ARAFTAR
Göğsümün ortasında, bıçak sırtı bir coğrafya; bir yanım uçurum kenarı, bir yanım kilitli kapı. Varlıkla yokluk arasında, ömrün teraziye çekildiği o muallâk saatte kurulur bu mahkeme. Ne yana dönsem karşıma dikilen o zifiri hırs, ne yana baksam ruhumu boyayan o kör inat... İçimde kopan fırtına, dışarıdaki sükûnetin sağır duvarlarına çarpıp yankısız büyüyor. Hangi ara bu kadar kalabalık bir yalnızlığın orta yerinde demir attım? Hangi ara sol yanım, isimsiz bir mezarlığın en sessiz mermeri kesildi?
Gök gürültüsüyle yırtılırken gece, camlara vuran her damla yağmur, yarama basılan tuz misali sızım sızım sızlıyor. Karanlık, odanın dört duvarını üzerime bir kefen gibi örterken, ben içimde seni akça pakça yaşatmanın kavgasındayım. Oysa solumda acımasız bir zifiri karanlık, aşkın en kör noktasına kurmuş otağını. Sen oradaydın; teninle, sesinle, hafızama kazınan o hırçın rüzgârınla. Ben buradaydım; saf bir beyazın ardına saklanmış, körpe bir umudun son kırıntısıyla nefes alırken.
Ve an geliyor, gönül bahçemin gülleri birer birer gazel olup dökülüyor toprağa. Bir yanım sen, bir yanım dipsiz bir sessizlik... Ortasında iki keskin renk: Biri ruhumu ağartan o masum beyaz, diğeri ömrümü karartan o affetsiz siyah. Soluma inen bu aşk ıstırabı, sıradan bir sızı değil; göğüs kafesimi döve döve dışarı çıkmak isteyen, adı koyulamamış bir kıyametin ayak sesleri. Pencerem gizlice ağlar, gök feryat eder, sokak lambaları boynunu büker; ama kimse bilmez bu göğsün altında kaç asırlık yangının küle döndüğünü.
Sonsuzluğa uzanan bu yolda, her solukta kaburga kemiklerim batıyor yüreğime. Kalbim bir yandan Allah’a sığınıp medet umuyor, bir yandan da isyanın en keskin bıçağını kendi el bileğine çalıyor. Söyle kadın, hangi pazarın tezgâhında sergiledin sen beni? Hangi ucuz hevesin kurbanı eyledin bu saf sevgiyi? Kalbimi kaç kuruşa sattın ki, ben bunca zamana, bu vefasız takvime esir düşmüşüm? Sessizliğin kaldırımlarında adımlarken adımlarımı; bazen siyahın o dipsiz dehlizine basıyorum, bazen beyazın o kör edici aydınlığına. Ne yana adım atsam, altımdan kayıp gidiyor dünya. Solumda sancılanan bu aşk türküsü, ayrılığı anlatsa ölüm; seni anlatsa uçurum oluyor.
Bir kıyamet var içimde, ne duyan var ne gören. Ne tabiat bu feryada ortak oluyor ne de yollardan geçen o yabancı yüzler bu sızıdan haberdar. Mevsimler ardına bakmadan değişiyor; baharlar yalancı, kışlar amansız, yazlar ise içimdeki cehennemin yanında serin birer rüzgâr kalıyor. Renkler soluyor, doğa hırçınlaşıyor; bulutlar üstüme üstüme yürürken göğün o sonsuz maviliği bir anda simsiyah bir örtüye bürünüyor. Hayatın pervasızlığı, yoruculuğu, insanın insana ettiği o ezelî zulüm... Hepsi bir olup omuzlarıma biniyor. Mutluyken birdenbire mutsuzluğa evrilen o körpe anlar, insanın ömründen ömür çalan o büyük yanılgılar, ruhumun girdabında öğütülüyor.
Sevginin o yüce dağlarından inen ayrılık heyelanları, önünde ne varsa silip süpürdü. Hani nerede o vadettiğiniz cennetler? Hani nerede o "ölümüne" kurulan cümlelerin o muazzam sığınakları? İnsanlar sokaklarda koşuştururken, kimisi ekmek derdinde, kimisi sevda peşinde; ben ise kendi içimin surlarında sancağını yarıya indirmiş bir kumandan gibiyim. Dünyanın bütün acılarını, bütün feryatlarını, bütün tatlı yalanlarını biriktirdim heybemde. Sevmek bu kadar ağır bir yük müydü omuzlara? Yoksa biz mi taşıyamayacağımız kadar büyük hayallerin altında ezildik?
Eğer ben ölmüşsem bu aşkın hicranına, bu bitmek bilmeyen çilesine ne gerek var? Mezarıma gelecek o cesur yürek nerede? Soru soruları kovalıyor, zihnim bir labirent gibi dönüyor. Neden bu kadar çok sevdik? Neden bu kadar derinden yaralandık? Hayat bizi niye bu trajedinin başrolüne koydu? Kızgınlığım hem sana hem bu koca dünyaya, en çok da kendime... Feryadım göğü deliyor ama sesimi sadece bu odanın dilsiz duvarları duyuyor.
Ve şimdi... Bütün bu girdabın, bütün bu siyahla beyazın, bu rengârenk yalanların ve zifiri gerçeklerin ortasında duruyorum. Ne bir adım ileri gidebilecek dermanım kaldı ne de geriye dönebilecek bir yolum. Zaman durdu, nefes daraldı, kâinat sükût etti.
Eğer bu aşk bir imtihansa, göğsümdeki bu siyah beyaz düğüm çözülmeyecek artık. Ne sen o beyazlığı hak ettin ne de ben bu siyahın içinde kaybolmayı kabullenebildim.
Şimdi buradayım; ne yaşayan ne ölü, ne sende ne kimsesiz... Sadece kendi küllerinden yeniden doğmayı bekleyen, o en son, o en gür sesli isyanın eşiğinde.
Ve şimdi, bütün bu tufanın, göğsümde patlayan o son volkanın tepesindeyim. Ne geride bıraktığım o yalan baharlar kaldı ne de önümde uzanan o sisli yarınlar. Gözlerim açık, ruhum paramparça; kâinatın sükûnetini yırtan o son feryatla sesleniyorum boşluğa:
Eğer bu dünyada adın bir suçsa, ben en ağır müebbeti sol yanıma giydirdim! Sen hangi cennetin kapısını araladıysan, ben o kapının eşiğinde hem bekçisi hem katili oldum. Artık ne siyahın hükmü geçer bu divanda ne de beyazın aklanmaya yüzü var. Göğsümün ortasındaki o bıçak yarası kapanmaz artık; çünkü ben seni unutmaktan değil, seni böyle affetmekten korkuyorum!
Ölümse vuslat, hayatsa bu koca zindan; alın sizin olsun o rengârenk maskeleriniz! Ben kendi içimin cehenneminde, ne bir adak ne bir kurban, sadece ve sadece kendi yaktığım o devasa ateşin ta ortasında... Sessizliğin değil, isyanın ta kendisi olarak kalıyorum!
Mehmet bildir
09.11.2026
Kayıt Tarihi : 9.11.2026 00:28:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!