Dağların Gölgesinde Kalanlar

Şükrullah Yavuzer
233

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Dağların Gölgesinde Kalanlar

Pervari’den Van’a Uzanan Bir Yarım Kalmışlık Hikâyesi
Ve dağlar, insanın içine bir kez çöktü mü, bir daha hiçbir gökyüzü orayı eskisi gibi aydınlatamaz, derlerdi. Çünkü bazı dağlar yeryüzünde yükselir, bazılarıysa insanın göğsüne yerleşir. İlki aşılır, ikincisiyle insan ömrü boyunca yaşar. Kimi zaman bir taşın sessizliğinde, kimi zaman gecenin ortasında duyulan belirsiz bir seste, kimi zaman da hiç beklenmedik bir anda açılan eski bir yaranın sızısında kendini hatırlatır.
Siirt’in Pervari ilçesinde, sarp kayalıkların göğe uzandığı o uzak dağlarda, bir gecenin sabaha varmasını bekleyen yirmi genç vardı. Yirmi ayrı hayat, yirmi ayrı hikâye, yirmi ayrı evin penceresinde yanıp sönen umut ışığı... Hepsinin cebinde başka bir fotoğraf, yüreğinde başka bir özlem, dilinin ucunda memlekete döndüğünde anlatacağı başka bir hikâye bulunuyordu.
Fakat hiçbiri bilmiyordu ki bazı geceler, insanın ömrünü ikiye böler. Bir yanı o geceden önce kalır, öteki yanıysa yıllarca o geceden çıkmanın yolunu arar.
Van’ın ayazıyla sertleşmiş sokaklarında büyümüştü o. Kışın bacalardan yükselen dumanların gökyüzünde ağır ağır dağıldığı, kapı önlerinde çocukların birbirine karışan seslerinin akşam ezanıyla uslandığı mütevazı bir evde...
Yoksulluk, o evin duvarlarına sinmiş eski bir misafir gibiydi. Kimse onu çağırmazdı ama her sofrada bir sandalyesi bulunurdu. Ekmek bölünürken hesap yapılır, kışlık hazırlanırken yarın düşünülür, bir ihtiyaç ertelenirken umut öne alınırdı. Buna rağmen evlerinde eksik olmayan bir şey vardı: Birbirine yaslanan insanların sessiz gücü.
Annesi, sabahları erkenden kalkar, evin işlerini bitirince oğlunun arkasından dualar fısıldardı. Babası, sevgisini uzun cümlelerle anlatmayı bilmeyen adamlardandı. Onun dünyasında sevgi, omza konan ağır bir el, sofrada ayrılan son lokma, kışın üşümesin diye kapının önüne bırakılan bir çift ayakkabıydı.
Askerlik çağı geldiğinde, annesi oğlunun gömleğini katlayıp çantasına yerleştirirken elleri titremişti. Belli etmemeye çalışmış, her zamanki gibi güçlü görünmüştü. Sonra küçük bir kâğıda birkaç dua yazmış, oğlunun cüzdanına koymuştu.
“Başın sıkışırsa oku oğlum,” demişti. “Allah seni korusun.”
Genç, annesinin ellerini öpmüş, babasına sarılmış, kardeşinin omzuna dokunmuştu.
“Döneceğim,” demişti. “Az kaldı.”
O gün, bu sözün evin duvarlarında yıllarca yankılanacağını kim bilebilirdi?
Asker ocağında geçen günler, birbirine benzeyen sabahlar ve bitmek bilmeyen nöbetlerle akıp gidiyordu. Üniforma, farklı hayat hikâyelerini aynı renkte buluşturmuştu. Kimi deniz görmemiş bir köyden, kimi kalabalık bir şehirden gelmişti. Kiminin cebinde sevgilisinin fotoğrafı, kiminin yatağının başucunda küçük bir aile resmi vardı.
Akşamları, fırsat buldukça memleketlerini anlatırlardı.
Yan yana yürüyen gençlerin ayak sesleri taşlı zeminde çoğalıyor, sonra uçurumların karanlığında kayboluyordu. Gecenin sessizliği, her zamankinden daha ağırdı. Sanki dağlar, içlerinde sakladıkları bir sırrı açıklamamak için nefeslerini tutmuştu.
Genç, yanındaki arkadaşına baktı.
“Tezkereyi alınca ilk iş ne yapacaksın?” diye sordu.
Arkadaşı gülümsedi.
“Bir hafta uyuyacağım. Sonra da annemin yaptığı yemekleri yiyeceğim. Hem de hiç kalkmadan.”
İkisi de güldü.
Genç, bir an için kendisini Van’daki evlerinde düşündü. Annesi mutfakta, babası kapının önünde, kardeşi de her zamanki gibi ona takılmak için bir fırsat kolluyor olacaktı. Belki eve vardığında annesi onu görünce önce birkaç saniye susacak, ardından ağlamaya başlayacaktı. Babası belli etmemeye çalışacak, kardeşi boynuna sarılacaktı.
Bu düşünce, dağların ortasında içine küçük bir sıcaklık bırakmıştı.
Sonra gece, birdenbire değişti.
İlk silah sesi, karanlığın içinden kopup geldi.
Ardından ikincisi, üçüncüsü...
Dağların sessizliği bir anda parçalandı. Yankılar kayadan kayaya çarparak çoğaldı; gecenin karanlığı, silah sesleriyle daha da koyulaştı. Ne olduğunu anlamaya çalışan zihin, olup biteni kavramaya fırsat bulamadan beden çoktan hayatta kalma mücadelesine girişmişti.
Kalabalık bir terörist grubuyla karşı karşıya kalmışlardı.
O andan sonra zaman, bildiğimiz anlamını yitirdi.
Dakikalar saatlere dönüştü. Her ses, insanın zihnine kazınan ayrı bir iz bıraktı. Bağırışlar, emirler, silah sesleri, taşların üzerinden yuvarlanan küçük parçalar... Her şey birbirine karıştı. Genç, arkadaşlarının seslerini duyuyor ama bazen sesin nereden geldiğini anlayamıyordu.
Biraz önce yanında yürüyen, evine döndüğünde annesine kavuşacağı günü anlatan arkadaşı şimdi yerdeydi.
Genç, ona ulaşmaya çalıştı.
Fakat ölüm, o gece hiçbir ayrım yapmıyordu.
Yanında büyüyen bir sessizlik vardı. Önce bir ses eksiliyor, sonra bir başkası... Biraz önce kendisine seslenen, az önce gülümseyen, memleketine döndüğünde yapacaklarını anlatan insanlar, birer birer o gecenin karanlığında kayboluyordu.
Genç, bir arkadaşının adını haykırdı.
Cevap alamadı.
Bir daha seslendi.
Yine sessizlik...
O sessizlik, silah seslerinden daha ağırdı.
Çünkü insan bazen en büyük korkuyu duyduğu seste değil, beklediği sesin artık gelmemesinde yaşar.
Uzak tepelerin ardında ince bir aydınlık belirdi. Gökyüzü, gecenin ağır yükünü üzerinden atmaya çalışır gibiydi. Rüzgâr, kayaların arasından geçerek kurumuş otları yeniden eğdi. Doğa, sanki hiçbir şey olmamış gibi kendi düzenine dönüyordu.
Oysa hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Yirmi kişilik gruptan on yedi genç şehit olmuştu.
On yedi hayat...
On yedi yarım kalmış cümle...
On yedi eve ulaşmayacak haber...
Birinin cebinde annesinin fotoğrafı vardı. Bir başkasının çantasında izne çıkınca alacağı hediyenin notu. Kimi babasına yardım etmek için sabırsızlanıyor, kimi kardeşinin okul masraflarını karşılamanın hesabını yapıyordu.
Hepsinin geleceğe uzanan bir ipliği vardı.
O sabah, o ipliklerin on yedisi birden koptu.
Genç, arkadaşlarının arasında dururken ne ağlayabiliyor ne de konuşabiliyordu. Gözleri, tanıdığı yüzlerin üzerinde dolaşıyor, zihni gördüklerini kabul etmeyi reddediyordu.
Biraz önce yanında olan insanların şimdi kendisine cevap verememesi, aklının alabileceği bir şey değildi.
İnsan, ölümün varlığını bilir. Gazetelerde okur, haberlerde dinler, cenazelerde gözyaşı döker. Fakat ölüm, bir gün kendi hayatının ortasına oturduğunda, bildiği bütün cümleleri unutturur.
Genç, o sabah ölümün ne olduğunu değil, yokluğun ne kadar büyük olabileceğini öğrendi.
Dağların arasında, yedi sekiz adımlık bir çemberde yan yana uzanan arkadaşlarına baktı. Sonra başını kaldırıp gökyüzüne çevirdi.
Güneş doğmuştu.
Ama onun dünyasında sabah olmamıştı.
Annesi, oğlunun adını duyduğu an elindeki işi bıraktı. Önce haberi yanlış anladığını düşündü. Sonra aynı cümleler bir kez daha söylendi. Kadının yüzüne yayılan korku, kelimelerin anlamını değiştirdi.
Oğlu hayattaydı.
Yaralanmıştı ama yaşıyordu.
Bir annenin dünyasında bu iki cümle, bütün karanlığı bir anlığına aydınlatmaya yeterdi.
Ağladı. Şükretti. Ellerini yüzüne kapatıp dua etti. Sonra oğlunun ne zaman döneceğini sordu.
Günler sonra, askerlik süresini tamamlayıp evine döndüğünde, kapıda onu bekleyen ailesinin sevinci tarif edilemeyecek kadar büyüktü.
Annesi oğluna sarıldı.
Ev, uzun zamandır beklediği evladına yeniden kavuşmuştu.
Sofraya yemek konuldu. Annesi en sevdiği yemekleri hazırladı. Babası, eve dönmüş olmanın huzuruyla oğlunun karşısına oturdu. Kardeşi, askerlik anılarını anlatması için onu sıkıştırdı.
Genç, gülümsemeye çalıştı.
Bazen bir insanın yüzünde gülümsemenin şekli kalır ama kendisi kaybolur.
O da öyleydi.
Bedenen evindeydi. Yatağı, çocukluğunun geçtiği odası, penceresinden görünen sokak, kapının önündeki tanıdık sesler yerli yerindeydi. Fakat ruhu, Pervari’nin sarp kayalıklarından ayrılamıyordu.
Geceleri uyuyamıyordu.
Bazen irkilerek uyanıyor, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir süre odasının duvarlarına bakıyor, sonra evinde olduğunu hatırlıyordu. Annesinin ayak seslerini duyduğunda içi biraz olsun sakinleşiyordu.
Ama sabah olduğunda dağlar yine oradaydı.
İnsanların çoğu, eve dönmeyi yolculuğun sonu sanır. Oysa bazı yolculuklar, insanın kapısından içeri girdiğinde başlar. Dışarıdaki tehlike geride kalmıştır ama insanın içinde, kimsenin göremediği bir savaş sürmektedir.
Genç de bu savaşı tek başına vermeye çalışıyordu.
Ailesini üzmek istemiyordu. Annesinin gözlerinde yeniden korku görmekten çekiniyor, babasının yüzündeki gururun yerini çaresizliğin almasına dayanamıyordu. Bu yüzden acısını çoğu zaman içine gömüyordu.
“İyiyim,” diyordu.
Oysa iyi değildi.
“Alışırım,” diyordu.
“Bir şeyin mi var oğlum?”
Genç, başını kaldırdı.
“Yok ana.”
Kadın, oğlunun yüzüne baktı. Annelik bazen söylenen sözlerden çok, söylenemeyenleri duymaktı.
“İçinde bir şey varsa anlat,” dedi. “İnsan her yükü tek başına taşıyamaz.”
Genç, bir an konuşacak gibi oldu.
Dudakları aralandı. Gözleri doldu. İçinde yıllardır kapalı duran bir kapının mandalı sanki hafifçe oynadı.
Sonra başını önüne eğdi.
“Yorgunum ana,” diyebildi yalnızca.
Annesi oğlunun elini tuttu.
“Dinlenirsin oğlum.”
Kadın, yorgunluğun ne kadar derin olabileceğini bilmiyordu. Çünkü oğlunun kastettiği şey, birkaç gece uyumakla geçecek bir yorgunluk değildi. O, on yedi arkadaşının yokluğunu, bir gecenin ağırlığını, hayatta kalmış olmanın kendisine yüklediği anlaşılmaz sorumluluğu taşıyordu.
Üstelik bu yükün adını bile koyamıyordu.
Bir gün sokakta yan yana yürüyen üç arkadaş gördü. Birbirlerine takılıyor, gülüşerek ilerliyorlardı. Genç, bir süre onları izledi. Sonra zihninde, kendi arkadaşlarının sesleri yükseldi.
Birinin gülüşünü hatırladı.
Birinin askerlik bitince evleneceğini söylediği günü...
Birinin annesinden gelen mektubu defalarca okumasını...
Bir diğerinin, izne çıkacağı günü sayarken takvimdeki günleri işaretleyişini...
Hatıralar, birer birer kapısını çalıyordu. Her biri içeri girdiğinde, beraberinde biraz daha ağır bir sessizlik getiriyordu.
Kendi kendine sorular soruyordu:
“Neden ben döndüm?”
“Onlar neden gelemedi?”
Geçmiş, onun zihninde bitmiş bir olay olmaktan çıkmış, her gün yeniden görülen bir mahkemeye dönüşmüştü. Kendisi hem tanık hem sanıktı. Fakat suçlamaların karşısında savunmasını yapabileceği bir yargıç, verebileceği bir hüküm yoktu.
Böyle zamanlarda insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, ona acısını unutturacak cümleler değil, o acının yanında kalabilecek bir insandır.
Çevresindekiler onu seviyordu. Ailesi, arkadaşları, yakınları elinden geldiğince yanında olmaya çalışıyordu. Ancak kimse onun zihninde her gece yeniden kurulan o karanlık dağları göremiyordu.
Bazen teselli etmek isteyenler, iyi niyetle şöyle diyordu:
“Geçmişi düşünme. Artık evindesin.”
“Gençsin, önünde uzun bir ömür var.”
“Zamanla unutursun.”
Fotoğrafın arkasına, arkadaşının adını yazmıştı.
Altına da tek bir cümle eklemişti:
“Seni unutmayacağım.”
Bu sözü tutmak istiyordu.
Ama zamanla, unutmamakla yaşamak arasındaki sınır silinmeye başladı. Sanki arkadaşlarını hatırlayabilmek için kendi hayatından vazgeçmesi gerekiyormuş gibi düşünüyordu. Kendisine kalan günleri, onların yarım kalan ömürlerine karşı duyduğu bir borç gibi görüyordu.
Kimseye anlatamadığı şey buydu.
O, yalnızca on yedi arkadaşını kaybetmemişti. Kendisiyle birlikte eve getirdiği bütün gelecek hayallerini de o dağlarda bırakmıştı.
Van Gölü, günün son ışıklarını üzerine almıştı. Ufukta kızıl ve mor renkler birbirine karışıyor, gökyüzü sanki görünmeyen bir el tarafından ağır ağır siliniyordu.
Genç, camın ardından dışarıya bakıyordu.
O manzaranın içinde kendisine ait bir yer bulamıyordu.
Bir zamanlar geleceğe dair hayalleri vardı. Askerliği bitirecek, eve dönecek, belki bir işe girecek, ailesine destek olacak, kardeşiyle birlikte babasının yükünü hafifletecekti. Yıllar sonra kendi çocuklarına anlatacağı anıları olacaktı.
Şimdi bütün o hayaller, sanki başka birine aitmiş gibi uzakta duruyordu.
İçinde, kelimelere dökemediği bir yorgunluk büyüyordu. Uykusuz geceler, aniden zihnine dolan görüntüler, arkadaşlarının kaybına ilişkin bitmeyen düşünceler ve kendisine yönelttiği acımasız sorular, onu giderek yalnızlaştırmıştı.
Oysa yalnız değildi.
Genç, kendisine uzanan yardım ellerini tutabilecek durumda olmadığını düşünüyordu. Oysa içinde olup bitenlerin bir adı, destekle ele alınabilecek bir yönü vardı. Yaşadığı sarsıntı, yalnızca iradesini güçlendirmesiyle aşabileceği bir mesele değildi. Ruhunun da yardıma, bakıma ve zamana ihtiyacı vardı.
Fakat o, kendisini anlaşılmaz bir borcun altında hissediyordu. Yaşamanın, arkadaşlarının yokluğunda haksızlık olduğunu düşünüyordu. Sanki kendi geleceğine yeniden yer açarsa onları geride bırakmış olacaktı.
Pencerenin önünde uzun süre kaldı.
Sonra evin içinden annesinin sesi duyuldu:
“Oğlum, çay koydum. Gel, soğumasın.”
Bu ses, çocukluğundan beri hayatının en tanıdık sesiydi.
Annesinin sesi...
Belki de insanın hayata tutunmasını sağlayan şey, büyük cevaplar değil, böyle küçük çağrılardı.
Fakat onun içindeki fırtına, o akşam bu sesi duyabilecek kadar dinmemişti.
Karanlık düşüncelerinin içinde kayboldu ve o gece yaşamını yitirdi.
Evdeki sessizlik, bir anda başka bir anlama büründü.
Biraz önce çay çağrısı yapan anne, oğlunun yokluğunu öğrendiğinde dünyanın bütün sesleri sustu. Baba, ömrü boyunca dimdik durmaya çalıştığı evin içinde ne yapacağını bilemedi. Kardeşi, çocukluğundan beri yan yana yürüdüğü insanın artık dönmeyeceğini kavramaya çalışırken geçmişin bütün hatıraları birer birer üzerine çöktü.
O akşam, bir evin ışıkları yanıyordu.
Ama o evin içinde hiçbir ışık, yaşanan karanlığı bütünüyle dağıtamıyordu.
Okula başladığı gün mü?
Asker uğurlamasında mı?
Hatıralar birbirine karışıyordu. Oğlunun küçüklüğü, gençliği, evden ayrılışı, dönüşü... Hepsi bir anda gözlerinin önünden geçiyordu.
Kadın, oğlunu eve döndüğü günkü gibi hatırlamak istiyordu. Kapıdan içeri girdiğinde kendisine sarılan, gözlerinin içine bakarak “Ana, geldim,” diyen oğlu...
Fakat şimdi, aynı evin kapısı onun ardından kapanmıştı.
Annesi, oğlunun yaşadığı acıyı tam olarak bilememiş olmanın üzüntüsünü de taşıyordu. Oğlunun yüzündeki sessizliği fark etmişti. Bir şeylerin yolunda olmadığını sezmişti. Elinden geldiğince yanında olmaya çalışmıştı.
Yine de annelik, insanın içindeki bütün karanlıkları görebilen bir güç değildi. Bazen en yakınlarımızın bile göremediği, kendimizin dahi anlatamadığı yaralarımız olurdu.
Kadın, yıllar önce oğlunu askere gönderirken ettiği duayı hatırladı.
Anne, şimdi başka bir sorunun karşısında çaresizdi.
Bir insan, evladının bedenini kaybetmenin acısına nasıl dayanırdı?
Bir de onun ruhunda neler yaşandığını sonuna kadar bilememiş olmanın sızısı eklenince...
Kadın, fotoğrafı göğsüne bastırdı.
Dudakları kıpırdadı. Sesi duyulmayacak kadar alçaktı.
“Oğlum,” dedi. “Keşke bana anlatsaydın.”
Bu cümlede bir annenin bütün çaresizliği vardı.
Keşke...
İnsan, kaybettiği birinin ardından en çok bu kelimeye sığınır. Keşke daha önce fark etseydim. Keşke daha fazla sorsaydım. Keşke bir kez daha sarılsaydım. Keşke içindeki karanlığı benimle paylaşabilseydin.
Fakat geçmiş, keşkelerle yeniden yazılamıyordu.
Geriye, bir daha tamamlanamayacak cümleler ve insanın ömrü boyunca içinde taşıyacağı bir boşluk kalıyordu.
Çevresindeki insanlar, onun yaşadığı acıyı anlamak isteseler de bazen nereden başlayacaklarını bilememişlerdi. O da anlatmak için gereken kelimeleri bulamamıştı.
Oysa bazı acılar, insanın içine gömüldükçe küçülmez. Aksine, karanlıkta büyür; düşünceleri, uykuları ve hayatla kurduğu bağları sarar. Böyle zamanlarda sevgiye, anlayışa ve profesyonel desteğe ihtiyaç vardır. İnsan, taşıyamadığı yükü paylaşmayı öğrendiğinde zayıflamış olmaz. Tam tersine, kendisi için yeni bir yol açma cesareti gösterir.
Oysa yüreğinde kopan fırtınalara dayanamayan genç önünde durduğu pencereden dünyaya anlamsızca son kez baktı. Ve hiç tereddüt etmeden kendini 5. Kattan boşluğa , cocuklugunun geçtiği sokağın soğuk betonuna bıraktı.
Genç, o gün bu yolun varlığını göremeden aramızdan ayrılmıştı.
Geride, on yedi arkadaşının hatıralarını taşıyan bir aile, evladının sesini özleyen bir anne, kardeşinin yokluğuyla büyüyen bir kardeş ve cevapsız sorularla baş başa kalan insanlar bıraktı.
Belki bir gün, Pervari’nin o sarp kayalıklarından geçen biri durup rüzgârı dinleyecek.
Belki kayaların arasında bir zamanlar yankılanan sesleri düşünmeden, yalnızca doğanın sessizliğine kulak verecek. Belki de hiçbir şey bilmeden yoluna devam edecek.
Ve bir annenin duası, artık geri dönmeyecek bir evladın ardından göğe yükselecek.
Dağlar, insanın içine bir kez çöktü mü, hiçbir gökyüzü orayı eskisi gibi aydınlatamaz, derlerdi.
Belki de doğrusu şuydu:
Bazı dağlar insanın içine çöker; fakat hiçbir insan, o dağların altında tek başına kalmak zorunda değildir.
Çünkü karanlığın en koyu yerinde bile uzatılmayı bekleyen bir el, duyulmayı bekleyen bir ses, yeniden açılmayı bekleyen bir kapı vardır.
Ve bazen bir insanı hayata bağlayan şey, büyük bir mucize değil, tam vazgeçtiğini sandığı anda duyduğu küçücük bir cümledir:
“Buradayım. Seni dinliyorum. Bu yükü tek başına taşımak zorunda değilsin.”

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 17.10.2026 20:42:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!