Biz seninle çocuktuk;
Mevsimlerden iliklerimize işleyen çetin bir kıştı,
Hayat ise sobada çıtırdayan odun kokusunda, közün harına sığınmaktı...
Sana bakmak;
O ayaz gecelerde,
Parmakları buz tutmasın diye ellerini cebine gömen,
Gözleri fırtınaya teğet geçen bir çocuğun mahcubiyetiydi.
Birbirimizin kalbine,
Ağır demli bir kaçak çayın lekesi gibi sindik önce.
Yudumladıkça ömrü güzelleştiren,
Ama dipte hep sızlayan bir tortu, zehir bir tortu bırakan bir aşktı bizimkisi...
Sen bir kere gülünce,
Munzur’un asırlık buzu çatırdar,
Zamanın taş duvarları arasından sürgün yemiş bir kardelen göğe doğrulurdu.
Sonra büyüdük...
Meğer büyümek; bir çocuğun oyuncağını yitirmesi değil,
Çocukluğun bir tren garında, rayların soğuk çeliğine kurban edilmesiymiş, öğrendik.
Ayrılık gelip oturdu soframıza;
Çağrılmamış, davetsiz ama mülkün sahibi gibi kibriyle başköşeye geçen bir misafir misali...
Sen bir eylül akşamı, gurbete kök salan o son otobüsün camına yüzünü yasladın;
Ben ise yağmurun altında unutulmuş, çürümeye yüz tutmuş bayat bir simit gibi kaldım peronda.
Sen gittin;
Benim içimdeki Ağrı Dağı’nın zirvesine sis çöktü, bir daha bahar gelmedi.
Şimdi ne zaman bir şehirde kaçak çay demlense,
Dumanı genzimi yakan bir ah gibi, buram buram sen tüter...
Kayıt Tarihi : 16.10.2026 22:50:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!