Gurbet bana ne acı, gurbet bana yabancı
Dinmiyor içimdeki bu ses amma inatçı.
“Gel” diyor birdenbire, bitsin gayrı bu hasret.
Bu dert benim üstüme külfet üstüne külfet.
Bir akşam güneşi çekilirken üstümüzden
Geliyor aklıma adın ve doluyor içime sen
Yırtacakmış gibi afakı, güneşin kızıllığı
Bana yatak oluyor gecenin yalnızlığı
Esiyor rüzgar uçurarak eteklerini genç kızların
Bir yağmur çiseliyor tık tık vurarak camlarına pencerelerin
Hava kızıla yakın
Geliyorsun belli. Boşuna değil bütün bu işaretlerin
Hatıralar hoyrat ve vahşi.
Ansızın, beklenmeden
Bir kuş çığlığı gibi çıkagelen
Bazen hüzne boğan
Ve bazen güldüren yüzümüzü…
Anılar defterinde kuruyan güller,
Ey kimsenin üşüyeceğinden habersiz
Yalnızca kar yağmasını dileyen çocukluğumuzun kış sevinci!
Anlıyor insan artık büyüdüğünü
Görünce dışarda bir evsizin üşüdüğünü.
Karlar yağar bazen
Boğuyor karanlığın efil efil estiği sokaklar beni.
Boğuluyorum boşlukta.
Babalarımızın kurduğu salıncaklar gibi
Sallanıyorum içimin tenha yalnızlığında.
Cam kırıklarına benzer bir acıyla irkiliyorum.
Yalnız seyretmeye alıştığım gün batımları
Karanlıktı gece
Ne bir iz vardı yaşadığına dair şehrin
Ne de duyulan bir hece.
Derlerdi:
“Olunca gece ve sarınca dört yanını karanlık,
Gönlümü bir türlü edemedim hoş
Ya birine dolar ya biri buna boş
Bir türlü dengini getiremedim
Yürü kaderine ya da biraz bence koş
Karanlık pencerende bir mum yanar da
İzlersin yağmur altından istikameti.
Duyduğun tüm sesleri yanına al da
Duyuver içindeki mahcubiyeti.
Uyan kalbim, vakit hep daralmakta!
Kim bilir zamanı gelmişse hani
Yol açık, dönülmez ondan hiç geri
Sükutu bozan bir çığlık sesi
Onu da dindiren avuntular var.
Başladı ebede giden yolculuk




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!