47]Bu tür toplumsal oluşmaların bilinci, halkta oluşmamışsa; siz ne kadar din ve yurt sevgisini öne sürseniz sürün, halkı bu yapı ve bilincin içine sokamazsınız. Hatta din ve yurt sevgisi gibi bu oluşuma içine sokulanlar daha sonra kiminin savaştan kaçmasına, kiminin savaştan firarına da, bu türden yapay ve mücbir bir vesile neden olan, inanç vatan sevgisi gibi sebepler, engel de olamayacaktır. Öz hareket olmuşsa, inanç ve yurt sevgisi çimento işlevi görecektir, ta ki amaç gerçeklenene değin. Gerçekleşen amaçlar, toplumun bireylerine birşeyler sunuyor olmasıyla, çok çok kuvvetleşecektir.
Zaaflarımız bizi büyük yanılgılara götürerek hırs ve garazlarımızı da; aklımızın önüne sürererler. Böylece zannı davranışlara ve yanlış anlamalara girişiriz. Bunun temel nedeni de; sonra olanı önce; önce olanı da sonra olan gibi görür olmamızdır. Tıpkı çocuk sevgisini (bu soyut bilinç) , anneden önce görmek gibidir.
Yani önce anne vardır sonra çocuk (somut bilinç) sevgisi vardır. Her şeyi yerli yerinde, göremeyen anlamalar, tarih felsefesi yapamadığı gibi, tarihi de doğru okuyup doğru sonuçlara varamazlar. Bugün olduğu gibi; Kurtuluş Savaşı'nın, o muazzam ruhunu, türbanı (hilafeti) kaldıran bir yapıya indirgerler! Toplumsal olmayanın toplumsalal indirgenmesi yanılgısıdır.
48]Osmanlı Devleti Aliyesi bunca patırtı kütürtü içinde, daha işin ve vahametin hiç farkında olmayıp, aynı süreç içinde; ne kadar acıdır ki, Japon küffarını! Dine davetle meşguldü! Uçuruma yuvarlanan Osmanlı'nın büyük mesele bu görülüyordu! Osmanlı güncelin gidişinden böylesine habersizdi.
Ve güncelin amacının dışında çapsız toplumsal olmayan bir 4. 5. Yüzyılın konusu olan ve ulusçu devletleri ortaya çıkarmaya yarayan konularla meşguldü! Tümden konjonktürden habersiz, ilişki olur muydu? Olursa o ülkenin sonu ne olurdu? Hele davetine cevaben, Japon hükümdarından aldığı alaycı cevaba rağmen!
Sanayileşmenin devamlı kalifiye (nitelikli) eleman isteyişi vardı. Osmanlı eğitim sistemi olan medreseler, hak getire idiler. Kalifiye eleman yetiştirmekten, oldukça beri idiler. Daha bu çağcıl gereksinimleri üslenip; üstesinden gelebileceği bir yapılanışta, henüz değillerdi. Böyle bir yapının modernizeyi başaramayacağı da çok çok açıktır. Bu bir eğitim ve geri kalış olgusu idi.
Başa bela olurken her cehalet
Yalan ve hiddet ile bir dehalet
Gama batmış değildim
Günü hükmü ile yaşayıp eğildim
1-Halk, emeğin yapı üzerinde belirleyici olmasıyla beraber ortaya çıktı (bkz. Toplum Ve Halk) . Daha sonraları, sürecin niceleyişleri içinde, emeğin artık ürün vermesindeki tılsımı keşfedildi. Bir kısım emek ürünlerinin hemen tüketilmeyen bir ‘ayni’ birikmesi vardı. Zaten bu birikime yağma eğilimli grupların iştahı olmuştur. İkinci olaraktan da bu birikime dek iştah, kendi içinde parazit yaşam eğilimli kişilerini de, emek üzerinde egemen eştiren bir efendi-köle süreci içine sokmuştu.
Efendi, kölesine tam bir parazit yaşamı gibi sahip olamıyordu. Çünkü parazit yaşam paraziti olduğu çevreye zararından ötürü onun ölümüne sebep olmaktadır. Oysa efendi böylesi bir uyumsuzluğun ortaya konduğu durumlara dek sorunları sürdürülebilir bir düzeyde çözmesi gerekiyordu. Efendinin sorunlara eğilimi köleye değer verdiği, ya da köleye değer vermediği anlamına değildi elbette. İşin akışına yol vermenin gereği bir tutumdu. Bu tutum ve yol alışta, ahlaki dediğimiz ceberrut canavar aşmalar da ortaya çıkıyordu; merhamet te ortaya çıkıyordu.
Şunu peşinen ortaya koyalım. Köle efendilere razı olduğu için kölelik düzeni ortaya çıkmamıştı. Bu absürt ve ahmakça bir ortaya koyuştur. Bu daha sonra sosyal anlamayal öyledir. Sosyal anlama toplumsal olanın nedeni değildir. Köle; emeğin biriktirilebilir bir artık ürün vermesinin istismar (sömürü) edilmesinin bir yansıma anlayış biçimi tutum aşılmasıdır. Yine kölelik bu artık ürünün ele geçirilmesiyle, servet zenginliği yaratmasıyla ortaya çıkmıştır.
10-Tüm bunlar belki bir toplumun yanlış paylaşımıdırlar. Ama bilincine de varılamayacak zorunluluklar da değildirler!
İnsanın ilk özgürlüğü, yine doğal koşullarla ama doğadaki zamana bağlı kalmadan, kendi üretimini ve kendi artık ürününü depolamasını yapabilen insanın, bu zorunluluğunun bilincine varmış olmasıyladır.
Ki özgürleşme süreçleri başladı. Özgürlüğün temeli, toplumsal güçtür. Toplumsal güçte, önce emeğin, sonrada nitelikli emeğin; karşılıklı yükümlenen bağıntı ve bağımlılığının toplumsa güç olacakla hesap edilemez akıl almaz denli sonuçları ortaya koymasıdır. Bu toplumsal güce değin sonuçlar, biraz kırpılmış olaraktan, tekrar toplumun; önce bireylerine, sonrada bireyler eliyle, halkına yansıtılmasıdır.
4- Yapısal uygarlığın temelleri bu ittifakı dönemin biraz sonrasındaki oluşumlar üzerine bina bir inşa ve girişme olduğuna göre, övme ve yermenin bir anlamı olamazdı. Süreç kendi paradokslarının, elim ve hazin ve taraflar kendi mutlu mücadelelerini yaşamıştır. Bize de; geçmişimizi bilmek ve anlamakla, şimdiye akıl erdirip, şimdiyi kavramak ve yakın geleceği de buna göre, bu gelişin bir gidişi olacağını planlamak düşüyordu.
Kölenin iki temel yapısı beliriyordu. Birincisi emek var ederek, toplumsal olayların çevrimine en temel kat kınlık koyacaktan bir emek gücü verimiydiler. Bu yönü ile emekçi köle, sanki toplumun bir bireyi imiş gibiydi. Birey olamaması üretim yapamaması manasına değil, toplumsa yönetimde hiç söz sahibi olamaması manasınadır. Değilse kölenin emek gücü olmuş olması, toplumsal olmanın kısmi yeterli neden ve kanıtıdır. Ama köleler sağlam bir toplum unsuru idi. Toplum yüzde doksan, doksan beş; köle emeği ve köle üretimi üzerinde dönüyordu.
İkinci nokta olacakla da köleler; topluma egemen olmanın geriye kalan yüzde on, ya da yüzde beşlik kısmında bilgi (bilimsel bilgi) sahibi olmamakla da, yöneten sınıftan, egemen sınıftan olamıyorlardı. Kölenin, üretimden gelen gücünü de o aşamada bilmesi ve kullanması da zordu. Bilecek şartları da yoktu. Bu nedenle köleler toplumun kişisi olmak yerine, “halktan kişi”, işlemi görüyordular. Böyle olunca da, yüzde onluk, yüzde beşlik toplumsa işleyiş de, toplumun tümü gibi bir sanal muktedirlikle görülüyordular.
6- (Bk. Millet Ve Ulus Ek 5) Atatürk, yurdun kurtulması için halka hiç vaatte bulunmamıştı. Devrimler içinde vaatte bulunmamıştı. Yani, halka yalan söylememişti. Kelimenin tam anlamıyla, konumu gereği durumdan vazife çıkarışla, sevgili Gazi yolun yürünmesi ile kazanılan muktedirliklerden ötürü, aksayan bozuklukların halli için olan düşüncesi ve fikriyle, realite olmuştu.
Sevgili Gazi, yurdun kurtarılması gibi bir girişmeye, fevri yen ve arkadaş grubu ile kalkışmasından ötürü duyulan heyecanla, belki halk; Namık Kemalin: Düşman dayamış hançerini yurdun bağrına. Yok, mu kurtaracak, bahtı kara maderini diyen söylemine izafeten, Sevgili Kemal ve arkadaşlarının hareketini anlamaya hazır, kendisine vaat olunacak bir hissiyatlarına da tercüman oluştu.
6-Bu saptama çok çok önemlidir. Bunun içindir ki, halkın sağgörü eğilimi bu bağlamda Gazi hareketini duyunca, halk belli bir potansiyel güç ve belli sayıda bu çekim etrafına gelmeye birikmeye başladığı an, kurtuluşun felsefesi devrimi; çevrime girmişti. Düşman dayasın hançerini vatanın bağrına. Bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini denecekti, meclis kürsüsünde.
Bana âşıksan
Cevabım büyük
Devrim geçişleri
Hep anlamlı olur
İçin heyecanından mı?
Kavuşulmasından mı, nedir?
Sosyal olan, bir insan-insan ilişkisidir. Sosyal olan, öznel, sosyolojik ve etnik kültürlerin ilişki bağıdır. Buna rağmen sosyal olanın genel davranım etkinlikleri, halk yaşamı olarak da dile getirilirse de halktan biraz fazla bir yaşantılaşmadır. Halk daha donuk ve gelenekçi bir görünme iken, sosyal yaşam, halka göre biraz daha kozmopolittir. Daha evrensel oluşludurlar. Bir toplumun halk bileşeni, halkın öznelliklerini konfederatifsi ilişkilerler. Bu halk içi konfederatifsi etnik yapı, kısmi serbestlikleri içeren, öznel ilişkili alan gruplarıdırlar.
Sosyal olan, başlangıçta doğada sağlayışın tüketmesi ile öznelliklerin yaşanması idi. Yaklaşık sekiz bin yıldır da değişken toplumsal sağlatışları lüks tüketen öznel yaşamsal ve ilişkilenmelerin girişmesidir.
Toplumsal olan, üretimseldir. Nesnel, teknoloji insan ilişkisi eşittir üretmedir. Toplum temel gereksinimlerin organize oluşla ve karşılıklı bağıntılı yükümsel sağlanışıdır. Sonuçta sosyal hayatımıza refah olarak yansıyıp, hem toplumsal olanı, hem sosyal hayatı sürdürmektir.
Hiç bir etnik kültür, toplumsal girişmedikçe, kendini ezberlemekten, kendisini tekrar etmekten ötürü, yine kendisini aşamaz. Törece aşamaz, inançça aşamaz, sanatça aşamaz, bilgice aşamaz, üretimin geliştirilmesince ve üretimin paylaştırılıcınca aşamaz.
Yine toplumsal unsurlar etnik yapılarını aşarak, etnik kalamadıkları için, toplumsal eğilimli olmuşlardır. Ve yine bilim, bilgi, araştırma geliştirme etkinliği yürütemeyen yapılar; gelişme ve değişme olgusuyla var olmazlar. Etnik yapılar isteseler de bunu yapmaya muktedir olamayan; mevcudu muhafaza eden, kalıp yapılar olduğundan, gerici ve gelişemezdir.
Bilgi üretemeyen hiç bir yapı gelişip kalımlı olamaz. Kendisini yenileyemez. Yine etnik yapılar, bilim ve bilgi üretmez olacaklarından, dil ve kültürlerinin bilimsel enstitülerle desteklenmesi dahi, bu atıl kısırlığı tekrar etmekten öte gitmeyecektir. Etnik yapılar, toplumu ve toplumsal olanı, insanı ve insanlık tarihini hiç de göremeyeceğinden, kendi narsisliği ile kendi baskısını yaşayacaktır.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...