Korali Amca Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
185

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Korali Amca

Sonbahardı, İspiriz Dağı’ndan esen rüzgâr ağaçların dallarını sallıyor, ağaçlardan kopan yapraklar sağa sola savruluyordu. Yapraklar özgürlüklerine kavuşmak için sanki rüzgârı bahane ediyor, küçük bir esintide uçup gidiyorlardı. Sıcak günler yavaş yavaş etkisini kaybediyor gündüz ile gece arasındaki sıcaklık farkı giderek yükseliyordu. Göç eden kuşlar gökyüzünü kara bir bulut gibi kaplıyordu. Yaylalara çıkan aileler ilçe merkezine dönmeye başlamışlardı. Sokaklarda caddelerde sürü sürü koyunlar görmek mümkündü.

Korali Amca kulübesinin önünde harıl harıl çalışıyor, bir içeri girip bir dışarı çıkıyordu. Ağaçtan yapılma kulübe, Korali Amca’nın ekmek teknesiydi. Gerçek ismi Abdullah Burgaz’dı. Bir Kore Gazi’siydi. Bu yüzden yakınları ona Koreli lakabını takmışlardı. Koreli lakabı zamanla Korali ’ye dönüşmüştü. Bu lakap ilçede öyle benimsenmişti ki Abdullah ismi unutulmuştu. Bir seferinde “ülkem için bin canım olsa feda ederim ama hiç bilmediğim bir ülkeye kimin çıkarı için gittiğimi ve neden savaştığımı anlamış değilim. Ölenler, yaralananlar, kaybolanlar... Ne için kim için ölmüşlerdi” demesi çok ilgimi çekmişti. Korali Amca, küçük kulübesinde kendi eliyle yontup yaptığı kazma, kürek, tırpan, orak sapları ile “berfing” ismi verilen kar kürekleri satardı. Ayrıca Başkale ve Yeni Köprü arasında ki dağlarda kendiliğinden yetişen ekşi elma, armut, kayısı, yumuşan gibi yaban meyveleri ile çeşitli pancarlar, uşkun ve mantar satar, ekmek parası kazanırdı. Çarşıda bir kavga çıktığında herkes bu kulübeye doğru koşar, Korali Amca’nın kazma ve kürek saplarını kapardı. Korali Amca bundan büyük üzüntü duyardı. Büyük bir savaş gören ve bu savaşta gazi olarak dönen Korali Amca Savaştan ve kavgadan nefret ederdi…

Korali Amca, kışa hazırlık için kar küreklerini kulübesinin önünde sergiliyordu. Babam, elimden tutmuş çarşıda gezdiriyordu. Dükkanların önünden geçerken kapıdakilere selam veriyor onlar da ayağa kalkıyor ellerini göğüslerinin üstüne koyarak büyük bir hürmetle selamına karşılık veriyor ve çay içmek için içeriye davet ediyorlardı. Babam, davetleri büyük bir nezaketle geri çeviriyor, “benim delikanlıya bir sürprizim var, daha sonra çayınızı içerim” diyordu. Delikanlı derken beni işaret ettiği gözümden kaçmamıştı. İçimi büyük bir heyecan kaplamıştı. Acaba beni nasıl bir sürpriz bekliyordu diye… Sürprizle ilgili düşüncelere dalarken Korali Amca’nın seslenmesi ile babam onun küçük kulübesine yönelmişti.. Birçok kişinin çay ikram etme teklifini ret eden babam, Korali Amca’ya hayır diyememişti. Korali Amca kendi elleriyle yaptığı iki küçük oturağı ve minik bir sehpayı kulübenin önüne koydu. Birinin üstüne küçük bir minder koyup babamın oturmasını istedi. Babam oturdu. Korali Amca saçlarımı okşadı. Kafamın tam tepesinden öpüp “sen de buraya otur” diyerek küçük oturağı işaret etti. Tam oturacağım sırada yan tarafta telis dediğimiz torbaların içinde satışa sunulan yabani ekşi elmalara doğru götürdü beni. “Bunlardan ister misin?” dedi. Evet veya hayır dememe fırsat vermeden bir avuç alıp kadife pantolonumun ceplerine koydu. “Ooo pantolonun da ne kadar güzelmiş” dedi. Evet, bu pantolonum çok güzeldi ve en sevdiğim pantolonumdu. Hem arkasında da iki cebi vardı hem de tek başıma yürürken bacaklarım birbirine değdiğinde kadife pantolonum farklı bir melodiyi andıran bir ses çıkarıyordu ve bu çok hoşuma gidiyordu. Diğer pantolonlarım kumaş olduğundan bu sesi çıkaramıyorlardı. Ben ekşi elmaları yerken, babamla Korali Amca çay içmeye başlayıp derin bir muhabbete dalmıştılar… Mevzu yine aynıydı, Kore Savaşı…

Babamın “delikanlıya sürprizim var” sözünü unuttuğunu düşünerek sıkılmaya başlamıştım ki çay içme, sohbet etme faslı bitmişti. Babam müsaade isteyip tekrardan elimden tutup, sebze haline doğru yöneldi. Sebze hali iki katlı büyükçe bir binaydı. Karşısında tek katlı ilk okul ve yine tek katlı lise binası vardı. Sebze hali pasaj şeklindeydi. Ön cephesinde normal dükkanlar, iç kısmanda ise sebze ve meyve satılan dükkanlar vardı. Babam sebze ve meyve alışverişlerimizi hep Muhacir diye hitap edilen yaşlı bir amcanın dükkanında yapıyor, bunlar zor günler geçiriyorlar destek olmak gerek diyordu. “Acaba Babam burada ne yapacak?” diye düşünürken bakkalla kırtasiye karışımı bir yer olan Aziz Amca’nın dükkanına yöneldi. Dükkâna girdik. Aziz Amca ile selamlaşma faslı bitince babam bana döndü “sürprize hazır mısın?” diye sordu. Bir anda nefesim kesilir gibi oldu. Boş boş babama baktım. Babam “bu sene okullu oluyorsun. Şimdi ihtiyaçlarını alıp okula gideceğiz” dedi. Sevinç ile korku arası bir duygu yaşamıştım. Aziz Amca’dan siyah bir önlük, beyaz bir yakalık, bir çanta, birkaç defter, kalem, kalem tıraş ve silgi aldık. Tam dükkândan çıkarken kırmızı yanaklı, hafif kilolu, güleç yüzlü bir amca ile karşılaştık. Dükkancı Aziz Amca’nın ağabeyi Sefer Amca’ydı bu. Okullu oluyoruz değil mi? diyerek yanaklarımı sıktı. Babama dönerek “bu aslan parçasını sünnet ettirmemişsen kirvesi ben olacam haa! Başkasına söz verme” diyerek, gülüp içeri geçmişti. Tabi ki bu söylenenlerden bir şey anlamamıştım…
Dükkânın hemen karşı tarafında uzunca bir taş duvardaki demir kapıdan içeri girdik. Karşımda Kocaman bir bahçe, bahçenin sonuna doğru tek katlı, ince uzun, sarı boyalı, çatılı, önünde yüksekçe bir balkon ve balkonda uzunca bir direk, direğin tepesinde de dalgalanan bayrağı olan, taştan yapılma bir bina vardı. Kekemeliğim döneminde okuma yazmayı öğrenmiştim. Balkondaki kapının yanında siyah bir zeminin üzerine sarı renkte yazılan Cumhuriyet İlk okulu yazısını gördüm. Demek ki okulum burası olacaktı. Çok heyecanlanmıştım. Merdivenleri çıktık. Kapıda ince, zayıf, saçları kumral, güleç yüzlü, gözlerini kısarak konuşan, gelinen, gidinen seklinde kelimeler telaffuz eden ve aslen Karslı olan biri bizi karşıladı. Okuldan içeri ilk adımımı atmıştım. Uzunca bir koridordan geçtik. Koridorların sağında solunda kapıları dışarıya açılan ve kapısı açık olan odalar vardı. Odaların içinde ilk defa gördüğüm masa ve oturaklar vardı. Yer tahta döşemeliydi. Tahtaların üzeri zifte benzer siyah bir madde ile boyanmıştı. Sanki gaz yağı kokuyordu. Bu koku okulun her tarafına sinmişti. Her odada bir soba ve duvarda kara bir tahta vardı. İçinde büyük bir masa, masanın gerisinde bir koltuk, koltuğun arkasındaki duvarda bir resim ve bayrak olan bir Odaya geçip oturduk. Babam, bak oğlum bu Amca Ömer Amcan hem öğretmen hem de bu okulun müdürü dedi. İlk kez bu kadar yakından bir öğretmen görüyordum. Ömer Öğretmen, bana dönerek “bak şimdi senin okula kaydını yapacağım. Akıllı, çalışkan ve uslu bir öğrenci olacaksın tamam mı? Bak! babanın yanında söz ver akıllı olacağına, bazı yaramaz öğrenciler gibi okulun camlarını falan kırmayacaksın haa” dedikten sonra babama dönerek “her hafta sonu okulun camlarını tuzla buz ediyorlar. Vallahi bıktım usandım hem çocuklara hem velilere anlatmaktan” diyerek dert yandı. Okulun camlarından nasıl tuz ve buz elde edildiğini anlamamıştım, çocukların camları neden kırdığını da…

Yıllar sonra Milli Eğitim Müdürü olmuş ve bir toplantı sonucunda bir araya geldiğim bu ilçenin Milli Eğitim Müdürü olan bir arkadaşımın anlattıkları, ilk okula kayıt olduğum sırada Ömer Müdürümün babama serzenişlerini hatırlatmıştı. 40 yıl sonra arkadaşımdan duyduklarım, bazı şeylerin hala değişmediğinin göstergesiydi. Anlattığı olay o günün akşamına kadar gülmeme sebebiyet vermişti. Arkadaşım bir toplantı sonrasında bir anısını bizlerle paylaşmıştı: “Yıllar sonra okuduğum ve mezun olduğum Cumhuriyet İlköğretim Okulu’na müdür olarak atanmıştım. Okulun fiziki eksikliklerini tamamlamış, akademik başarısının artması için tüm öğretmen ve velilerimizle seferber olmuştuk. Tüm alanlarda başarılar elde ediyorduk ancak bir konuda bir arpa boyu ilerleyemiyorduk. Hafta içi yaptığımız çalışmalarla okulun kırılmış tüm camlarını velilerden topladığımız paralarla yeniden taktırıyorduk. Ancak hafta sonu tüm camları tekrar kırılmış buluyorduk. Velilerle yaptığımız toplantılar, törenlerde yaptığımız konuşmalar çare etmiyordu. Her hafta sonu çamlar tuzla buz ediliyordu ve bu durum canımızı çok sıkıyordu. Bunun sebeplerinden biri ilçede futbol, basketbol ve diğer oyunların oynanabileceği yeteri kadar oyun alanlarının olmaması ve tüm öğrencilerin okulun bahçesine yönelmesiydi. Cam konusu artık ciddi bir sorun olmaya başlamıştı. Yine bir hafta içi kırılan tüm camlar değiştirilmişti. Cuma günü yapılan bayrak töreninde çocuklara bu camları artık kırmamaları gerektiğini, bu konuda söz vermelerini istedim. Tören bittikten sonra eksik kalan birkaç işi tamamlayıp eve gidecektim. Camlar bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Eve gidip gitmeme konusunda tereddüt ettim. Eve gidince camları kırarlar mı diye içim içimi yiyordu.… Bu duygu ve düşünceler içerisinde gidip geldim. Çocukların, camları kesin kıracağına kanaat getirdim ve moralim alt üst oldu. Dışarı çıkıp pencerelere baktım. Aklıma bir fikir geldi. Eve gitsem aklım camlarda kalacak ve uyuyamayacaktım. Gözüm yerdeki taşlara takıldı. Taşları aldım, sağa sola baktım, kimseler yoktu ve camları tek tek kendim kırmaya başladım. Arkadaşım bu cümleyi söylerken gözlerinin içinin güldüğünü fark etmiştim. Bana doğru dönerek “Müdür Bey hep merak ediyordum, çocuklar bu camları neden kırıyorlar diye? Meğerse ne kadar zevkliymiş. Camları kırınca bende öyle büyük bir rahatlama oldu ki anlatamam. Stresim geçti. Camları kırdılar mı, kırmadılar mı diye bir endişem olmayacaktı artık. Eve gittim ve rahat bir uykuya daldım”. Okul Müdürünün, çaresizlikten okulun camlarını kırması ve cam sorununun kırk yıldır çözülmemiş olması trajikomik bir durumdu…
*****

Okulun ilk günüydü ağabeyim, benim ve dayımın çocukları Nazmi ile İlhan’ın elinden tutarak okula getirdi. Okulun önü siyah önlüklü çocuklarla doluydu. Küçük, büyük bir sürü çocuk vardı. Çocukların bazıları çok rahattı. Koşup oynuyorlardı. Bazıları da benim gibi çekingenlerdi. Yanım da iki kişi ve ağabeyim olduğu için ben de rahat olmaya çalışıyordum. Sonradan hizmetli Mehmet Ali Amca olduğunu öğrendiğim orta yaşlı, başında siyah bir şapka olan biri, elinde bir zil ile balkona çıkıp zili uzun bir süre çaldı. Zilin çalınması ile çocuklar akın akın okulun önünde toplanmaya başladılar. Herkes sınıfını, sırasını biliyordu. Ben ve dayımın iki oğlu nerede duracağımızı bilmiyorduk. Bir bayan öğretmen geldi. Çocuklar birinci sınıflar şuraya toplansın diyerek yer işaret etti. Dediği yerde toplandık. Ömer öğretmen uzun bir konuma yaptı. Sonra sıralar halinde bayan öğretmenin eşliğinde sınıflara girdik. Öğretmen Orta boylu, gözlüklü, saçları kısa ve kıvırcıktı. Adım “Belkıs” dedi, “bu sene sizleri ben okutacağım. Beş dakika sessiz oturun hemen geliyorum” diyerek koridora çıktı. Yanında 30 kadar öğrenci ile sınıfa geri döndü. Beşinci sınıfların öğretmeni okula gelememişti. Belkıs öğretmen iki sınıfı aynı anda idare edecekti. Benim yanıma beşinci sınıftan Sitti Zübeyde adında uzun boylu, kilolu bir kız öğrenci oturdu. Kimlikte yaşı küçük yazılmıştı. Görünüş olarak genç bir kızı andırıyordu. Kaşlarını çatarak bana ters ters bakıyor, sırada otururken arada bir beni iterek sert bir şekilde yana fırlatıyordu. Çok korkmuştum bu kızdan. Son ders zili çaldığında herkes çantasını toplayıp eve doğru giderken bu kız, sırada önümü kapatarak çıkmamı engelledi. Herkes sınıftan çıktıktan sonra bir erkek öğrenciyle birlikte üzerime doğru geldi. Yanındaki öğrenciye “baksana biz poşetle okula gelirken bu çantayla gelmiş” diyerek elimdeki çantayı çekti. Ne yapıyorsun demeye kalmadan suratımın ortasına bir yumruk indirdi. Kendimi yerde buldum. Çantamı ve içindekileri alıp “bundan kimseye bahsedersen seni öldürürüm dayaktan” dedi ve çantamı alıp gitti.

Bir hafta boyunca karnım ağrıyor, hastayım diyerek okula gitmedim. O kızdan tekrar dayak yemek istemiyordum. Bir hafta sonra babam elimden tutarak beni sınıfıma getirmeden önce yeni bir çanta almak istedi, “hayır” dedim “istemiyorum”. “Neden?” dedi babam. “Sınıfta çoğu arkadaşlarımın çantası yok. Benim de olmasın” dedim “peki defterlerini kitaplarını nasıl taşıyacaksın?” diye sorduğunda “poşetle” dedim. Çanta almadan Sınıfa geldim. Öğretmen beni gayet güzel karşıladı. Gözüm o kızı aradı sınıfta yoktu. Misafir olarak gelen diğer öğrenciler de yoktu. Derin bir nefes aldım. Teneffüslerde de o kızı göremedim. Sınıfta hemen arkamda oturan erkek bir öğrenci vardı. Çantamı ve diğer araç gereçlerimi onun elinde gördüm. “Bunları nereden aldın?” diye sorduğumda “ablam bana aldı”. Dedi. Ablasını sordum, babası onu okuldan almıştı. Görücüleri gelmiş evlendirilecek ve artık okula gelemeyecekti. Hem çantama hem de o kızın okuldan alınmasına çok üzülmüştüm.

Sınıfta öğrenciler çizgi çizmeyi öğreniyorlardı. Ben okuma yazma bilen biri olarak çok sıkılıyordum. Çizgi çizmek istemiyordum. Çizgileri en iyi Hüsna isminde Karadeniz’den ilçemize gelen, babası fırıncılık yapan bir kız öğrenci ile dayımın oğlu İlhan çiziyordu. Öğretmenimiz bir ara sinirlendi hepimize. “Hüsna ile İlhan kadarda mı olamıyorsunuz?” diyerek bizleri azarladı. Sonra İlhan ile Hüsna’yı tahtaya çıkararak “hadi tüm sınıfın yüzüne tükürün” dedi. İkisi tahtaya çıkıp “Tuu sizin yüzünüze” dediler öğretmen “tekrar tükürün” diye ikinci kez aynı hareketi tekrarlattı. Çok üzülmüştüm. Ertesi gün yanımda hikâye kitabı ile gelmiştim sınıfa. Öğretmenimiz tahtaya ve defterlerimize çizdiği “A” harfinden bir sayfa yazmamızı istedi. Herkes A harfini yazmaya çalışırken ben hikâye kitabımı okumaya başladım. Öğretmen yazılarımızı kontrol ederken benim yazı yazmadığımı gördü ve çok kızdı. Elimdeki hikâye kitabını görünce daha çok sinirlendi, bir hamleyle elimdeki kitabı çekip aldı “Sen ne yapıyorsun?” diye kızgın bir şekilde yüzüme baktı. “Kitap okuyorum” deyince “yavrum sen daha A harfini yazamadın okumaya ne zaman ve de nasıl geçtin?” diyerek tekrardan kızdı ve defterimi çıkarmamı istedi. Tam defteri çıkarmak üzereydim “dur” dedi hikâye kitabından rast gele bir sayfa açıp “oku” bakalım dedi. Sayfayı okudum. Başka bir sayfa açtı. Okudum. Öğretmen hayretler içindeydi. Sanki büyük bir mucize görmüş gibiydi. Hemen sınıftan dışarı çıktı, biraz sonra yanında iki bayan, iki erkek öğretmenle geri döndü. İsmimi hatırlamadığı için “Karaoğlan sen buraya gelir misin?” diyerek beni tahtaya çıkardı. Elime bir tebeşir verdi “Söyleyeceğim cümleleri tahtaya yaz” dedi. Öğretmenlerden biri bana “adını yaz” dedi. Yazdım. Öbürü” bugün günlerden çarşambadır” yaz dedi. Yazdım. Zuhal isminde bir öğretmen “bu cümleyi hecelerine ayır” dedi. Ayırdım. Sonra benim öğretmenime “müsaadenizle Karaoğlan’ı beş dakikalığına sınıfıma götürebilir miyim?” diyerek beni kendi sınıfına götürdü, sınıfın kapısında 5/A yazıyordu. Sınıfa girdik. Öğrenciler ayağa kalktı. Öğretmen sert bir şekilde “oturun” dedi. Tahtada yazılı bir metin vardı. Öğretmen bana dönerek “sesli bir şekilde oku yavrucuğum.” dedi. Ben daha okumaya başlamadan sınıfa dönerek “iyi bakın, iyi dinleyin, daha birinci sınıf öğrencisi, Bakın! Bakın! da utanın” dedi. Ben metni okudum. Sonra metni hecelerine ayırmamı istedi. İstenileni yaptım. Sınıf kitaplığından Heidi isminde bir kitap çıkarıp bana hediye etti. Sınıfıma geri döndüm. Öğretmenim, beni yere göğe sığdıramıyordu. Karaoğlan aşağı Karaoğlan yukarı diye bana odaklanmıştı artık. Öğretmenimle birlikte diğer öğrencilerin defterlerini kontrol ediyor, hatalarını düzeltiyorduk…

Son ders zili çaldı, toparlandık. Eve doğru gidiyordum. Tenha bir sokağın başına gelmiştim ki Beşinci sınıf öğrencileri olduklarını tahmin ettiğim dört kişi, yolumu kesti. “Lan senin o havan neydi öyle? Sen metin okur, hecelerine ayırırsın ha… Senin yüzünden bir sürü azar işittik öğretmenden, sıra dayağı da cabası… ve dördü birden vurmaya başladı. Hem dört kişiydiler hem de yaşları büyüktü, karşı koyamadım, tekmelerin, yumrukların, tokatların biri inip biri kalkıyordu, bir kamyon dolusu dayak yemiştim. Canım yanmıştı ama öğretmenin bana hediye ettiği kitabı yırtıp ayaklarıyla çiğnediklerinde canım daha çok yanmıştı…

Kitap okumanın bedelini ağır ödemiştim. Bu olayı uzun bir süre unutamamıştım. Başımdan geçenler içime kapanmama, sorulan sorulara cevap vermeme gibi bir duruma sebebiyet vermişti...

Yaz tatili bitmiş ikici sınıfa başlamıştım. Sınıfımıza yeni bir öğrenci gelmişti. Adı Yunus…
Yunus, Muradiye ve Çaldıran depremini yaşamış bir çocuktu. Depremde evleri yıkılmış, annesini ve babasını kaybetmişti. Kaymakam Bey’in şoförlüğünü yapan Mustafa Amca’nın alt kattaki evlerine birkaç akrabası ile birlikte yerleşmişti. Yunus çok zeki ve çalışkan bir öğrenciydi. O da benim gibi içine kapanmıştı. Öğretmenimiz ikimizin de durumunun farkındaydı. Bizim açılmamız için ikimize sorumluluk yüklemek istemişti. Bir gün tüm sınıfa benim sınıf başkanı, Yunus’un da başkan yardımcısı olduğunu açıklamıştı.
Öğretmenimiz sık sık rahatsızlanıyor okula gelemiyordu. Sınıf bana ve Yunus’a emanetti. Öğretmenimizin görevini devralmış kendi arkadaşlarımıza öğretmenlik yapmaya başlamıştık. İlk öğretmenlik aşkım böylece başlamıştı.

Bir gün Öğretmenimiz müzik dersinde tahtaya;

Bir çift öküz yeter mi
Aha Mehmet emmi
Böyle baca tüter mi
Deha Mehmet emmi

Çoluk çocuk uyumaz
Aha Mehmet emmi
Aç insanlar yatamaz
Deha Mehmet emmi

Bu tarla susuz tarla
Deha Mehmet emmi
Daha zorla ha zorla
Deha Mehmet emmi
Aşık Mahsuni Şerif
Yazarak, güzel sesiyle türkü olarak okudu. Biz de defterimize yazdık ve hemen hemen her gün bu türküyü söyler olduk…

Okulumuzun batı kısmında bahçe duvarı, bizim okulun duvarına bitişik Lise ve bünyesinde de orta okul vardı. Lise öğrencileri başlarına polis kasketi gibi yuvarlak bir şapka giyerlerdi. Bu öğrencilerden bazıları gelip, bizim sınıfların kapılarını çalar, öğretmenlerimize “hadi yoldaş boykot var” diyerek onları alıp götürüyor, bizleri öğretmensiz bırakıyorlardı. Biz sınıftayken kalabalık bir grup dışarda bağırarak sloganlar atıyor, marşlar söylüyorlardı. Bu durumlar sık sık tekrar ediyordu…

Üçüncü sınıfa başlamıştık. Belkıs öğretmenimiz yoktu. Sınıftaki arkadaşlarıma yine ben öğretmenlik yapıyordum. Birkaç hafta geçmişti. Bir sabah sınıfımıza erkek bir öğretmen geldi. “Çocuklar benim adım Fatih, bundan böyle derslerinize ben gireceğim” dedi. Sonra “sınıf başkanı kim?” diye sordu. Ben parmağımı kaldırdım. “Adını soyadını” söyle dedi. Söyledim. Soy ismimi tekrar ederek “demek başkan sensin ha?” dedikten sonra sınıfa yöneldi “İlhami burada mı?” diye sordu. İlhami hafif sarışın, ince, zayıf, renkli gözlü, çalışkan ve zeki bir çocuktu. Sınıfta en sevdiğim arkadaşlarımdan biriydi. İlhami ayağa kalkarak “buradayım öğretmenim” dedi. Gel buraya diyerek İlhami’yi tahtaya çıkardı. “Bundan böyle sınıf başkanınız İlhami’dir” dedi… Ben, devrik bir sınıf başkanı olarak sırama geçip oturdum.
Yeni öğretmen tahtaya;

Bunlar engerek ve çıyanlardır
Bunlar aşımıza ekmeğimize göz koyanlardır
Tanı bunları, tanı da büyü Adiloş bebem.

Hasta düşmeyesin diye
Töremiz böyle diye
Saldır şimdi memeye
Saldır, saldır da büyü Adiloş bebem.
Ahmet Arif

Diye yazdı. Yazarken birçok noktalama ve yazım hatası yaptı. Ben hemen parmak kaldırıp “öğretmenim burayı yanlış yazdınız, öğretmenim nokta koymadınız” diye uyarmaya başladım. Öğretmen bundan çok rahatsız oldu. “Kes sesini! otur yerine!” diyerek beni azarladı.
Sonra sınıfa dönerek “çocuklar bir yıllık dersiniz bu. Bu şiiri ezberleyen sınıfı geçer, ezberlemeyen kalır.” Dedi. Gerçekten de çok uzun bir süre hiçbir ders işlemedi. Dilimizde sabah Adiloş bebe akşam Adiloş bebe vardı… Bu şiir yıllar sonra şiire olan ilgimin başlangıcı olacaktı…

Yıl sonuna doğru, derslerimize Şengül İsminde yeni bir öğretmen geldi. Zarif, ince, uzun boylu, saçları omuzlarına dökülen, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, dudağının üst kısmında dikkat çeken ve kendisine çok yakışan bir beni ve dizlerine kadar uzun botları olan bir bayandı. Fatih öğretmen artık yoktu. Öğretmen adını soyadını tahtaya yazdı.” Ben İzmir’in Tire ilçesinden geldim. Yeni atandım. Sizler benim ilk göz ağrılarımsınız” dedi. Ardından sınıf defterinden isimlerimizi tek tek okuyarak bizleri tanımaya çalıştı. “Sınıf başkanı kim?” diye sordu. İlhami ayağa kalktı, “Benim öğretmenim” dedi. “Seni arkadaşların mı seçti?” diye sordu. İlhami “hayır Fatih öğretmen seçti” dedi. Öğretmen hımmm! dedi. “Böyle Olmaz çocuklar, temsilciler sınıfça seçilir” dedi. Ardından “kim başkan olmak ister?” diye sordu. Ben, İlhami ve iki arkadaşımız daha parmak kaldırdık. Öğretmen dördümüzü tahtaya çıkardı. Yüzümüzü tahtaya dönmemizi istedi. Sonra tahtaya dördümüzün ismini yazdı. Bu arkadaşlarınızdan hangisinin başkan olmasını istiyorsanız, ismini okuduğumda parmak kaldırarak oylama yapınız” dedi. Yapılan oylamada yeniden sınıf başkanı seçilmiştim…

Teneffüs olunca hemen duvardaki haritanın başına koşmuş İzmir’i ve Tire’yi bulmaya çalışmıştım. Yerini bulduğumda da öğretmenimizin çok uzaklardan geldiğini anlamıştım…

Şengül öğretmen okul arkadaşım İrfan’ın evlerinin hemen bitişiğinde tek katlı toprak damlı, kerpiç bir evde kirada kalıyordu. Arada bir beni ve birkaç arkadaşımı kendi evine götürüyor evde hem sohbet ediyor hem de ders çalışıyorduk. Şengül öğretmeni çok seviyor her geçen gün ona daha çok bağlanıyorduk. Sene sonu yaklaşmış öğretmenimiz bize mektup yazmayı öğretiyordu. İzmir’in Tire ilçesinde yaşayan bir kız kardeşinin olduğunu söyleyerek adresini tahtaya yazdı. Kardeşim sizinle mektup arkadaşı olsun dedi. Hepimiz Şafak’a mektuplar yazdık yazmasına ama mektubu postaya veren tek kişi ben oldum. Birbirimizi hiç görmemiş olmamıza rağmen yıllarca mektup arkadaşlığı yaptık…

Zaman akıp gitmiş dördüncü sınıfa başlamıştık. Birden üçüncü sınıfa kadar en sevdiğim iki arkadaşımla yine aynı sırada oturmaya başlamıştık. Arkadaşlarım tamamdı ama eksik olan biri vardı. Şengül öğretmenim de diğer öğretmenlerim gibi bizi bırakıp gitmişti. Çok üzgündüm. Ülker isminde yeni bir öğretmen gelmişti. Şengül öğretmenime hiç benzemiyordu. Çok sertti. En ufak bir davranışta hiddetleniyor çocukları öldüresiye dövüyordu. Bir keresinde sebahat adında bir arkadaşımızın kafasını tahtaya çarpa çarpa bayılmasına sebep olmuştu. Hepimiz çok üzgündük. Şengül öğretmenimiz gitmeseydi bütün bunlar yaşanmayacaktı. Ülker öğretmenimiz bir polis ile evliydi. Aralarında şiddetli geçimsizlik vardı. Öğretmenimiz bazen sınıfta sinir krizleri geçirir uzun uzun ağlardı. Sık sık hastalanır doktora giderdi. Ben Şengül öğretmenimin kız kardeşi Şafak ile mektuplaşmaya devam ediyordum. Son mektubumda Şengül öğretmenimizi çok özlediğimizi, yeni gelen öğretmenimizin ailevi sorunları olduğunu, bu sorunlardan etkilenip çok üzüldüğünü ve farkında olmadan bunu öğrencilerine olumsuz yansıttığını hem kendine hem de bizlere şuursuzca zarar verdiğini, onun iyileşmesi için her gün dua ettiğimi yazmıştım.
Bir gün hastalandım. İki gün okula gidememiştim. Sıra arkadaşlarım Nazmi ve Sefer ziyaretime gelmişlerdi. Ziyaret esnasında “sana dün bir mektup geldi. Ülker öğretmen mektubunu açtı ve okudu. Okurken Elleri titremeye başladı. Sonra ah kuzum, kuzularım diyerek uzun uzun ağladığını söylediler. Eyvah dedim. Onun hakkında yazdıklarımı okumuş demek. İçimi büyük bir korku sardı. Yanlış yaptığımı ve Ülker öğretmenin bana çok kızacağını düşünerek iyileştiğim halde okula iki gün daha gitmedim. Ülker öğretmenimin kızgınlık anları ve öğrencileri dövdüğü anlar aklıma geldi. İçim ürperdi. Ben ne yapacaktım şimdi…
Ertesi gün Ülker öğretmenim bir kız bir erkek öğrenci ile birlikte bir paket çikolata ile evimize beni ziyarete geldi. İlk kez bir öğretmen evimize geliyordu. İçimden "demek durum vahim" diye geçirerek elim ayağım titremeğe başlamıştı ki ülker öğretmen yanıma gelip bana sarıldı. "Çok geçmiş olsun kuzucuğuma" dedi. "Ben sizi anlayamamışım size öğretmenlik yapamamışım" diye hüngür hüngür ağladı. Annem ağlanacak bir şey yok öğretmenim çok şükür iyileşmiş yarın okuluna gelecek dedi. Ülker öğretmen bana tekrar sarıldı. "Beni çok ciddi bir hatadan geri çevirdin. Bana öğretmen olduğumu hatırlattın. Teşekkür ederim kuzucuğum, teşekkür ederim” deyip gitti. Bir şey anlamamıştım ama Ülker Öğretmen’e olan korkum da kaybolup gitmişti. Ertesi gün okula gittiğim de bambaşka bir Ülker öğretmen vardı karşımızda.
Sevgi ve şefkat dolu bir öğretmen, tıpkı Şengül öğretmen gibi…

Ertesi gün Ülker öğretmenimiz gülen gözleriyle sınıfa girdi. “Günaydın kuzularım” dedi. “Okulumuzda çevre konulu bir resim yarışması düzenlenmiş. Yarışmaya katılmak isteyenler resimlerini yapıp, resim öğretmenine teslim etsinler” dedi. Bu yarışma çok ilgimi çekmişti. Akşam tamamen resim çizmeye odaklanmıştım. Kendimce çok güzel bir resim yapmıştım. Dereceye girmeği çok istiyordum öyle ki sabahı zor ettim. İlk kez bir resim yarışmasına katılacaktım ve çok heyecanlıydım. Sabah okula vardığımda resim öğretmenini sordum. Öğretmenler odasında olduğunu söylediler. Heyecanla öğretmenler odasına girdim. Resim öğretmeni uzun boylu, iri yarı, bıyıklı bir öğretmendi. “Öğretmenim” dedim, bana dönmediği gibi diğer öğretmenlerle konuşmasına devam etti. Susmasını bekledim, susunca “öğretmenim” dedim. “Ne var?” dedi, sert bir dille. Korkudan yutkundum, derin bir nefes aldım, “şey” dedim. Resim yarışması vardı ya… “Eeee ne olmuş?” dedi, elimdeki resmi ona doğru uzatarak “ben yarışmaya katılmak istiyorum” dedim. Sert bir hareketle elimdeki resim kağıdını kaptı. Alaylı bir dille “O hu” dedi. “Yavuzer resim yapmışmış da yarışmaya girecekmişmiş de birinci olacakmışmış da” diyerek resmimi, masada düzensiz bir şekilde duran diğer resimlerin üstüne fırlattı. Diğer öğretmenler gülüştüler. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Hızla öğretmenler odasından ayrılırken, öğretmenler sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler.
Yaptığım resim birincilik ödülü almıştı ancak bu resim yaptığım son resim oldu…
(Devam edecek)

Şükrullah YAVUZER

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 7.12.2021 11:53:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Şükrullah Yavuzer