Kayıp Şiiri - Mehmet Tekerek

Mehmet Tekerek
13

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Kayıp

Dağa sırtını dayamış küçük bir köydü orası. Evlerin bulunduğu yerden köyün tam karşısına bakıldığında, uzakta sıralanmış dağlar köyü ve yaylayı seyreder gibi dururlardı. Bir de, yaz sıcaklarından yanmayalım diye karlı tepeler köye doğru serinlik üfürürlerdi. Gece gündüz dağlar hep bizimle sayılırdı. Köyün hangi noktasında olunursa olunsun sıra sıra dağları görmek mümkündü. Uzak duran o dağlar, köyde yaşayan herkesin aşkını da acısını da bilir gibiydiler. Dağlara bakarak kim bilir niceleri dertlerini anlatmışlardı. Onlar da uzaktan duymuşlardı herbirşeyleri. Dağlar günün değişik zamanlarında yine değişik çehreye bürünürledi. Örneğin, sabahları yarı sisle kaplı olduğunda, yüzü uykulu gibi olurken, öyle vakti güneş tam tepesinde olduğunda, sanki gözleri kamaşnmış gibi parlardı. Akşama doğru ise hüzünlü gibi, boynu bükük anlaşılmaz bir çehresi olurdu dağların.
Köyün nerdeyse bütün toprak damlarının ön cephesi ve önlerindeki çardak, dağları görecek şekilde kurulmuştu. nasılsa.
Akşam üzeri köylüler tarladan bahçeden evlerine gelip de ellerini yüzlerini yıykadıkdan sonra, çardaktaki serilmiş sofraya oturup da yemek yerlerdi. Yemekte ayran içerlerdi. Yemek yendikten sonra ise çaylar gelirdi. Sonra sırtını bir direğe dayayıp da çayını yudumlarken, dağlar onun karşısında olurdu hep. İçten içe kimselerin duymayacağı şekilde dağlara bakarken mırıldanmalar olurdu. belki. Bu dağların öyküsü bitmez tükenmez olmalıydı. Nice tarihler hayatlar yaşamış olmalıydı bu dağlar.

Bahçede yalnız bir çocuk oynuyordu. Kendi kendine bir tür oyunlar yapmaya çalışıyordu. Ayakkabısını çıkartıp bir kenara atmıştı. Toprağa dokunuyor, toprağa dokunmak kendine özgü bir tad veriyordu ona. Bahçe evden ikiyüzmetre uzaklıkta bulunuyordu. Etrafı buğday ekili tarlalarla kaplı olan bahçe, yeşil bir ada gibi görünürdü uzaktan bakıldığında. Buğdaylar yarı sarı yarı yeşildiler daha. Bahçede şeftyali, incir, iki büyük zeytin, bir kaç nar ve etrafında ise, belli aralıklarla dizili kavak ağaçları vardı. Çok az, sızıntı halinde bir su çıkıyordu ve bütün bahçeyi yavaş yavaş dolaşıyordu. Kulak verildiğinde biyerlerde suyun şırıl şırıl akmakta olduğunu duymak mümkündü.

Yumuşak toprakta yürümek hoştu. Bazen toprağı eliyle havaya savurdutan sonra duruyor, toprak yağmur gibi üzerine dökülürken o sade gözlerini kapatmakla yetiniyordu. Sonra topraklı ellerini yüzüne sürüyordu. Bahçenin kenarında durup da uzun uzun ekin tarlalarını seyrederdi. Sarı yeşil ekinler hafif esen rüzgarla o yana bu yana dalga dalga yerlere kadar eğilirken toprağı da öpüyor seviyorlardı sanki. Küçük kuşlar ise ekinlerin üzerine inip inipde kalkıyorlardı. Çocuk, olduğu yerden bu manzaraya öyle dalmış bakarken bir rüya görür gibiydi. Manzarayı seyrederken içinde anlaşılmaz bir tuhaflıklar oluyordu. O an bir kuş olup da kanatlarını açtıktan sonra ekinlerin üzerinden kayarak ta karşı dağlara kadar uçuyor uçuyor uçuyordu. Sonra, uçan kuşlar gözden kaybolana kadar onların arkasından bakıyor ve sonra yine dalıp gidiyordu.

Daha sonra ise bahçeden çıkıp yürüyerek evlerine yakın bir yerde bulunan ve en az bir kaç ton ağırlığında olan, yarın anlında her an düşecekmiş gibi duran büyük taşın üzerine oturuyordu. Oradan güneşin batışını seyrederdi. Taşın bulunduğu yerden karşı tarafta uzakta bulunan dağlar sıralanmıştı. Güneş batarken o portakal kızıllığında yayılan renklerle birlikte etrafta uçuşan kuşların sesleri de duyulurdu. Havada tatlı bir akşam telaşı başlardı. Kuşlar ve diğer hayvanlar, insanlar, ağaçlar, böcekler ve dağdan gelip geçen şırıl şırıl akan su, hepsi de bir akşam yorgunu olmuşa benzerdi. Güneş uzaktaki dağın tepesinden aşağı düşer gibi yavaş yavaş inerken, her taraf bir kızıl örtüye kaplanırdı. O an anlamadığı birşeyler olurdu içinde. İçinde ılık ılık bir şey akardı sanki yüreğine doğru. Seviçle hüzün arası bir şey dolardı içi. Öyle dalardı...ta ki, annesi evin avlusuna çıkıp da bağırmasıyla kendine gelirdi. Annesi, ’’haydi eve gel, yeter orada oturduğun, bak karanlık oldu artık’’ diye söylenirdi. O zaman yavaşca kalkar ve eve doğru yürürdü. Eve vardığında yemek hazırdı. Çardakta serilmişti sofra. Annesi söylenmeye devam ederdi. ’’sen’’ derdi, neden o taşın üyerine oturup da dalıp gidiyorsun, bu dalma da ne oluyor, bu yaşta bir çocuk ne düşünür ki, ben bir şey anlamıyorum bu halinden yavrum’’ diye söylenmeyi sürdürürdü. Çocuk hiç cevap vermez, yemeğini yemeye devam ederdi.

Zaman bir hırsız gibi çalıyordu çocuğun hayatından...

yola çıkarken

Evden çıkerken babası elinden tutmuştu. Yolun bir yerine kadar geldiklerinde birden eli babasının elinden düşmüştü. Bu ayrıntı o an için pek önemli sayılmazdı. Hatta babasının neden yarı yoldan geri döndüğü de o an bir öneme sahip değil gibiydi. Çocuk durdu geri döndü babasına baktı. Adam yavaş gidiyor giderken ayaklarını yere sürüyordu. Bir an baba diye seslenmek ister gibi yaptı fakat ağzını açmadı. Çocuğu yolcu eden diğeri, dalmış gitmiş olan çocuğu tuttu ve silkeledi ’hadi yürü artık, yoksa trene geç kalacağız’ diye söylendi ve devam etti. ’Bu gidişin nedenini bir gün anlayacaksın’ dedi...

Hava açık ve güneşli bir öğle sonrasıydı.

Çocuğun uykulu bir hali vardı. Gözleri kısılıyor görmekte zorluk çekiyor gibi yapıyordu. Nere gittiğini neden gittiğini de biliyor sayılmazdı. Ama yine de içinde anlaşılması zor anlamsız bir gitmek isteği vardı. Bununla beraber bir eksiklik de hissediyor iyi olmayan birşeyler olacakmış gibi içine titrek bir korku giriyordu. Ne olacaktı sorusunu bile kendine soramazdı. Daha o okadar uyanık sayımazdı. Yani anladığı bir şey yoktu şu hayatta. Sonra çoğu şeyleri unutacaktı ve hatırlamak istediğinde kekeme şeyler hatırında kalacaktı belki. Yolculuğun uzak olacağı belli olmasına karşın genç çocukta bu yüzden bir heyecan olduğu söylenemezdi. Aslında neyi nasıl düşüneceğini tam da bilemiyordu. Şimdiye kadar kasabadan başka bir yeri görmemişti. En fazla bir ik defa da belki kısa olmak üzere başka bir şehre gitmişliği olabilirdi...

Uzun yıllar sonra bu başlangıcı düşünmeye çalıştığı zaman, yolculuğun nerye doğru olmasından çok, koyu ve derin uykuya dalıp uzun bir zaman uyanamamış olduğunu anlıyordu. Kendine geldiği zamanı tam da kestiremiyordu ama bu koyu uykuda geçen zamanda çok şeyler olmuş olmalıydı. Geride kalan yolun uzun bir yol olduğu kesindi...

Terkedilmiş eski bir evin içindeydi. Oraya nasıl geldiğinin bilincinde değildi. Bina büyük ağaçlarla çevrili geniş bir alandaydı. Kapısı açık olan evin girişini dikenli otlar iyice kaplamıştı. İçeri girmiş salonun orta bir yerinde öyle durmuştu. Yerde yüzlerce irili ufaklı kağıtlar dosyalar serpilmiş dağılmıştı. ’bu kendi hayatı olabilirdi’ uzun zamandır kimsenin buraya girmediği belliydi. Bu kağıtlar ve dosyaların hali de ne oluyordu. Kağıtların bir kısmını fareler yemiş, bazıları ise tavandan damlayan sudan kıvrılmış bozulmuşlardı. Büyük salonun bir yerlerinde hala küçük su birikintileri duruyordu. Kendine gelir gibi olduğu bir anda, ’ne arıyorum, neyi bulmam lazım’ diye aklından geçiyordu. Rüya birden kesiliveriyordu nasılsa...

Neden her şeye geç kalmıştı. Şimdi ağır bir yorgunluk çökmüştü üstüne. Bütün bildiği kavramları kullanmamaya onları aklından bile geçirmemeye çalışıyordu. ’hiç bir şey, bir şey anlatmıyor artık’ diyordu. Arkasından da, ’ya şimdi’ sorusu geliyordu kendiliğinden. Salonun içinde bir kaç adım yürüdü bir şeye dokunmadı. İçeride başka eşyalarda vardı. Sonra çatlak aynanın karşısında durup yüzüne baktı. ’nerede o çocuk, ne oldu ona’ diye sorar gibi düşündü. Sonra bir kaç adım ötede duran, eski ve yırtık, delik, üzerinde dağınık kağıtlar olan vişne renkli kanepeye vardı. Kanepeye oturdu. Otururken birşeye dokunmadı. Kırık camdan içeri girmiş olan bir kaç kuş oradan oraya uçuyorlardı. Sanki bir rüya gibi yavaş ve sessizdi herşey.

Karşı duvarda el yapması yağlı boya bir resim görülüyordu. Küçük bir köy resmiydi bu. Bir kaç tepecikten oluşan köyün sade bir evinin büyük kısmı görülürken, diğer bölümü ağaçların arkasında kalıyordu. Birkaç evin daha, ağaçların arkasından kiremit bacaları görülüyordu. Evden aşağıya doğru uzanan bahçenin yukarı tarafında biri kadın olduğu belli olan iki kişi vardı. Bahçenin yan tarafındaki ekin tarlasındaki ekinler biçilmişti. Sarı bir halıyı andırıyordu tarla. Havada güneş yoktu ama tam kapalı da değildi. Bu resme uzun uzun baktı. Resim güzeldi ama yinede hüzünlüydü ona göre. Kanepeye uzandı ve gözleri kendiliğinden kapandı. Derin bir uykuya daldı.

Düşünde...

Rüya karlı kış içinde başlamıştı. Her yer kar her yer beyazdı. Kar taneleri beyaz bulutlar gibi geniş ve hafiftiler ve süzülerek iniyorlardı yere doğru. Sonra birden yaz olmuştu. Bahçeye sebzelerle ilgilenmek için giderken yol kenarında bir çalının dibinde hareketsiz duran bir kaplumbağa gördü oturup da onu seyretmeye başladı. Anlamadığı bir korku vardı içinde ama yine de gitmiyordu çocuk. Çok zaman geçmiş olmalıydı ki, babasının bağırmasıyla kendine geldi. Hemen kalktı korkak adımlarla titreyerek babasına yaklaştı. Adam bir sürü küfürler savurduktan sonra bir tokat attı yüzüne... Çok büyük ve yüksek bir ağacın tepesindeydi. Aşağıya baktığında korkudan ürperdi ve kendisini daha fazla tutamadan aşağı doğru düşerken uyandı...sonra bir otobüsün içindeydi. Zaman sabaha doğruydu ama daha karanlıktı. Otobüsün arka kısmında olduğumdan şöförün yüzü görünmüyordu. Şöförün olduğu yer karanlıktı hatta kapkaraydı. içeride ön tarafta iki ayrı yerde kımıldamadan oturan iki kişi daha vardı. Sokaklar boştu. Otobüsün motor gürültüsü bir de içerideki karalüferin sesi uğulduyordu. çok soğuktu. Ayaklarını birleştirmiş soğuktan titrerken uykusu da geliyordu ama uyumaktan da korkuyordu. Otobüs gittikce hızlanırken korkusu da artıyordu. Yavaş olun yavaş olun yoksa öleceğiz diye bağırmaya başladı fakat sesi çıkmıyordu...

Uyandı,
gözlerini açtı ve etrafa baktı. Durumu anlamaya çalıştı. Otobüs ve sonrası benliğinden yıldırım hızıyla tekrar geçti. Ağaçtan düşüyor olduğunu da hatırladı. Yeniden yüreği kalktı. Sonra derin bir nefes aldı ve hafif doğruldu. Uyurken kanepeden düşmüştü yerde yatıyordu. Fareler ayağının yanından geçtiler. Bundan hiç irkilmedi. Aslında fareden çok korkardı. İçeride bir kaç kuş da oradan oraya uçuyorlardı buna sevindi. Doğrulup da kanepeye sırtını dayadı. Ağzı kupkuruydu. Diliyle dudakların yaladı. Köyün resmi karşısındaydı. Akşam olmadan önce o resme uzun uzun baktığını hatırladı. Derin derin iç çekti...

Kalktı ve yine hiç birşeye dokunmadan kapıdan otları aralıyarak çıktı. Düşünde babasıyla olan kısmı tekrar hatırladı. Babasının yaşıyor olmasını ve gidip ona sarılmayı çok isterdi. Babasıyla olan her şeyde onu, babasını affetmişti ve babası ile çoktan beri kötü bir rüya da görmemişti. O an nere gideceği aklına gelmedi. Öyle yürümeye başladı. Ne açlık ne yorgunluk hissetmiyordu. Aslında ne düşüneceğini de biliyor sayılmazdı. Hatta o kendinin çocukken ayrıldığı köyde olduğunu da unutmuştu. Karşısından yaşlı ve yanında küçük bir kız çocuğu olan adam gelmekteydi. Tam yaklaştıklarında adam „dur bakalım delikanlı“ dedi. „sen kimlerdensin, kaç gündür buralarda dolaşıp duruyorsun, oğlum sen birini mi arıyorsun“ diye sordu. Adam önce yutkundu ve „bilmiyorum, neyi aradığımı bilmiyorum artık“ dedi. Küçük kız „dede, bu adam bizim misrifimiz mi olacak bu gün“ dedi. Yaşlı adam, diğerinin koluna girdi ve “gel bizimle oğlum, konuşacak çok şeyler olmalı, hem sen halsiz görünüyorsun, hadi gidelim“ dedi. O itirazsız birlikte yürümeye başladı...

Eve yaklaştıklarında herkes toplu halde gelen yabancıya merakla bakıyorlardı. İhtiyarla birlikte gelen yabancı dikkat çekiciydi. Aslında dikkat çekecek acayip bir yanı yoktu. Sade yabacı oluşu, birini mi arıyor acaba gibi sorular... Adam yorgun ve bitkin bir halde görünüyordu. Evdekiler avluya inmişler öyle bekliyorlardı. Hepsi de yol açtı gelenlere. İhtiyar “hadi birşeyler hazırlayın, ama önce su getirin” dedi. İçlerinden bir genç kız hemen koştu içeri. Genç kız bir tepside iki tas su getirdi. Birini ihtiyara diğerini de genç adama uzattı. Suyu içerken suyun bir kısmı da dudağından taşarak üzerine dökülüyordu. Bundan dolayı utandı ve kızardı. Sonra, kızlar yemek hazırlıyorlardı ve aralarında konuşuyorlardı şu genç adam hakkında. Bu garip insanı ve onun birazdan neler diyeceğini merak ediyorlardı birazda.

Daha güneş batmamıştı, ama dağların tepelerine doğru yaklaşan güneş parlıyordu artık. Bu öyle güçlü bir parlaklıktı ki, insan doğrudan ona nerdeyse hiç bakamazdı. Akşam olmaya yaklaştığı herşeyden belliydi. Her tarafta kuş ötüşleri, eve dönmekte olan bazı hayvanların da sesleri duyuluyordu. Bu köyde ve köyden tarlalara doğru bakarken, ya da köyden uzaklara doğru giden yol, bu yol boyunca yol kenarlarında tek tek bulunan ağaçlar olurdu hep. Bir de ekin tarlalarının orta bir yerinde bir ağaç bulunurdu nasılsa. Ekinlerin sapsarı sarardığında yeşil bir halıyı andırırdı uzaktan bakıldığında. Hem insanlara hem de ama hayvanlara gölgelik olurdu bu tek ağaçlar.

Yemekten sonra hepsi dışarıda oturmuşlardı. Oturdukları yerden köyün diğer bölümü hasanbeyli ilçesine doğru tarlaların ortasından kıvrıla kıvrıla uzayan yol, tepenin ardına vardığında birden kayboluyordu. Yolun sol tarafında ekin tarlaları, sağ tarafı ise dereye kadar uzanan küçük çalılklar, en az beşyüz metre kadar aşağıya doğru iniyordu. Bundan başka, uzak duran dağların sisli tepeleri de görülüyordu. İrili ufaklı tepecikler, ekin tarlaları, yine aşağıya doğru takım takım yeşil bahçeler vardı. Bahçelerde olan ağaçları, ağaçların meyvelerini de hatırlardı. Dut ağacında mutlaka kuşlar olmalıydı. Bir de dutlar dibine dökülmüş ve onları da böcekler yemeye biyerlere götürmeye çalışıyor olmalıydı. Kavak ağaçlarının rüzgar eserken yaprakları birbirine çarptığında hafif bir şarkı söyler gibi şıkır şıkır sesler çıkartırdı. Ceviz ağacının dallarını sarmış asmanın üzümleri sapsarı altın gibi parlıyor olmalıydı. Bahçelerin alt kısmındaki dereden akan çayda ise kurbağalar öter, balıklar aşağı yukarı yüzerler, yengeç ise tuzağında kımıldaman donmuş gibi durur avını beklerdi...

Bahçelere doğru bakarken, kendi bahçelerinin bulunduğu yeri arar gibiydi. Bu ara çocukluk yılları kesik kesik aklından geçiyordu. Bu güne kadar, neden “derenin yüzü” denilen yerde bulunan aileden kalma bahçeyi görmeye gitmemişti. İçinde anlayamadığı bir korku vardı oraya gitmesini engelleyen. İçinde bir heyecan bir kalkıyor bir iniyordu. Kesik kesik aklına gelen şeyler arasında, uzun yıllar önce bahçedeki ağaçların kesilmiş olduğuydu. Bunu duyduğu zaman çok üzülmüş içi hüzünle dolmuştu. Şimdi bile o hüzünü hissediyordu. O ağaçları kimin kestiği, neden kestiği de, yine çok kırıcı ve aynı zamanda anlamsız gelmişti ona. Sanki bu durum, çocukluğuyla ileriki yaşamın arasını da kesmişti; sanki bir boşluk oluşmuştu içinde bu yüzden. Olmadık düşünceler aklından geçiyordu. Bu durumda ise ne yapacağı neyi nasıl sıralayacağı karışıyordu.

Bugün burda kalacaktı, belki yarında...

Bütün belgelerini yakmıştı. Nüfus cüzdanı, adresleri, telefon bilgilerini, hepsini bir ağacın dibinde ateşe atıp yakmıştı. Onları ateşe atarken heyecan duymamıştı. Kızgınlıktan da değildi bu. Bir tür hafiflik gibi, serbest olmak gibi gelmişti ona. Anlayamadığı bir acı da duymuştu nasılsa. Bundan başka, özgürleşmiş gibi sevinmişti. Kaldığı evdeki insanlar ona bir şey sormuyorlardı artık, merakları kalmamış gibiydi. Diğer yandan, ona, kendileriden biri gibi davranıyorlardı. Tuhaf olan bu duruma da şaşmıyordu nasılsa. Genç adamın yüzü hüzünlü değildi. Sade dalgın hali devam ediyordu. En çok yaptığı, uzun uzun bir noktaya bakıyor olmasıydı. Bakarken yüzü değişik haller alıyordu. Sanki kaybettiği birşeyleri arıyor gibi bakıyordu.

Zaman öğle öncesiydi, genç adam kalktı yavaş yavaş ayakkabılarını giydi, kimseye bir şey demeden yürüyerek dışarı çıktı. Önce dışarıda epeyce bir durdu, değişik yerlere köye, uzak tarlalara, dağlara ormana uzun uzun baktı. Bu ara bir de tütün sardı ve orda bulunan taşa oturup sigarayı yaktı...

Sonra, bahçeye doğru giitiği söyleniyor. Ondan sonra adamdan bir haber daha alınamadı.

Köyde herkes kendince bir değişik şey söyledi. Bu genç adamın hikayesi uzun bir zaman konuşuldu. Söylentilere göre, adam ailesini arıyormuş. Aslında ailesinden ise artık kimseler bu köyde yaşamıyormuş. Doğup büyüdüğü yerlerine gidip uzun uzun orada oturup uyuyup da kalıyormuş. Onu orada eski bahçelerinde öyle toprakta uyuyor olarak kaç defa bulmuşlar. Yine başka bir söylentiye göre: uzak bir akrabalarından biri bahçeyi yeniden düzenlemeye başlamış. Hatta baçelerinin yukarısında bulunan ve kurumuş olan pınardan tekrar su çıkmaya başlamış. Bu da oraların tekrar yeşilleşmesine yolaçmış. Bir başka söylentiye göre ise: bu adam çocuk yaşta bu köyden alıp da götürülmüş. Yani bir uzak akrabası sayılan biri bu geç adamı, çocuk yaşta yurt dışına çok uzak bir yere götürmüş. Sonra bu genç adam, yavaş yavaş kendine gelmeye başladığında her şeyi sorgulamaya başlamış. Anlaşılan işin içinden çıkamamış. Kısacası, yıllardır kendine tutunacak bir yer arıyormuş. Bu yüzden köye gelmiş olmalıymış. En trajik olan söylenti ise, bu adam her hangi bir dağda onu kimsenin bulamayacağı bir yerde ölmüş olcağı idi. En son köyün tam karşısında bulunan ama köye en az elli kiometre uzak olduğu tahmin edilen dağa gitmiş ve orada tek başına yaşıyor olabileceği söylentisi idi.

Söylentiler böyle uzayıp gidiyordu...

Mehmet Tekerek
Kayıt Tarihi : 27.4.2017 09:56:00
Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


bu bir Kayıp öykü

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!