biliyor musun,
atılan her oltadan ne kadar canı yanar denizin
ve ne zaman bir balık takılsa ucuna oltadaki iğnenin
bir evladını daha kaybetmiş gibi
ağıtlar yaktığını denizin.
nereden bileceksin
karanlık ağaçlı dolunay olsun bir gece,
hiç ter dökmeyeyim.
ilk heyecanım bir pembe gül gibi
ilişiversin yakasına
duvardaki resminin.
akşamdan kalma hepsi,
ne kadar şişe varsa boşalmış
serilmiş yerlere.
kadehler dersen, daha kötü hallerde.
mis gibi anason, üzüm gibi şarap
deli divane, kokuyor her yerde.
Elleri-etekleri öpülesi olarak sadece; padişahları, haşmetlileri, kalantor zevatı, protokol ricalini görme alışkanlığını sözde kültürlerinin bir değeri olarak gören ve sırf bu nedenle de ümmet görüntüsünden bir türlü kurtulamayıp millet olamayan bir toplumun fertleri olarak kutluyoruz istisnasız hepsi birer emekçi olan kadınlarımızın ve dünya Kadınlarının Gününü …
İşte sırf bu görüntüden dolayı, bu günün kutlanması hiçbir kadınımıza (sanıyorum ki) mutluluk vermiyordur. Adına adanan bir günde bir kadın, bir ülkede örneğin sevgililer günündeki sevgili, anneler günündeki anne, öğretmenler günündeki öğretmen kadar mutluluk duymuyorsa kadın olduğu için..., bu durum öncelikle o ülkenin dünyanın bütün klasmanlarında, istatistiklerindeki yerinin de desteğiyle felaket değil kıyamet çanlarının çalmaya yakın olduğunun bir anlamda göstergesi demektir.
Büyük Atatürk’ün döneme ve koşullara göre çağının ötesi bakışı sayesinde bugün kimi kadınlarımız çok az örneklenecek kadar olsa bile
Sosyal yaşam içindeki piramit’in her katmanında kendisine bir yer bulabilmiştir ve büyük olasılıkla da bugün meydanlara küçük yürüyüş kolları halinde ve ellerinde pankartları ile yürüyeceklerdir ve eğer pankarttaki yazıları polis copu için cazip gelmezse üstelik çevre erkekleri tarafından da alkışlanacaklardır ama.
gecenin kalabalıkları içinde yapayalnızdım
yalnızlıklarım içinde seninle başbaşaydım
dışarıda eskimiş balıkçılar ve yorgun ağlar sevişiyordu
her dökülüşte kayıp denizlere, sahipsiz balıklar üşüyordu.
aydınlık gözlü yıldızlar, kendilerine saklarken yalnızlıkları
kristal ruhlu şamdanlarımdan
bütün kafiyelerim düşmüş
ama ben ayaktayım.
sapasağlam.
toleranslarımın adı vurdum-duymazlık.
tüberkülozum;
teşrin gidecek, hamsin gelecek.
erbain gibi sıkışıp arada
kartopu olacağım.
Karadeniz de fırtına gibi vurulacak
mısırdaki turnaların kanatları.
yazdığım her öykünün içinde ben varım.
sen olmayan abeceden bakıyorsun.
avuç kaçkını olup bazen çıkarken ağaçlara
sen perdenin açılış saatinde bile olamıyorsun.
son süslemeleri yapılıyor eski bir konağın,
bir köşede saklanmışım,
belki intiharı düşünüyorum, kim bilir.
son yıldızları salıyorum çıkarıp yüreğimden
yanıyor sinemanın bütün ışıkları birden,
heyecan doluyorum.
bu defa kesin kararımı vermiştim
seni ne çok sevdiğimi söyleyecektim
geceyi uykusuz geçirmiştim
cesaretim içime sığmıyor,
gözlerimden taşıyordu
yağmur eğer aniden üstüme dökülmeseydi




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...