Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • kendime not30.07.2010 - 22:14

    Mary Webb (25.3.1881 - 1927) 'Gone to Earth' (September 1917)

  • teraî29.07.2010 - 22:33

    'Castor and Pollux'

    Véronique Gens (1966)

  • vehmin saltanatı27.07.2010 - 22:10

    GÖLGELER


    Büyük şehirde beni sabit fikirler ısırdı... Canavar sürüsü halinde üzerime çullanan sabit fikirler... Biri bırakır, biri ısırır... Bir türlü ruhumun etlerini bu sabit fikir canavarlarının sivri dişlerinden kurtaramam... Çalıştığım dairenin yazı masasında kendimi işe vermeye çalışmamın da faydası yok... Yazdığım her cümlenin nokta yerinde, sıraladığım her rakam dizisinin toplam çizgisi altında aynı sabit fikir...

    Biraralık zaman fikri beni çıldırtacaktı... Bir musikî cümlesi dinleyecek olsam, onun her ân uçup giderek yerini başka bir notaya bırakan akışı karşısında ahenk bütününü muhafaza edemez ve bütün sesleri tek bir 'gık' halinde, birbiriyle irtibatsız bir darbe olarak işitir oldum... Her ân yaşadığımız mazi, hâl ve istikbal temposu içinde, lâstik bir topa bindirilmiş, muvazenesini arayan bir kedi yavrusuna döndü ruhum... Öyle ya; her ân yokluğa karışan bir mazi şeridi; ve her an var olup peşinden yok, bir istikbal zinciri; ve bunların, üzerinde aktığı çark... İşte, yuvarlanan topun tepesinde, yani tek ân içinde muvazenesini aramaktaki kedi yavrusu!

    Halbuki herkes, zamanın o lastik topu üzerinde ne kadar rahat ve muvazeneli!

    Halimi, bana deli derler diye kimseye açmadım ve tabiî insan rolünü oynamaya gayret ettim... Sokağa çıktığım zaman, insanları, sinema filmi kareleri gibi, birer anlık hareketleri içinde görüyor, meselâ bir adım atışı, her lâhzaya düşen sayısız basamaklar halinde takip etmek zorunda kalıyordum... Benim lâhza sandığım zaman parçası içinde bile istikbal ve maziden büyük paylar vardı ve o lâhzayı ölçebilecek dünyada hiçbir alet ve ölçü mevcut değildi... Öyleyse bütün ömürleri tek lâhzadan ibaret, fakat bu lâhzaların mevhum bağlantısı içinde yaşadıklarını hayâl eden insanlar, o tek lâhzanın bile sınırlanmasından uzak bir hayat vehmi içindeydiler, yani hakikatte yaşamıyorlardı...

    Hareket halinde ve yaşadıkları vehmi içinde gidip gelen, gülüp oynayan, konuşup halleşen ölüler...

    Bu son fikir beni öylesine ısırdı ki, dairemde evrak getirip götüren hademeye, bağırıp çağıran müdür beye, homurdanıp söylenen iş takipçilerine, kefen yerine elbise veya mini etek giymiş ölüler diye bakmaya başladım...

    Ölülerden en haşmetli biri de dairenin doktoruydu... Ona birtakım ruhî sıkıntılarım olduğunu söyleyince hemen meseleyi halletti:

    - Çok çalışmaktan, dedi; küçük bir (sürmenaj) . Size 20 günlük bir rapor vereyim; sakin bir köye çekilip dinleniniz!

    Köyde, canıma, hattâ derdime yakın bir arkadaş bulmayayım mı? Bu 'Hâfız' diye lâkaplandırdıkları, üstübaşı dökülen, harikulâde berrak yüzlü ve derin gözlü bir adamdı... Ona 7 yaşında Kur'ânı hıfzettirmişler, 10 yılda öğrenilecek şeyleri ruhuna yığmışlar, muvazenesini bozmuşlardı... Şimdi, elinde bir ibrik, abdest alabilmek için, evlerin kapısını çalarak, sarnıçlarında yağmur suyu olup olmadığını soruyor, başka sulara güvenemiyor, yağmur yağınca da bayram ediyor, eline kap-kacak ne geçerse yağmur suyu ile dolduruyordu... İşi gücü de, sabahtan akşama, bazen de geceden sabaha kadar mezarlıkta oturmak... Köylü onu, ilişilmez bir meczup tanıyor, her türlü nazını çekiyor, fakat o, köylüleri sevmiyordu... Nasıl olmuş, ne olmuştu bilmiyorum ama, benden hoşlandığını seziyordum...

    - Bırak şu ölüleri, diyordu bana; gel seninle mezarlığa gidelim de diriler arasında oturalım!

    Yoksa bu adam, ruhumdaki akrebi görecek kadar keskin gözlü bir ermiş miydi? Bazen öyle lâflar ediyordu ki, hiçbir okumuş, onun seviyesine varamazdı...

    Mezarlıktayız...

    Uzun zaman tek lâf etmeden oturduk... Hâfız, güneş altında berrak bir su gibi, yosunlu dibi görünen gözlerini bana dikmiş...

    - Beynini tırmalayan fikirlere aldırma, dedi; onlar, gelip geçici gölgeler... Her şey gölge...

    - Gölge mi dedin?

    Mezarlığın önünde alabildiğine bir düzlük... Hâfız başını o tarafa çevirdi...

    - Korkma! Senin zaman dediğin de bir gölge... Solucan gibi kısalıp uzayan bir gölge... Sen de bir gölgesin! Gözüne görünen, kulağına çarpan, kalbine düşen ne varsa hep gölge... Peki, nerede bu gölgelerin sahibi? Gölge var, kendisi yok, olur mu?

    - Hâfız, sus, aklımı berhava edeceksin!

    - Gölgelerle uğraşma; sahibine dön! Seninki hastalık değil, O'ndan gelen işaretin alâmeti... Seni O çağırıyor; O'na git! Ha köy, ha şehir, ha ev, ha sokak... O'na dön!

    Köyden şimşek hızıyla kaçtım...

    Hâfız beni kurtarmıştı... O'na dönememiştim ama, dönülecek yönü görmüştüm...


    (Şubat 1971)

  • ilham kaynağı olmak25.07.2010 - 22:14

    'Four Nights of a Dreamer' (1971)

    Robert Bresson

  • teraî23.07.2010 - 22:59

    Trans-Europe Express - 'The Hall of Mirrors' (1977)

  • karanlık enerji23.07.2010 - 22:28

    Akademik Festival Uvertürü, Do Minör Op.80

    ...

    4 Ocak 1881'de Breslau'da besteci yönetiminde ilk kez çalınan uvertürü Brahms, 'öğrenci şarkılarının Suppe stilinde, çok eğlenceli bir potpurisi' olarak tanımlamıştır... Ancak tüm neşesine karşın, eserde biraz da özlem sezilir: Bu belki de, olgun bir insanın geçmişine ve gençliğinin neşesine bir geri bakıştır... 'Ciddi bir Müzik Doktoru'nun bu bestesini öfkeyle eleştiren, ciddi temalar yerine, eğlenceli şarkıları işlemesine kızan müzik çevrelerine karşın uvertür, halkın ve gençliğin beğenisini kazanmıştır...

    Alışılmış orkestra çalgıları dışında pikolo flüt, kontrfagot, tuba, ziller, üçgen ve büyük davul da kullanan bu geniş kadro girişte sakindir: Yaylı çalgılar sanki uyuklar gibi 4/4'lük ölçüde, Do minör tonda açılış temasını, Rakoçi Marşı'nın bir uyarlamasını mırıldanır... Önce kornolar uyanır... Neşeli bir ferahlık doğar; timpani heyecanlanır ve bir esintiyle gelivermiş gibi 'Wir hatten gebauet ein stattliches Haus' (Esaslı bir ev yaptık) adlı, Türingen bölgesi şarkısının güzel ezgisini duyurur... Obua ve klarinetler de ezgiyi biraz geliştirip bu kez parlak Majör tondaki giriş temasına ulaşılır... Tema, tüm çalgıları eğlenceye çağırır gibidir... Önce kemanlar keyifle 'Dinleyin, şarkıların şarkısını söylüyorum' diye başlayan 'Landesvater' (Ülkenin babası) şarkısını çalar... Bunu, üfleme çalgıların pasajı izler... Sonra da fagotlar, keman ve viyolaların eşliğinde 'Yukarıdan ne geliyor' sözleriyle başlayan tilki şarkısına komik biçimde girilir... Bütün bu ezgiler değişerek, usta biçimde gelişip birbiriyle kaynaşır... Ancak, orkestranın stilize olarak çaldığı bu şarkılar 'ciddi' müzikal gelişime, Maestoso tempodaki coda'ya kadar zaman bulamaz... O anda da bakır üfleme çalgıların 3/4'lük ölçüde şenlikli duyurduğu, kökeni 13. yüzyıla dayanan, Latince başlıklı 'Gaudeamus igitur' (Artık neşemizi bulalım) şarkısı, genel sevince önayak olur... Orkestra tüm gücü ve parlaklığıyla - besteciye gurur verecek bir zafer biçiminde- uvertürü sona erdirir...

    ...

  • İllerin eski isimleri23.07.2010 - 22:24

    'Gölge Oyunu' (1992)

    Yavuz Turgul

  • Cusco22.07.2010 - 22:47

    The Fox And The Lady...

  • Sessiz kalmış çaresizlik21.07.2010 - 22:41

    'The Nun' (1966)

    Jacques Rivette

  • vehmin saltanatı21.07.2010 - 22:23

    Edward Burne-Jones - 'The Passing of Venus' (1875)