Aynı romanın bir yaprağına yazılmış
iki karakteri gibiyiz seninle.
Sen ön sayfasında, ben arka...
Birbirimize bu kadar yakın,
ama asla göz göze gelemeyen.
Ah doktor...
Soğuk bir tahtaya uzanırken bedenim,
kimse sormadı: “Neden bu kadar yaralısın?”
Uyku perdesi inmeden önce
bana bir an verselerdi,
Aşkın en uzun kışında turnaları bekleyip
baharları düşlemek...
Böyle başlar derin sessizlikler,
öyle büyür bu ağlatan kırgınlıklar.
Dervazendeyim,
ayaklarımda çöl tozları,
yıllarım yorgun, sana susuzum.
Gamzene müştak,
gönlüme kırgınım...
Turnalar on ikiden sonra mı gelir hep?
illa ışıkların sönmesimi mi gerekir
Uyumasak olmazmı gece yarısında?
Bölük bölük gelişlerini görüp,
Bitmedi henüz mürekkebim,
ama sanırım kurumaya meyilli.
Kağıtların azlığından mıdır, yoksa
yazacak şeylerin kalmayışından mıdır, diyeceğim...
Yüzlerce kitap okumuş birileri,
anlamamış, anlatamamış...
En sevdiği kitap hangisiydi,
hangi cümleyi yarıda bıraktı,
hangi satırları unutamadı.
Anılar var, anılası değil.
Acılar var, yutulası değil.
Birikmiş cümleler, söylenesi değil.
“Anladın mı?” desem, anlatılası değil.
İnsan ne zaman üşür?
Ayazda ulan ayazda, der gibisin.
Oysa Cemal Süreya’ya göre özleyince...
Bana göre unutulunca.
Şimdi üşüme zamanı...
Rüzgarın kırık nefesinde
yanmalar son bulur belki.
Kavrulmuş sahraya kış düşer,
serinler kurumuş çöllerim.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!