarını sağlamasaydı, aşkının başkaları tarafından reddinde ise mücadeleyi seçmeseydi aşkı efsane olabilirimiydi. Sizler de şayet bu fedakârlığı, bu azmi bu cesareti gösterebilseydiniz edebiyat tarihimiz hayat hikâyelerinizle süslenirdi. Ama bakıyorum da küçücük bazı engebeler karşımıza çıktığında fedakârlığı yanlış anladığımız gibi yine yanlışı uygulayarak tek taraflı ya da karşılıklı aşkımızı içimize gömmüyor muyuz?

    Babamız, anamız ya da toplumumuz istediği için veya bize bunu daha yakıştırdığı için kalbimizin kapılarını kilitleyip aşkı kendi topraklarımızdan sürgüne göndermiyor muyuz?

    Kaçımız istemeye istemeye toplumun görünmeyen heykeltıraşına kendimizi biçimlendirdik. Biraz içimizden, biraz ruhumuzdan tıraşlatarak bizim için hazırlanan çelik zırh içindeki beton kalıba kendimizi uydurduk. Belki sığdı bazılarımız. Belki ruhumuz dışarıda kaldı. Ama aslında girdiğimiz yerin bir deli ya da divanenin toplum üzerinde kendi hegemonyasını sağlamak üzere hazırladığı bir politizmanın, sırtında kurma ayarı bulunan ve her an için kurulmaya hazır, yasakçı zihniyetlerin pasifize edilmiş, duyguları minimize hale getirilmiş, komut almaya hazır oyuncak asker safları değimlidir.

    Şayet birer “çelik zırhlı beton adam” olmaya niyetimiz yoksa fedakârlılık göstermeyi, devrimci bir ruhla mücadeleci olmayı alfabenin “A” sını öğrenmeden önce öğrenmeliyiz.

    Mücadele aslında insanın ruhaniyetinde vardır. İlk yaratılıştan günümüze kadar insanoğlu her şeyiyle yine her şeye karşı mücadele etmiştir. Yozlaşmış, artık kabulü mümkün olmayan, hele hele evrenselliğe sığmayan bütün kural, kaide, öngörü ve değer yargılarını haziran ortası gibi kızaran kızıl başakları biçer gibi hayatımızdan kesip atmalıyız.

    Sığdırılmaya çalışıldığımız o dar kalıpların inadına alnımız açık, başımız dik pervasızca SENİ SEVİYORUM diyebilmeliyiz. Materyalizm’e, Kapitalizm’e, Kategorize’me ve Ruhanizm’e rağmen insan olduğumuzun bilinciyle Freud’un “Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır” vecizini unutmamalıyız.

    12/11/2007 - İzmir

Toplam 1 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR