Sağ olacak elbet vatan,
Kahrolsun zalimden korkan!
Dayan ey yüreğim dayan!
Mustafa Kemaller sağ ola.
Dün eczaneye gitmiştim. Dönüşte alışverişimi yaptım. Sırtımda arka çantam, iki elimde dolu dolu iki torba. Merak ettiniz şimdi tabi nedir içindekiler diye. Şişe dometesi yapmak için bolca domates aldım. Zordu taşıması, ama neylersin? Ben kendi yükümü hep kendim taşıdım zaten. Elim kolum tuttuğu, ayaklarım beni taşıdığı sürece sorun yok.
Evin yolunu tuttum. Çin lokantasına yaklaştığımda orta yaşlı bir bey, elinde içinde bir iki şey olduğu belli olan plastik bir torba, benim önüme geçti. Yüküm ağır olduğu için yürüme hızım oldukça düşüktü. Önüme geçen bey durmadan konuşuyor ve ara sıra da kahkahalar savuruyordu. Önce telefon konuşması yapıyor sandım. Yok! Adamcağız kendi kendine konuşuyor, birilerine yanıtlar yağdırıyor ve beklenmedik bir anda sevinç gülüşleri savuruyordu. Umurunda değildi çevresi. Galiba gülünce rahatlıyordu.
Kendimi düşündüm. Demek ki henüz kafayı yememişim. Kendi kendime konuştuğum anlar oluyor olmasına da bu kadar toplumdan kopmamışım daha dedim. Dedim de aklıma düştü ülkemde, yeryüzünde çaresiz, kimsesiz insanlar ve canlılar, aslında küçülüverdi gözümde yeryüzü ve doğanın hıçkırıklarını duyar oldum adamın gülmelerinde… Umurunda değildi sanki dünya… Ya da artık ipin ucunu kaybetmişti. Sağ taraftan bir hanım göründü. Bana yaklaştığında gülümsediğini hissettim: "Hepimizin bir derdi var ."dediğimde "Evet, her birimizin bir hastalığı var." dedi ve ikimiz de yolumuza devam ettik.
Bir yandan taşıdığım yükün ağırlığıyla baş etmeye çalışırken, diğer yandan da önümde yürüyen, ince uzun boylu, saçları ağarmış, yüzünü göremediğim adamın bitmişliğini düşünüyor; kendi biçare hallerimi daha çok hissediyordum. Ben evime girdim. O adamcağız yoluna devam etti. Arkasında yürüyen ne bu kadından ne de sokakta kendisine bakanlardan haberi yoktu. "Dünya yansa bir hasırlık yerim yok!" der gibi isyandaydı belki de…
Çekirge bir atlar iki atlar,
Dikse de saraylar hanlar katlar,
Kaçış yok iki kapılı handan,
Geride kalır gemiler yatlar.
Yuvalar darda, gençler işsiz
Analar babalar çekişir çaresiz
Covid 19 en büyük hapis
Doğanın yanık türküsü mü bu?
Sözler söylet, kıldan ince,
DÜNYALIK YÜZÜM
Anladım;
Bilmeden getirildim,
İstemeden götürüleceğim.
Klima açık, ev ısınmıyor
İkinciyi açıyorum, yetmiyor
Ayağıma üç pantolon
Sırtıma üç kazak
Vazgeçtim klima yakmaktan
Geçirdim ayağıma çizmeyi
Harçlık nedir bilmedim, tanımadım,
Ne çocuklukta ne de okul hayatımda,
Gerekli olanlar alınırdı ama, yerinde ve zamanında.
Ortaokula giderken,
Köpekler ana olmasın derdin hep
Senin gibi emek veren yok annem
Dertleri ballı kaymak ederdin hep
Senin gibi emek veren yok annem
ʺKendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran kalan insan, kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır.ʺ der Montaigne, Sabahattin Eyüboğlu’nun tercüme ettiği denemelerinde. Şimdi gel de düşünme, kendini eleştirme, kendi eğrilerini, büğrülerini görme, mümkün mü? Hele de kalabalıklar içinde yalnız ve sürekli arayış içinde isen garip ve fakirce.
Ne zaman burnum hayaya kalksa, ayağım bir taşa çarpar, tökezlerim. Ah Anam! derim demesine de kadıncağız ne yapsın? Sağ olsaydı bir iki okşar, acıyan yerimi öperdi ʺşimdi geçecekʺ diyerek. Bu yaşta, bir ayağım çukurda iken aynı düşmeler oluyorsa bunun suçlusu benim. Mezardan kalkıp gelecek değil ya anacığım? İçimden gelen sesi dinliyorum çoğu kez, o da beni aldatıyor. Örneğin, kendime söz veriyorum; kimsenin kalbini kırmadan, saygılı, sevgili konuşayım diyorum olmuyor. Yunus Emre yokluyor zihnimi hemen;
ʺGelin tanış olalım, işi kolay kılalım,
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz!ʺ diye kulağıma fısıldıyor. Evet, evet, doğru demiş büyük ozan. Ne olursa olsun sevmek ve sevilmenin büyüsünü kavramalıyım diyorum. Sevmesini bilen seviliyor. Örneğin sevgiyle suladığım çiçek, güler yüzle yürekten konuştuğum kişi sevgiyle karşılık veriyor. Bulutsuz yağmur, sevmeden sevilmek olası mı? Her olgunun iyi kötü bir karşılığı var. Asıl sorun kendimizi tanımaktan geçiyor gibi geliyor bana. Birini sözle ʺseviyorum seniʺ demek yetmiyor. Seven insan karşısındakinin tenine girebilir, onun beklentilerini, sevinçlerini kederlerini anlayabilir istese, en azından gayret gösterir sevilmek adına sevdiği tarafından. Sevildiğini anlayan doğa bile nice ürünler verir bize. Toprak anaya hoyrat davranılırsa tohum nasıl yeşerebilir? Her şeyin başı sevmek ve sevilmek değil mi?
Saat Ondan Sonra
SAAT ONDAN SONRA
Benim geldiğim yerlerde telefon, kapı zili, televizyon yoktu. Bir tek Philips marka radyomuz vardı. Bahçe kapısına da kilit vurulmazdı. Bahçemizdeki alın teri ile ekip büyüttüğümüz sebze meyve ise pazarlarda satılmazdı. Konu komşu müşterek paylaşırdık. Aynı sokakta yaşayan aileler birbirini kollardı. Kimin nesi eksik konuşulurdu. Yardıma muhtaç olanlara hissettirmeden yardım edilirdi. Kısacası „komşusu aç iken tok yatan komşu“ olmazdı. Birbirini kontrol eden bir yardımlaşma sistemi işlerdi. Söz kanundu.




-
Kadir Öztürk
-
Bülent Şen
Tüm YorumlarHep örnek oldu,hep yol gösterdi,Yazdıklarında ruhani bir gönlün etkisini farkettik,kendisi saf duyguların rehberi olur nitelikte bir şahsiyete sahiptir,şahsım adına Şairle tanıştığım için büyük bir onur ve şeref duydum,kendisi ile aynı ortamda bulunmak dahi benim için apayrı bir zevk ve şanstır,Usta ...
Bazı şeyler vardır, anlatılmaz:Ancak yaşanarak bilinir. Vatan hasreti yaşamadım, bazı hasretler oldu içimde hep, ama vatan hasreti, doğup büyüdüğüm, sevdalarımı, özlemlerimi, dost ve arkadaşlarımı bıraktığım bir yerler olmadı:bunun nasıl bir şey olduğunu ancak tahmin edebiliyorum. Ve tahminime göre ...