Kahvede bizim ağa...
Bir ayağı sandalyede,
bir ayağı memleketin üstünde.
Çay geldi.
Şekeri kendi attı.
İki kaşık.
“Memleketin şekeri de kalmadı,” dedi.
Çaycı çocuk sustu.
Babası dün işten çıkarılmıştı.
Ağa bilmiyor muydu?
Biliyordu.
Bilmezden geliyordu.
— Hasan nerede?
— Evde.
— Niye?
— Maaşı vermedin ya...
Ağa bir güldü.
“Ulan, para mı kaldı memlekette?”
Sonra cebinden telefonu çıkardı.
Yeni telefon.
Eski telefon daha üç ay önce alınmıştı.
Kahvede kimse bir şey demedi.
İsmail dayı çayını höpürdetti.
“Para yokmuş...”
dedi kendi kendine.
Bir daha söylemedi.
Bizim ağa dinine de düşkündür.
Öyle böyle değil.
Cuma günü en önde.
Bayram namazında safın başında.
Tesbih desen elde.
Dil desen dua.
Ama Mehmet amcanın
bakkala olan borcunu
“yarın” diye diye
iki kış geçirdi.
Mehmet amca da
deftere yazdı.
Borç büyüdü.
Ağa büyüdü.
Defter küçüldü.
Bir gün Mehmet amca:
“Başkan, şu hesabı kapatsak...”
dedi.
Ağa:
“Allah kerim.”
dedi.
Mehmet amca başını salladı.
“Allah kerim de
bakkalın veresiye defteri kerim değil.”
Kahvede bir kahkaha koptu.
Ağa duymamış gibi yaptı.
Bir de bizim öğretmen var.
Sessiz adam.
Kavgaya girmez.
Kimseye eyvallahı yok.
Geçen gün geldi:
“Çocukların sobası yanmıyor,” dedi.
Ağa:
“Devlet bakar.”
dedi.
Öğretmen:
“Devlet bakar da
çocuk üşüyor.”
Ağa kaşını kaldırdı.
“Sen siyaset yapma hoca.”
Öğretmen sustu.
Çıktı.
Kapıda ayakkabısının çamurunu sildi.
İçeride ağa
çay söyledi.
İki tane.
Biri kendine,
biri muhtara.
Çocukların sobası hâlâ yanmıyordu.
Akşam düğün vardı.
Ağa mikrofonu aldı.
“Biz halktan geldik!”
Alkış.
“Biz garibanın yanındayız!”
Daha çok alkış.
Köşede Hasan duruyordu.
İşsiz Hasan.
Elini cebine sokmuş.
Cebinde para yok.
Çocuğunun okul masrafı var.
Ağa konuşuyor:
“Bu millet için gece gündüz çalışıyoruz.”
Hasan başını çevirdi.
Çaycı çocuğa:
“Bir çay,” dedi.
Sonra düşündü.
“Yok...
Boş ver.”
Ertesi sabah gazetede haber:
AĞADAN EĞİTİME BÜYÜK DESTEK
Fotoğraf da var.
Bir koli kitap.
On iki kitap.
Üçü aynı.
Biri ters tutulmuş.
Ağa gülüyor.
Çocuklar gülmüyor.
Gazeteci gülüyor.
Herkes gülüyor.
Bir tek çocuklardan biri
kitabın arkasına bakıyor.
Belki fiyatını merak etti.
Bizim ağa böyle işte.
Bir gariban görünce
cebini yoklar.
Kendi cebini.
“Bende yok,” der.
Ama akşam sofrada
üç çeşit et.
Sofranın başında:
“Şükretmek lazım.”
der.
Şükret ağam.
Et senin.
Sofra senin.
Ev senin.
Araba senin.
Ama o lokmayı taşıyan
işçinin eli de
bir gün senin kapını çalar.
Bir ara muhtar:
“Millet senden korkuyor,” dedi.
Ağa güldü.
“İyi.”
dedi.
İsmail dayı yine çayını karıştırdı.
“Yok,” dedi,
“korkmuyorlar.”
Herkes döndü baktı.
“Ne yapıyorlar peki?”
İsmail dayı:
“İdare ediyorlar.”
dedi.
Hepsi bu.
Bak ağam,
sen şimdi bunu da duyarsın.
“Kim konuşmuş?”
diye sorarsın.
Sorma.
Çünkü mesele kim olduğu değil.
Mesele şu:
Bir yerde
çok insan susuyorsa,
orada birileri
fazla konuşuyordur.
Sen konuşuyorsun.
Hem de çok.
Mikrofonu bırakmıyorsun.
Geçen gün Hasan'ın oğlu
okuldan dönerken
senin arabanın yanından geçti.
Araba pırıl pırıl.
Çocuk ayakkabısının tabanını
kaldırmış.
Delik.
Sen camı açmadın.
Çocuk da sana bakmadı.
Böyle şeyler
insanın içine oturur ağam.
Çıkmaz.
Bir gün...
Ha, bak şimdi
kızma.
Bir gün sen de
o kahvenin önünden geçeceksin.
Kimse ayağa kalkmayacak.
Çaycı çocuk
başını kaldırıp bakacak.
Sonra çayını dağıtmaya devam edecek.
Muhtar başka masada olacak.
İsmail dayı belki yaşamıyor olacak.
Hasan belki başka şehre gitmiş olacak.
Sen de bir an
duracaksın.
“Beni tanımadınız mı?”
diyeceksin.
Çaycı çocuk:
“Tanıdım ağam.”
diyecek.
“Çay?”
Sen:
“Yok.”
diyeceksin.
İşte o zaman...
Neyse.
Çayı soğutmayalım.
Ben sana kızmıyorum aslında.
Kızsam ne olacak?
Sen yine sensin.
Ben yine benim.
Ama şu dünya var ya...
İnsanı bir gün
öyle bir yere getiriyor ki,
ne para konuşuyor,
ne makam,
ne adamların.
Bir tabure.
Bir bardak su.
Bir kapı.
O kadar.
Ha, bir de
şunu unutma:
Köylünün dilinde laf kalmaz.
Bugün söyler,
yarın unutur sanırsın.
Unutmaz.
Tarlaya giderken konuşur.
Pazarda konuşur.
Düğünde konuşur.
Cenazede bile
fısıldar.
Sen duymadığını sanırsın.
Duyarsın.
Hem de en sonunda.
İsmail dayı bugün yine kahvede.
Çayını aldı.
Bana baktı.
“Yazıyorsun ya,” dedi.
“Ne yazıyorsun?”
“Bilmem,” dedim.
Güldü.
“İyi,” dedi.
“Bilmeden yazılan
bazen daha doğru çıkar.”
Sonra sustu.
Çayından bir yudum aldı.
Dışarı baktı.
Ağa'nın arabası geçiyordu.
İsmail dayı arkasından baktı.
“Gidiyor,” dedi.
“Bırak gitsin.”
Ben de baktım.
Gitti.
Kahvede çay kaşıkları
şıkırdamaya devam etti.
Kayıt Tarihi : 12.09.2026 19:00:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!