Alevleri söndürün, ateş beni arındırmaz;
Ruhumun lâyık olduğu yer, o dipsiz donmuş göldür.
Bana inanan o kalbi sırtından vurdum apansız,
Ey Kokitos’un buzları, gelin bu nankör bedeni dondurun!
Biliyorum, en güvendiğin o dağları ben yıktım,
Seni kendi ateşimde bir harabe bıraktım.
Sırtından vurdum seni, dağıttım o saf dünyanı;
Aynaya her baktıkça kendi yüzümden bıktım.
Bana olan öfken haklı, kahrın boynuma borçtur,
Köpüklerden doğmuşçasına saf, mağrur ve narin,
Gözlerin deniz mavisi, bir ilah kadar derin.
Yeryüzüne inmiş bir Afrodit gibisin karşımda;
Güzelliğin karşısında diz çöker bütün kederin.
Altın sarısı saçların rüzgârla her savruluşta,
Kumral saçların dökülürken o sîmîn, süt beyazı gerdanına,
Mavi gözlerin bir ummandı, ab-ı hayat verirdi canıma.
Kadd-i mevzûn ile yürürken salınan bir nârin serv-i hırâmândın,
Şu fani cihan mülkünde, bana bahşedilen en yüce sultandın.
Bir ay geçti aradan, sanki bir ömür bitti,
Aklım başa geç geldi, giden ruhumu gitti.
Yokluğunla yüzleşip anladım her gün seni,
Gönlümdeki bu sevda günden güne büyüdü.
Ben kendi ellerimle bozdum o bağı, bağı;
Ey serv-i bülend, rûy-i sîm, saçları kumral dilber,
Baktıkça o mâvî çeşmine, gökyüzü kıskanıp titrer.
Süt beyazı teninde gizlidir cihânın bütün letâfeti,
Sen ki uzun bir selvi dalı, Hak Teâlâ’nın nârin âyeti.
Lâkin ben gâfil, bir lâhza uydum nefsin kalleş hîlesine,
Bana emanet ettiğin en ince, en kırılgan dalı,
Gittim, tam da o kanayan, kabuk bağlamamış yerden kırdım.
Sen bana, "Dünya bir yana, sen bir yana" derken,
Gözlerindeki o eşsiz inancı, sığ bir heves uğruna yaktım.
Görüyorum şimdi yüzündeki o dipsiz hayal kırıklığını,
İhtimaller, olasılıklar...
Neden hep bizim tersimize?
Bunu bana sorma, yukarıya bak;
Bunlar hep aldatmaca,
Bunu anlat yüreğine.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!