Zamanın küf kokan mahzenlerinde,
Kâğıttan kulelerin gölgesi titrerken,
Ben, kimsenin boynuna dolayamadığı
O dilsiz gerdanlığı taşıyorum göğsümde.
Ölçülmüyor bu servet sarrafların mizanıyla;
Çünkü nezaket, sırma bir iplik gibi
Dokunuyor her gün, örselenen ahlakın yırtıklarına.
Ben zenginim...
Kökleri gökyüzüne uzanan bir çınar gibi,
Bilginin o loş ve bilge dehlizlerinde,
Kendi kuyusundan su çeken bir sâki gibi derin.
Samimiyet, avuçlarımda biriken göçebe bir yağmur;
Hangi çorak iklime dokunsam,
Orada fışkırıyor özgüvenin o dik başlı sürgünleri.
En muhteşem saltanat,
Kendi uçurumunun kenarında, rüzgâra karşı
Kendi içiyle barışık bir şarkıyı mırıldanabilmek.
Ne dalkavuk fısıltıların sahte yaldızı,
Ne de niteliksiz kalabalıkların gürültülü sığlığı...
Hepsini geride bırakıp,
Sözün ve sesin o asil sarayına çekilmek.
Evet, nihayetsiz bir zenginlik bu;
Her şartta, fırtınanın tam kalbinde bile
Sadece kendim kalabilmenin o mağrur özgürlüğü.
Sanatın ibrişiminden geçirilmiş bir ömürle,
Kendi kalbimin kuytusunda,
Kendi gökyüzümün altında, mağrur ve dipdiri...
Kayıt Tarihi : 11.07.2026 02:00:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!