Sevk Kağıdı Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
219

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Sevk Kağıdı

Bir hastane koridoru, zamanın eriyip gittiği, akrep ile yelkovanın birbirini kovalamaktan vazgeçtiği bir araftır; burada her nefes, görünmez bir terazide tartılır.
Sedye tekerleklerinin gıcırtısı, acil servis kapılarında yankılanan yakarışlar ve beyaz önlüklerin ardına saklanmış o steril kayıtsızlık arasında, bir adam vardı. O, hiçbir yere yetişmeyen; aksine, hayatın gerisinde kalmayı seçmiş bir zaman sığırtmacı gibi duruyordu.
Onu ilk karşılaştığımda başımı kaldırıp birkaç saniye öylece baktım. Kalabalığın içinde herkes bir yere yetişiyor, bir kapıdan çıkıp ötekine giriyor, telefonlar çalıyor, sedyeler hızla geçiyor, beyaz önlüklüler koridorların içinde telaşla kaybolup yeniden beliriyordu.
O ise hiçbir yere yetişmiyor gibiydi.
Ya da belki yıllardır yetişmeye çalıştığı tek bir yer vardı ve bir türlü oraya varamıyordu.
Üzerindeki ceket, sanki başka bir adamın omuzlarından düşmüş de onun zayıflayan bedenine bol gelmiş gibi duruyordu. O koca kumaşın içinde eriyen adamın yalnızca bedeni değil, bütün bir ömrü, göğsünün sol yanına bastırdığı o buruşuk kâğıttan ibaretti. Siyah saçlarına ve sakallarına düşen aklar, kışın erkenden bastığı dağ eteklerini anımsatıyordu. Fakat yüzündeki asıl hüzün, rengini kaybetmiş teninde değil, o dipsiz, yorgun gözlerinin en kuytu köşesinde saklıydı. Orada, bütün bir felaketin ortasında küçücük bir kor gibi titreyen o “belki” vardı; insanın aklını yitirmesini göze alarak bağlandığı o son sığınak.
Yüzü yorgundu. Gözlerinin feri sönmüş, bakışlarının üzerine ağır bir gece çökmüştü. Buna rağmen o derin, yorgun gözlerin kuytusunda küçücük bir ışık vardı. Bir umut.
İnsan bazen yalnızca bir umuda tutunarak yaşayabiliyordu.
Elinde buruşmaya yüz tutmuş bir kâğıt vardı.
Bir kapıya gidiyor, kâğıda bakıyor, kapının üzerindeki yazıyı okuyor, sonra başka bir kapıya yöneliyordu. Başhekimliğin önünde biraz bekliyor, içeriden çıkanlara bakıyor, sonra yeniden koridora dönüyordu.
Aynı hareketleri, aynı sessizlikle tekrar edip duruyordu.
Dayanamadım.
Yanımdan geçen bir görevliye:
“Bu adamı tanıyor musunuz?” diye sordum.
Adam kısa bir cevap verdi:
“Deli.”
Tek kelime.
Ama o kelime, içimde uzun süre yankılandı.
“Deli mi?”
“Evet. Her gün gelir. İstisnasız her gün. Elinde o kâğıtla hastanenin içinde dolaşır. Doktorların, başhekimliğin kapılarını gezer. Yıllardır böyle.”
Adam bunu sıradan bir şey anlatır gibi söyleyip geçti.
"Deli."
İnsan, zihninin kapaklarını kapatamayan herkese bu kolay yaftayı yapıştırır. Acının boyutunu kavramaktan korktuğumuz ruhlara “delilik” adını verip vicdanımızı aklarız. Oysa asıl delilik, sevginin bu kadar mutlak, bu kadar zamansız olabileceğini idrak edemeyen bizim sığ dünyamızdı.
Bazı insanları yalnızca görürsünüz, bazılarını ise ruhunuzda taşımaya mecbur kalırsınız.
Gözüm, koridorun sonunda ağır ağır yürüyen o adama takılıp kaldı.
Merak ettim.
İnsanları bazen yüzlerinden değil, taşıdıkları sessizlikten tanırsınız.
Onun sessizliğinde büyük bir hikâye vardı.
Araştırdım.
Ve öğrendiğim hikâyenin karşısında uzun süre konuşamadım.
Yıllar evvel, o koridorların yabancısı değilken, buraya bir kadınla gelmişti. Hayatının ortağı, nefesinin kâhyası olan o kadınla... Hastalığın soğuk pençesi kadının omuzlarına çöktüğünde, adam dünyayı karşısına alabileceğine inanmıştı. Eşini hastaneye getirdiğinde ilk müdahaleler yapılmıştı. Ancak hastanenin donanımı ve imkânları bu hastalığın tedavisi için yeterli değildi. Doktorlar kısıtlı imkânlardan bahsetmiş, başka bir merkeze sevk gerektiğini söyleyip eline bir parça kâğıt iliştirmişlerdi.
Bir imza... Hayatın ve ölümün arasını ayıran o kılcal damar, yalnızca birkaç dakikalık bir bürokratik formaliteye bağlanmıştı.
Adam o kâğıdı göğsüne bastırıp başhekimliğe koşarken, adım seslerinin yere her temasında geleceğin imarını yapıyordu. Döndüğünde ise koridorun havası değişmişti; moleküller ağırlaşmış, oksijen tükenmişti. Uzatılan o kâğıt artık bir sevk belgesi değil, dünyasının üzerine inen bir giyotindi. "Başınız sağ olsun..." cümlesi havada asılı kalmıştı. İnsan, sevdiğini kaybettiği an yalnızca bir bedene veda etmez; sabahın anlamını, çayın demini, evin duvarlarındaki sessizliği, geleceğe kurulan bütün cümleleri yitirir.
Zihin, kabullenilemeyecek kadar büyük bir hakikatle karşılaştığında devasa bir kalkan kuşanır. O adam, eşinin öldüğü o saniyede zamanı zihninde durdurdu. Gerçekliği reddetti. Çünkü gerçeklik, onun kalbini ortadan ikiye bölecek kadar acımasızdı. O da kendi içsel evreninde hastaneyi, doktorları ve o sevk kâğıdını dondurdu; eşini hâlâ kurtarabileceği o sonsuz 'şimdi' anına sığındı. Adam çok sevdiği eşinin ölüm haberini kabullenemeyince aklını yitirmişti.
İnsan bazen sevdiğini kaybettiği anda yalnızca sevdiğini kaybetmez.
Onunla birlikte zamanın bir parçasını, geleceğini, alışkanlıklarını, evinin ışığını, sofradaki bir sandalyeyi, sabahın anlamını da kaybeder.
Adamın dünyası o koridorda durmuştu.
O günden sonra bir şey değişti.
Adam eşinin öldüğünü kabul edemedi.
Zihni, dayanamayacağı kadar büyük olan gerçeğin karşısına başka bir dünya kurdu.
Onun dünyasında eşi hâlâ hastanedeydi.
Hâlâ kurtarılabilirdi.
Hâlâ bir şeyler yapılabilirdi.
Hâlâ geç kalınmamıştı.
Ve elindeki o kâğıt hâlâ onu başka bir hastaneye götürecekti.
Belki bir gün biri ona,
“Tamam, sevk işlemleri hazırlandı. Eşinizi götürebilirsiniz.” diyecekti.
Belki o gün, yıllardır durmuş olan zaman yeniden akacaktı.
Belki eşi bir odanın kapısından çıkıp ona,
“Buradayım.” diyecekti.
Belki...
İnsanı ayakta tutan bazen gerçekler değil, gerçekleşmeyeceğini herkesin bildiği o küçücük “belki”dir.
Aradan yıllar geçti. Duvarların boyası döküldü, doktorlar değişti, çalışanlar değişti, asırlar gibi geçen yıllar o hastanenin koridorlarını aşındırdı. Ama o adam yaşlanmadı; eşinin vefat ettiği o anda donup kaldı. Her gün aynı saatte, aynı adımlarla kapıları yokladı. Çünkü sevmek, bazen bir insanı toprağa vermek değil, ölümün bile dokunamayacağı bir taht kurmaktır yürekte. O adam, içinde eşinin yaşadığı o kusursuz dünyayı koruyordu. Biz ona dışarıdan bakıp “deli” dedik; o ise içeride, dünyanın en sadık bekçisi olarak kalmayı seçti.

Onu yeniden gördüm. Koridorun sonunda yürüyordu. Ceketinin kolları biraz uzundu. Sakallarındaki aklar daha da çoğalmıştı. Elindeki kâğıt artık eskiydi. Ama o hâlâ dikkatle taşıyordu. Kâğıdı bir emanet gibi tutuyordu. O an anladım: Biz ona “deli” diyorduk. Oysa belki de deliren o değildi. Belki onun dünyası yıkılmış, biz ise yıkıntıların arasından yürüyen bir adama bakıp ona bir isim vermiştik. Çünkü insanın sevdiği ölünce aklını kaybetmesi kadar anlaşılmaz bir şey yoktur. Ama bazen insan aklını değil, dünyasını kaybeder. Ve bazı insanlar sevdiklerini toprağa verip hayatlarına devam eder. Bazıları ise sevdiğinin ardından kurulan hayatı reddeder. Çünkü onların kalbinde ölümün bile geçemediği bir kapı vardır. O adamın kapısı da hâlâ açıktı. Orada bir kadın bekliyordu. Ve bir adam, yıllardır elindeki sevk kâğıdıyla onu hayata geri getirecek yolu arıyordu. Belki kâğıt çoktan anlamsızlaşmıştı. Belki hastane yıllar önce o kadının adını unutmuştu. Belki herkes bu hikâyeyi çoktan geride bırakmıştı. Ama sevgi... Sevgi bazı insanlarda zamana benzemez. Eskimez. Unutmaz. Bazen bir insanın zihnini paramparça eder, bazen onu yıllarca aynı kapının önünde bekletir. Ve bazen koskoca bir ömrü, küçücük bir kâğıda sığdırır. Ve anladım ki bazı insanlar sadece sever. Öyle derin, öylesine köklü severler ki, ne ölüm bu sevgiyi silebilir ne de zaman onun tozunu alabilir. Sevmek, bazen bir ömrü tek bir kâğıda sığdırıp bir mucize beklemektir.

O gün hastaneden çıkarken son kez arkama baktım. Adam yine koridordaydı. Bir elinde sevk kâğıdı... Öteki elinde yıllardır bırakmadığı umudu... Ve ben şunu düşündüm: Bazı insanlar sevdiklerini kaybettiklerinde yalnızca onları toprağa vermezler. Onlarla birlikte yaşadıkları hayatı da gömerler. Bazıları ise öylesine derinden sever ki, ölüm bile onların kalbine ulaşamaz.
Bazı insanlar işte böyledir...
Sevdiler mi, adam gibi severler.

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 5.09.2026 20:19:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Zeynep Kara
    Zeynep Kara

    Sevgi ancak bu kadar güzel anlatılabilir, okuduğum her cümlede o anı hissettim.Ve bence böyle hikâyelerde en önemli şey,okuyucuya o duyguyu hissettirebilmek.Emeginize yüreğinize sağlık ??

    Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (1)