Bu Bir Şiir Değil
Bayram günleri, çocukların hafızasında en derin izleri bırakan anlardır. Benim yaşımdakiler için çocukluk anılarının yeri bambaşkadır. Akranlarım o günleri anımsadığında yüzlerinde beliren o muzip gülümsemeyi çok iyi bilirim; ruhumuzun derinliklerinde o tebessümün sakladığı anlamı hepimiz hissederiz. Bütün bunları ellili yaşların getirdiği o özel duygu dünyasıyla yazıyorum; ne de olsa ben de bir babayım.
Bizim çocukluğumuzda bayram demek, yeni alınmış bir şeyi beklemenin o tarif edilmez heyecanı demekti. Tüm ilklerimizi çocukken yaşamamış olsak da, ilkler her zaman önemliydi.
Beklenen bazen sıcacık bir beyaz yün çorap, bazen bir kara lastik ayakkabıydı. Kimi zaman da ağabeye alınmış kahverengi fitilli bir pantolon... "Acaba ağabeyimin pantolonu bana da olur mu?" düşüncesini çocukça bir mahcubiyetle gizlemeye çalışmaktı bayram.
Bir portakalın turuncusundan ziyade kokusuydu hayal edilen. Çikolatanın, şekerin pek bulunmadığı o yıllarda keşkek vardı, sütlü çorba vardı. Bir de çocuk gözüyle annenin o tatlı, keyifli koşturmacasını izlemek vardı...
Bugün bayram... Ramazan Bayramı, Şeker Bayramı... Bir bayram işte!
Bırak Uyusun Hüzünler: Susmuş Bir Kalemin Hatırası
İnsan bazen bir yüzü hiç görmeden de bir ruhu tanıyabilirmiş.
Ankara'dan Gebze'ye, Gebze'den Boğaz kıyılarına uzanan bir hat vardı aramızda. Ucunda sadece seslerimizin, kırgınlıklarımızın ve sevginin taşındığı bir telefon ahizesi.
Bana şiiri o sevdirmişti. Kelimelerin nasıl sığınağa dönüştüğünü, kalpten geçen bir sızının dize dize nasıl hafiflediğini onunla konuşurken öğrendim. Benim yazdığım her mısrada onun sesinin tonundan bir gölge vardı.
Bir gece, o uzun sohbetlerden birinde, hayatın ağırlığını hafifletmek için dökülüverdi ağzımdan: "Bırak uyusun hüzünler..."
O aldı bu cümleyi. Bir şair zarafetiyle işledi, şiirleştirdi ve Antoloji'de paylaştı. Bir dize, iki ruh arasında sessiz bir antlaşma gibi durdu orada.
bir sicim yağıyor
yeryüzünün bütün ırmaklarına…
Belkili bir umutla,
belkili bir umuda…
Beklerken seni baharda,
kışa yakalandım;
Ömrüm bitse,
sessizce tükensem…
Sevmesem senden gayrı
ne varsa;
ne gülü, ne dikeni…
Sac Üzerinde Midye
Ben de sac üzerinde midye pişirdim! O dönemde İstanbul’a henüz yeni gelmiştim; şehri ağabeyimle birlikte tanımaya çalışıyorduk. Yanılmıyorsam yıl 1969’du.
Yenikapı’dan Bakırköy istikametine devam ettiğinizde solda bir yer vardır; SSK Samatya Hastanesi’nin tam karşısına denk düşer. Hâlâ yıkıntı olan bir yer... Denizle ilk o yıllarda tanıştım. Şimdiki Marmara’ya bakınca asla hayal edemeyeceğiniz kadar temizdi.
Ağabeyimle ben suda serinlerken yakınımızda uzun boylu bir adam belirdi. Şaşkınlıkla denize dalarak bir şeyler yapmasını izliyorduk. Adam her dalışında elinde kara kabuk gibi bir şeyle çıkıyor, onları kıyıya bıraktıktan sonra yeniden denize dalıyordu. Bu durum ilgimizi çekmişti; ne yaptığını gerçekten çok merak ediyorduk.
Kıyıda o kara kabuklardan epey biriktirdikten sonra bir ateş yaktı. İçinde ateş yaktığı bir tenekenin üzerinde, isminin sonradan midye olduğunu öğrendiğimiz o şeyleri pişirmeye başladı. Yakından bakmak geçiyordu içimizden ama ne gezer... Utangaç bir çocuğum.
Ama o koku yok mu ya! İşte o kokuya dayanamadık; karnımız da acıkmıştı açıkçası. Ağabeyimle biz de başladık denize dalmaya. Daldıkça kıyıya taşıyoruz... Parmaklarımızın, tabanlarımızın kan içinde kalmasına hiç aldırış etmeden sahile bolca midye yığdık.
Hepimiz Aynı Kumaştan: Öze Dönüşte Ten ve Can
Biz bugüne kadar Aleviliği hep başka inançların içinde aradık. Kitaplarda, başka coğrafyaların hikayelerinde... Oysa arkamıza yaslanıp toprağa, suya, gökyüzüne baktığımızda gerçek daha net görünüyor. Biz bu evrene dışarıdan gelmedik. Biz bu toprağın öz evladıyız. Üvey değil, öz.
Milyarlarca yıl önce ölen dev yıldızlar patlayıp savruldu. O yıldız tozları birikti, hava oldu, su oldu, toprak oldu. O topraktan ağaç bitti, o ağaçtan can oldu. Bugün kolumuzdaki et, kanımızdaki demir, o eski yıldızların külleridir. Bilim bunu laboratuvarda söylüyor. Çünkü demir bu Dünya'da kendi kendine pişmez, dev yıldızların kalbinde pişer. Yani bedenimiz bu evrenin tozu, bu toprağın mayası.
Eskiler bunu bizden çok önce söylemiş, iki kelimeyle özetlemiş: Ten ve Can.
Ten nedir? Giydiğimiz elbise. Toprağın, suyun, havanın bir araya gelip oluşturduğu et-kemik kafesi. Yorulur, acır, eskir, hastalanır.
Can nedir? Gökten inen bir hayalet değil. O cansız görünen atomların, o toprağın ve suyun bir araya gelip bilinç kazanması. Düşünmesi, sevmesi, semaha durması, rızalık demesi. Varlığın birliğinin uyanışı. Yani Ten bu evrenin maddesi ise, Can da bu evrenin aklı ve vicdanı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!