Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Barut Can
Barut Can

Beynin Hükmü Kalp Aşık Olana Kadardır...

  • serbest kürsü18.11.2019 - 08:18

    Günaydın Kürsü ahalisi... Herkese İyi haftalar ...

  • serbest kürsü15.11.2019 - 10:50

    be heyy dengesiz ... Hadi yorumlarımızı beğenmiyorsun , paylaşımlarımızı beğenmeiyorsun eksiliyorsun , onu anladıkta ... Allahın selamını veriyoruz işiniz rast gitsin diyoruz onuda eksiliyorsun ... :) Tamam o zaman senin işin rast gitmesin ... Neyin kafasını yaşıyorsun anlamadımki ...

  • serbest kürsü15.11.2019 - 09:50

    Selamın Aleyküm Kürsü camiası ... Günaydın diyecektim ama baktım pekte aydın olacak bir gün gibi gelmiyor deniz cidden gene dalgalı ... İşiniz rast gitsin ...

  • serbest kürsü10.11.2019 - 10:52

    Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ü sevgi ve minnetle anıyorum... Rabbim onu ve tüm silah arkadaşlarını cennetine kabul etsin...

  • şu an ne dinliyorum06.11.2019 - 19:56

  • serbest kürsü04.11.2019 - 08:04

    Günaydın kürsü ahalisi herkese kolay gelsin... Lafı gediğine oturtma sanatına bir örnek olarak ...

    Atatürk, yurdumuzu ziyaret etmekte olan Yugoslav Kralı Aleksandr ile, İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda konuşurken, konuk Kral:
    - Ekselans, dedi. Biz Türkleri çok severiz. O kadar çok ki, vaktiyle Birinci Cihan Harbi'nin sonunda Lloyd George Batı Anadolu'yu Yunanistan'a teklif etmeden evvel bize teklif etmişti. Fakat biz Yugoslavlar, Türkleri çok sevdiğimiz için George'un bu önerisini kabul edip Anadolu seferine çıkmadık.
    Atatürk, Kral'ın bu sözlerine şu cevabı verdi:
    - Haşmetmeap, evvela bize karşı olan sevginize teşekkür ederiz. Sonra, büyük geçmiş olsun...

    Seyit Kemal KARAALİOĞLU

  • serbest kürsü03.11.2019 - 08:05

    Günaydın Kürsü ahalisi herkese iyi pazarlar ... Bu günde anılara devam ...

    Atatürk, dinlenmek için gittiği İstanbul’daki Florya Köşkü‘nden, yanında yalnızca şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken tarlasında sabanla çift süren bir çiftçi görür. Çiftçinin sabanında koşulu olan öküzün yanında, koşulu bir de merkep vardır. Atatürk şoförüne;
    — Arabayı durdur, der.
    Arabadan iner. Tarlaya doğru yürür. Çiftçi kendisine doğru geleni görmüştür. Sabanında koşulu olan öküzü ve merkebi durdurur. Atatürk, yanına gelince,
    — Kolay gelsin Ağa, der.
    — Sağolasın Bey! Hoşgeldin.
    — Hoşbulduk Ağa. Yoldan geçerken dikkatimi çekti. Öküzün yanına merkep koşmuşsun. Hiç öküzün yanına merkep koşulur mu? Bunlar denk değil.
    Köylünün canı sıkkındır. Biraz da alınmıştır. Bezgin bir ses tonuyla,
    — Merkeple öküzün yan yana koşulmayacağını bilmiyom mu sanıyon Bey. Sen bunu bana mı söylüyon?
    — Kime söylemeliyim Ağa?
    — Sen bunu git vergi memuruna söyle.
    — Vergi memuruna mı?
    — He ya! Bu sene ürünüm kıt oldu. Vergi borcumu ödeyemedim. Dört gün önce vergi memurları öküzün eşini “vergi borcunu karşılar” diyerek alıp götürdüler. Sattılar. Benim öküzün eşi sizin gibi Beylerin sofrasına et, sucuk oldu Bey.
    Atatürk, çok sinirlenmiştir. Alışkanlığı gereği kızdığı zaman kaşlarını çatmaktadır. O’nun bu halini gören köylü,
    — Bana niye kaş çatıyon bey. Yalan söylediğimi mi sanıyon? Sana ne söylediysem hepsi doğru. Ben Küçükçekmece köyündenim. Muhtara sor istesen.

    Atatürk,
    — Neden Kaymakam Bey’e gidip durumu anlatmadın Ağa?
    — Gittim bey.
    Köylü duraksamıştır. Bunu anlayan Atatürk, devam eder.
    — Kaymakam ne dedi?
    — Git borcunu öde, dedi.
    — Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
    Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.
    — Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.
    — Halimden belli mi oluyor?
    — He ya! Hem gitseydin bilirdin.
    — Neyi bilirdim?
    — Kapıdaki jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
    Atatürk,
    — Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
    Köylü gülümseyerek,
    — İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.
    Atatürk, kızmıştır.
    — Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.
    — O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?
    Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.
    — Bunu kabul et ağa. Öküzün yanına bir eş alırsın, der.
    Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı adımlarla arabasına doğru yürür. Florya Köşkü‘ne döner. Başbakan İsmet Paşa’ya şu telgrafı çeker.
    —“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”
    Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya Köşkü‘ne gelirler. Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşkü‘ne gelen köylü “Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık bir ses duyar.
    — Hoşgeldin Ağa. Gel yerin burada.
    Diyen Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur. Durumunu anlayan Atatürk,
    — Sakin ol Ağa. Korkacak hiç bir şey yok.
    — Sağol Bey! Sağol.
    Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,
    — Seni buraya niye çağırdım biliyor musun Ağa?
    — Hayır Bey, bilmiyom.
    — Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.
    Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar. Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır. Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;
    — Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.
    Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır. İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez

  • serbest kürsü02.11.2019 - 07:05

    Günaydın kürsü ahalisi işiniz rast gitsin ... Bu günde başka güzel anı ile Atayı analım ...

    1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşamüstü Başyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe Sarayı'na davet edildim. Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı. Sonra:
    — Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamit’i hiç sevmediğin belli.
    Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından:
    — Sevme Abdülhamit’i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk! Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamit’in yönetimi büyük hoşgörüdür. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa...
    Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı. Saygılarımı tekrarlayarak huzurundan uzaklaştım.
    Nizamettin Nazif TEPEDELENLİOĞLU
    Kaynak: Hürriyet Gazetesi, 31.07.1958

  • serbest kürsü01.11.2019 - 06:18

    Selamlar kürsü ahalisi gününüz aydın olsun ...

    Doğru mu bilmem ama kaynaklar altta verilmiştir...


    Stalin’in SSCB’nin başında olduğu dönemde SSCB’nin Ankara Büyükelçisi ünlü bir diplomat olan Karakan’dı.

    Sovyet devriminin yıldönümlerinden birinin sabahında (Yanılmıyorsam 1935) Stalin son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç veriyordu. Bu demecinde aynen şunları söylüyordu: “Herkes bilsin ki, Rus milleti; Boğazlar ve Ardahan’ı ele geçirme arzusundan asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davamızı halletmiş olacağımızı müjdeliyorum.”

    Aynı gece Sovyet Büyükelçiliği’nde de ihtilalin yıldönümü kutlanıyordu.

    Atatürk, gece yarısına doğru Stalin’in bu rahatsız edici demecinden rahatsız oluyor ve emrediyordu:

    -Arabayı hazırlayın gidiyoruz.
    -Paşamız bu saatte nereye gidecekler?
    -Sovyet Elçiliği’ne.

    Ekibin etekleri tutuşur. Çünkü olayı kavrarlar.

    İçlerinden birisi Gazi’ye:
    -Paşa Hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz nasıl gidersiniz?
    -Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın arabaları.

    Ulu önderimiz ve arabalar hazırlanır. Gazi ve ekibi Sovyet elçiliğinin kapısına dayanır.

    Ulu önderimiz yüzü asık bir şekilde yukarı çıkar ve o sırada içeride büyük bir balo vardır.

    Gazi kendisini karşılayan büyükelçi Karahan’ı görünce, “Merhaba Karahan.” der ve sert bir şekilde söze devam eder: “Ajanstan öğrendiğime göre Başkanınız Stalin, Ardahan ile Boğazlar’ı istemiş, kararı katıymış. Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii bu konuşmanın bir kopyası sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını iyi anlayalım.”

    Gazi metnin o kısmını kelime kelime tercüme ettirir. Konuşma ajanstan geçen metin ile aynıdır.

    Gazi sorar: “Karahan, elçiliğin telsizinden derhal Stalin’i bulduracaksın. Başkanın tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim. Bu cevap bu gece gelecek çünkü benim senin Başkanınınkinden daha önemli bir kararım var. İstediğim cevabı almadan elçiliğinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp doğru Rus sınırına gideceğim.”

    Karahan çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Gazi’nin söylediklerini aynen nakleder.

    Stalin’den gelen cevap Atatürk’ü tatmin eder çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir:

    “Stalin sürçü lisan eylemiştir. Boğazlar ile Ardahan’ı almak gibi bir arzusu kesinlikle yoktur.”

    Gazi cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karahan’a hitaben: “Karahan seni geri çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et.”

    Karahan bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir telgrafla geri çağırıldığını hatırlatarak: “Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile yeterlidir. Yarın memlektinizdeki görevim sona eriyor. Yarın hareket edeceğim.”

    Gazi fazla ısrar etmez ve Çankaya’ya geri döner. On gün sonra şöyle bir haber gelir. SSCB’nin eski Ankara Büyükelçisi Karahan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir.

    KAYNAK 1: Arıburnu, Kemal Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara,1976, s. 205-208.
    KAYNAK 2: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009.

  • şu an ne dinliyorum31.10.2019 - 09:12