Ali Lidar Şiirleri - Şair Ali Lidar

Ali Lidar

43.

Babalarımız, öğretmenlerimiz ve sevgililerimiz istedikleri gibi olmamız için çekiştirip durdular bizi ve hepsinin istediği de başka türlü adamlar olduğu için gerçekte nasıl olmamız gerektiğini bir türlü anlayamadık. Onların projeleriydik sanki ve 'başarısız hayat projesi' olup çıktık sonunda. 'Kötü yaşanmış hayat garibesi..' Babalarımız kendileri gibi sert erkekler görmek istedi karşılarında, öğretmenlerimiz ise sertliklerimizi törpüleyip diğer koyunlara benzememizi sağlamak için ellerinden geleni yaptı. Onlar etraflarında uslu çocuklar görmek istiyorlardı ve uslu olmayanları zorla uslandırma yoluna gittiler. Kadınlar ise.. Her biri nasıl bir adam yarattıysa kafasında ona uydurmaya çalıştı bizi. Umutsuzca uğraştık aslında onların hayallerindeki adam olabilmek için, olmadı. Komik kopyalar olmaktan öteye geçemedik. İyi niyetliydik ama iyi niyet beceriksizliğimizi ortadan kaldıramıyordu. Bizden bir halt olmayacağını anladıklarında fazla oyalanmadan çekip gittiler. Galiba asıl sorun da bundan sonra başladı. Çünkü onlardan geriye yarım bir iyi niyet ve hayal kırıklığı enkazı kalıyordu her seferinde. Eski bizden kurtulup onların istediği biz olma yolunun tam ortasında bir başımıza kalıveriyorduk. Geri gidip eski kendimize dönemezdik. İleri doğru tek bir adım atmamız da imkansızdı artık. Gücümüz yoktu. Bir tür ruh arafında asılı kaldı içimiz. Birer bilinçsiz uydu misali bulunduğumuz yerde kıpırdamadan, yanımızdan geçecek ve mutlak bir itaatle yörüngesine gireceğimiz yeni gezegenler beklemekten başka seçeneğimiz de kalmamıştı. Daha çocukken köleliğe ve itaate koşullandırılan bizden, başka bir şey de beklenemezdi zaten..

Devamını Oku
Ali Lidar

44.

Söyleyeceğimiz çok şey var aslında. Ama üşeniyoruz. Ve çok sıkıldık. Önceleri müthiş bir hevesle acılarımızı paylaşacak insan ararken etrafımızda, şimdi kimseler soru sormasın istiyoruz. Sorduklarında ise yakınlık derecesine göre 'hayat' ya da 'siktiret' diye cevap verip susuyoruz. Söyleyecek şeyimiz olmadığından değil, söyleyecek çok şeyimiz var aslında ama bugüne kadar anlattıklarımız hiçbir işe yaramadığından konuşmak istemiyoruz. Duyarlılık istemiyoruz, şefkat, acıma, yardım v.s de umurumuzda değil. İstediğimiz tek şey sükunet. Durmadan 'neyin var? ' diye sorular soran bir insandan daha kötü tek şey geliyor aklıma. Durmadan 'neyin var? ' diyen birden fazla insan.. İnsanların bize yapacakları en büyük iyilik çenelerini kapalı tutup aptalca sorular sormaktan vazgeçmeleri. Bize baktıklarında arkamızdaki duvarı gören insanlar istiyoruz çevremizde hepsi bu..

Devamını Oku
Ali Lidar

45.

Uzansan, parmak uçlarınla dokunabileceğin biri gerçekte sonsuzluk kadar uzaksa sana, bu durumu kendine ya da başkasına nasıl anlatırsın? Hadi yine Edebiyata sığınalım. Bu durumla ilgili bir şeyler söyler Cortazar o efsane kitabının ortalarında bir yerlerde. 'İki insanın birbirlerine en uzak olduğu an, karşı karşıya oturmuş birbirlerinin gözlerine bakarlarken söyleyecek tek bir laf bile bulamadıkları andır.' Hiç tanışmayan iki insanın birbirlerine anlatacak bir sürü şeyi olabilir. Dostlar, arkadaşlar, aile fertleri, tanıdıklar.. Herkesin herkesle konuşacak bir şeyleri vardır mutlaka. Ama işte iki insan karşılıklı oturup birbirlerinin gözünün içine bakıyorlarsa ve hiçbir şey konuşmuyorlarsa, konuşulabilecek her şeyi tüketmişlerse.. O zaman rakı kadehleri peş peşe dolup boşalır. Hesap kabarır. Anlatamamanın acısını gölgesine sığındığımız ikindi rakısının şişesinden çıkarmaya çalışırız. Sonrası mutsuzluk işte, dibine kadar mutsuzluk..

Devamını Oku
Ali Lidar

46.

Joyce ve Proust epey yaklaşmıştı. Tabi Dostoyevski'de. Ama en büyükleri dahil hiçbir yazar sıradan insanların sıradan acı ve hayal kırıklıklarının derinliğine inebilmeyi beceremedi. Kelimelerle olmuyor galiba bu iş. Umutsuzca çalması beklenen telefonun bir türlü çalmaması ve bu çalmama hiçliği esnasında yaşanan iç sıkıntısı hangi kelimelerle anlatılabilir? Ya da 'o'nun ağzından çıkan ilgili ilgisiz bütün kelimeleri biriktirip kendi kendimize yarattığımız bir ümit imkansızlığın sert duvarlarına çarptığında, yaşadığımız trajedi nasıl dillendirilebilir? Oğuz Atay'ın dediği gibi.. "Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.."

Devamını Oku
Ali Lidar

47.
4 yaşındaydım. Okumayı da biliyordum bir şekilde. Kolumu kırdım bi gün. Babam çıkıkçıya götürdü beni. Tabi ben bağırıyorum feryat figan. Babam kucağında taşıdı saatlerce. Babamın kucağını hala unutamıyorum, hiç o kadar ısınmamıştım. İçimden dedim ki keşke kolum hiç iyileşmese babam da beni hiç yere indirmese hep kucağında taşısa.. Neyse çıkıkçı kolumu alçıladı sonra dönüşte şimdiki Yimpaş'ın oralarda küçük bir kitapçıdan babam bana Pal Sokağı Çocukları'nı aldı. Banan alınan ilk kitaptı o. Bir insan hiçbir zaman hiçbir şeye bundan fazla sevinemez herhalde. Sevinçten ve kitabın kapağını sağlam olan sol elimle okşayıp durmaktan üç gün başlayamadım okumaya.. Sonra hep okudum ama hiçbir kitabı o kadar okumadım. Niye anlattım şimdi bunu? Bilmiyorum.

Devamını Oku
Ali Lidar

48.
Önce dibe vurmak lazım.. Sonra her şeyi yeniden yavaş yavaş inşa edersiniz. Ama dibe vurmadan olmaz. Çekebileceğiniz acıların sınırına gelip artık hiçbir şeyin canınızı yakmadığını farkedene kadar böyle gider bu. Eğlenmek, etrafa soytarılık etmekten başka bir şey değil çoğu kez bunu da çok iyi bilin. Hayıflanın ya da hayıflanmayın; anlatın ya da anlatmayın, içince ya da içmeden. Biliyorsunuz değil mi bunların hepsi detay?

Devamını Oku
Ali Lidar

49.

Sırtını dönmüş bir kadından daha hüzünlü ne olabilir? Sırt çevirmek diye bir deyim var ya Türkçe'de, işte o "senden artık umudu kestim, ben yokum, kendi başınasın" demek değil mi? Yapmasan böyle. Yüzüme baksan. Yüz yüzeyken seninle, üstesinden gelemeyeceğim hiçbir şey olmaz benim. Gözlerinin her hali, başımın tacı. Onların hüznüne ortak olur, kızgınlığına boyun büker, buğusunda varlığımı eritirim. Ama sen sırtını dönünce, sen sırt çevirince bana, mıknatıssız bir pusulaya dönüyor ruhum. Saçlarının bittiği yer, umutsuzluğumun kıblesi..

Hatırlıyorsun değil mi? Seviştikten sonra bile tahammül edemezdim sırtını dönmene. Kızardın sen de bana, 'ne biçim erkeksin' derdin. Böyle şeyleri kadınlar mesele yaparmış, öyle söylerdin. Olsun derdim ben de, öyleyse öyle. Karanlıkta göremezken bile onları, gözlerimin içine içine bak isterdim hep. Göremezdim ama orada olduklarını, orada olduklarını ve baktıkları yerin benim gözlerimin içi olduğunu bilmek nasıl da mutlu uyuturdu beni. Sırtınla bir sorunum yoktu elbette. Nasıl olsun? Dünyanın en güzel kürek kemikleriyle küsülür mü hiç? Ama benimki de bir tür fedakarlıktı işte. Gözlerin gözlerimden hiç ayrılmasın diye, kalan bütün uzuvlarını taparcasına seyretmekten feragat ediyordum..

Devamını Oku
Ali Lidar

5.
Latin Amerika edebiyatı ciddiye alınmalı. Neruda, Marquez ve Borges dışında pek bilinmez ülkemizde nedense. Oysa söz gelimi Llosa seksen sonrası dünya edebiyatının en sağlam kalemlerinden biri (gerçi en son nobel edebiyat ödülünü o aldı, dolayısıyla satışları biraz olsun artmıştır diye umuyorum) ve Can yay. neredeyse bütün kitaplarını yayınladı. Sonra Cortazar var. 62 Maket Seti ve özellikle Seksek edebiyat tarihine şimdiden adını yazdırdı. Carlos Fuantes, sadece son kitabıyla bile ne kadar önemsenmesi gereken bir yazar olduğunu dosta düşmana gösterdi. Anti-emperyalizmi sonuna kadar savunan ve bunu yaparken de toplumcu gerçekliğin popülizm tuzağına düşmekten usta manevralarla sıyrılan büyük usta sadece Meksika insanın değil bütün sömürülen ülkelerin trajedisini anlatıyor aslında. Ayrıca da yarattığı dil ve kelime oyunlarıyla iyi edebiyatın büyüsünü okuyan herkese sonuna kadar hissettiriyor. İnfante'nin Kapanda Üç Kaplan'ı belki de James Joyce ya da Georges Perec ayarında devasa yazarların yapıtlarıyla karşılaştırılabilecek ve bu karşılaştırmadan hiç de mağlubiyetle ayrılamayacak kadar güçlü bir eser. Kitabın kahramanı Havana; kullanılan dil sokak Kübacası. Küba'nın başkenti Havana'nın devrim öncesi gecelerinden bir tanesini anlatıyor aslında kitap. Yer yer kelime oyunlarıyla zorlasa da okuru son sayfayı okuyup kitabı kapattığınızda hissettiğiniz tek şey sarsıntı oluyor, çok ciddi bir sarsıntı..
Özet: Latin Amerika edebiyatı iyidir, özellikle bize çok yakındır. Arjantin'in, Meksika'nın, Şili'nin ya da Peru'nun çocuklarının hikayeleri, Anadolu insanına hiç ama hiç yabancı değildir. Hatta arada bir tür akrabalık bile vardır..

Devamını Oku
Ali Lidar

50.

'Mavi Saçlı Kadına'


Bugün, ömrümde ilk defa bir kadına sarılıp ağladım. Abartmayalım tamam daha önce de ağlamalı vedalaşmalar falan yaşadım elbette. Ama ömrümde ilk defa bir kadına sarılıp, kafamı onun mavi saçlarına gömüp hüngür hüngür, sümüklerim aka aka ağladım. Nedeninin, niçininin hiç ama hiç önemi yok. Konuşulan, konuşulamayan, yaşanan, yaşanamayan, hayal edilen ya da edilemeyen bir sürü şeyin son durağıydı burnumu yasladığım siyahımsı mavi saçlar. Utanmadım, oysa bugüne kadar böyle bir durumun utanılacak bir şey olduğunu düşünmüştüm hep. Gözyaşlarım kadının mavi saçlarına dökülürken içimden geçen tek bir şey vardı. Hiç dinmesinler, hep aksınlar.. Mavi saçlı kadın sol eliyle saçlarımı usulca okşasın. İster acıma ve merhamet dolu hislerle yapsın bunu, ister hiçbir şey hissetmeden. Şartlar ve göz pınarlarım izin verseydi sonsuza kadar o şekilde ağlayabilirdim. Üzgün olduğum için mi ağlıyordum peki? Hayır. Elbette tarifsiz bir üzüntüyle başladı her şey. Yan yana saçma sapan bir duvarın üzerine oturmuş, son olmasından deli gibi korktuğum ama son olduğunu da adım gibi bildiğim sigaralarımızı yakmıştık. Gözlerim yaş istihkakını çoktan doldurmuşlardı. Ama bir türlü akamıyorlardı. Belki de o tür bir alışkanlıkları olmadığından. Ama anladı mavi saçlı kadın ve dünyanın en güzel gözlerini gözlerime dikip "istersen bana sarılıp ağlayabilirsin" dedi. Normalde itiraz etmeliydim, etmedim. Utanmalıydım en azından, utanmadım da. Sanki bana böyle bir şey söylemesini bekliyormuş gibi kafamı mavi saçlı kadının saçlarına gömüp içimi çeke çeke ağlamaya başladım. Saatle ölçülen zamana göre çok uzun sürmemiş olabilir, ama içimin saatine sorarsanız sonsuzluk kadar uzun bir süre ağladım. Hiç bitmesin istedim, çünkü ağlamayı kestiğimde sarılmayı da bırakacaktı bana. O yüzden o kısacık ana bütün ağlayamamışlıklarımı sığdırırcasına ağladım. Bütün hayal kırıklıklarımın, bütün çaresizliklerimin, bütün özlediklerimin bir parçasını akan gözyaşlarımla birlikte kadının mavi saçlarının arasına bıraktım. Ona sarılmadan önce çok üzgündüm, sarılmayı bıraktıktan sonra iyice katlanmıştı üzüntüm. Ama bu ikisi arasında geçen zamanda, galiba mutluydum. Evet evet hıçkırarak ağlayan mutlu bir adam olmuştum ben o an.. Mavi saçlı kadının fazla zamanı yoktu, galiba tahammülü de kalmamıştı. Ve en az benim kadar o da üzgündü. Elinden bir şey gelmiyordu çünkü. Gitmesi gerekiyordu, gitmesi, kendini dinlemesi, belki yalnız kalması gerekiyordu. Öyle de oldu. Gitti de. Giderken farkında olmadan mavi saçlarının arasına takılmış bir kaç damla yaşı da beraberinde götürdü. Yağmur yağmasın istedim arkasından bakarken, doğal yollarla kuruyana kadar kalsınlar saçlarının arasında.

Devamını Oku
Ali Lidar

Yatağını şaşıran bir ırmak
Önce göl olur, sonra yok...
-Doğanın kanunu-
Gördüm
omurgasının üstünden
araba geçmiş bir kedinin

Devamını Oku