0606 - Kraliçe Şiiri - Onur Bilge

Onur Bilge
1935

ŞİİR


32

TAKİPÇİ

0606 - Kraliçe

Onur BİLGE

“Kraliçe,

Antalya Türkçesi diye bir şey var, darbımesellerle dillendirilen… Yerliler bazı fiilleri kendine has yerlerde, diledikleri gibi kullanırlar. Gerçek anlamına dikkat etmezler. Onlar kendilerince doğrudur. Doğma büyüme İstanbullu olduğum için ilk zamanlarda yadırgadığım bu konuşma tarzını zamanla benimsemiş olmalıyım ki ben de onlar gibi konuşmaya ve yazmaya başladığımı hissediyorum.

Sıcağına da alıştım. O nem oranının zirveye ulaştığı, Akdeniz’in buharlaşarak göklere çıktığı yaz aylarında, sıcağın alnında ter paçamdan akıyor da bana mısın demiyorum!

İnsanlar kapı önlerine, ağaç altlarına, evlerin gölgelerine atıyorlar kendilerini. Özellikle bizim mahalleliler o bunaltıcı sıcaklarda, kapıların önündeki betonlara serilen çaput kilimlerin üstlerinde oturarak serinliyorlar. Genellikle basma yüzlü pamuk dolu minderlerine kurulup, sırtlarını evlerinin dış duvarlarına dayayıp, ayaklarını uzatarak put gibi duran, canlarından bezmiş bir vaziyette oturan yaşlı Giritli kadınların rahatını kaçıranlar sıcak ve karasinekler… Sol ellerinde kartondan ya da birkaç kere katlanmış gazete kâğıdından yapılmış birer yelpaze, sağ ellerinde sinek raketi oluyor. Bir taraftan boyunlarıyla yüzlerini serinletmeye çalışırken bir taraftan dal sağa sola konan kalkan sineklerle savaşıyorlar.

Karasineklerin sesi çıkmıyor ama arada sinekliğin hınçla ve hızla yapıştırıldığı yerlerden “Şap! Şap!” diye sesler çıkıyor. Sağda solda karasinek ölüleri… Karıncalar anında yetişip cenaze kaldırma görevlerini ifa etmeye başlıyorlar. Ölüler, el birliği ile ve sessiz sedasız merasimlerle ama sevinç içinde kaldırılıp yok edilecekleri yerlere taşınıyorlar.

Karıncalar, bana anlattıklarını onlara da anlatıyorlar mı bilmiyorum. Öldüğümüz zaman, yuvalarına sığmadığımız için bizi alıp götüremediklerini, yerlerimize yerleştirildiğimiz zaman ilk ziyaretçilerimizin kendileri olacağını ve bedenlerimizden koparabildiklerini alıp alıp götüreceklerini…

Ne büyük bir hırs içinde olduklarını gösterebiliyorlar mı acaba insanlara? Hiç değilse yaşlılara? Onlar ne bulurlarsa alıp alıp götürürler yuvalarına. Taşıyamayacakları kadar büyük yüklerin altına girerler. İhtiyaçlarından fazlasını evlerine yığarlar. Bir yağmur yağar, hepsi su içinde kalır. Bu defa hepsini birer birer çıkarıp yuvalarının dışına taşırlar.

Bir karınca, bulduğu bir buğday tanesini var gücüyle çeke çeke götürürken bir kuş iner üstüne, bir hamlede onu da nevalesini de yutar!

Aklımda kaldığına göre, yeryüzündeki karıncaların ağırlığı, bütün insanların ağırlığından fazlaymış. Ağırlıklarının yirmi kat fazla yüklerin altına girebiliyorlarmış. Otuz beş bin türü varmış. Çoğu sıcak iklimlerde yaşıyormuş. Böcekler içinde en büyük beyne sahip olanlar onlarmış. Topu topu kırk beş elli günlük ömürleri için o telaş ve hırsı anlamak mümkün değil! Uyumadıkları söylense de günde yedi saat kadar uyuyanları da varmış. Köpeklerden daha iyi koku alırlarmış. Kraliçe karınca, on beş yıla kadar yaşayabilirmiş.

Demek ki her şey kraliçelerimiz içinmiş! Buradan kendine pay çıkarabilirdin bu yazdıklarımı okuma imkânın olsaydı. Fakat asla bu mektuplara ulaşamayacaksın! Varlıklarından bile haberdar olamayacaksın! Hak ettin ya da etmedin, bu da benim sana kestiğim ceza olacak!

Nerde kalmıştım? Antalyalılardan bahsediyordum. Kaldığım yerden devam edeyim, madem başladım, bildiğim ne varsa ortaya dökeyim, eksik gedik kalmasın. Sen okuyacakmışsın gibi… Sensizliğimin sıkıntısını, bir nebze de olsa, bu şekilde gidermeye çalışıyorum.

Yaşlıların bedenleri rasathane gibi olmuş zamanla. Ne zaman havanın açacağını, ne zaman yağmurun yağacağını onlara sor! Büyük yağmurlar için: “Afat geliyor!..” derler. Rüzgâr hangi taraftan esecek, kaç şiddetinde, gayet iyi bilir, önceden haber verirler. “Poyraz geliyor!” “Karayel esecek.” “Keşişlemeden…” Tecrübeye dayalı bir de iddiaları vardır. "Gün arkasına bakarsa hava güzel olacak, bakmazsa hava yağacak"" derler.

Giritli erkeklerinin neredeyse tamamı amatörce de olsa balıkçılıkla uğraşır. Sık sık denize açılacakları için hava tahminlerinde tecrübelidirler, nadiren yanılırlar. Kayıklarla açılırlar, maceradan hoşlanırlar. Dinamitle avlanırken kolları, parmakları kopanlar da vardır. Balıkçılarda süs gibidir, alışılmış bir şeydir bu eksiklik. Sağlaklarda genellikle sağ el ya kolda hasar görülür. Denizde canlarını kaybedenler de vardır. Çocuklarda bu merak, arıklarda girerek, “Tokuç Balığı” dedikleri koca kafalı kurbağa yavruları yakalayarak, biraz büyüdüklerinde çimdikleri çaylarda oltayla balık avlayarak başlar.

Çay katarlar, kapı örterler, sofra sererler, sofra bezini yayarlar, yemekten sonra silkerler, dürüp yatağına koyarlar. Ablaya aba, teyzeye ilk e harfini uzatarak deze, babaya buba, biradere bilader, ağabeye aga,kâseye kase, kâğıda kağıt, Kâzım’a Kazım derken de a harflerini uzatırlar.

Narenciye onlardan sorulur. Frenk yemişini, acuru ve ammeyi yakından tanır, yenidünyanın gerçek adının muşmula olduğuna yemin bile ederler. Karpuz, turunç, patlıcan ve ceviz reçelleri yaparlar. Köfte piyaz yapmaya ve yemeye bayılırlar.

Tektat ve Elmas’tan okkayla satın alıp yemek kaşığıyla, mahalle aralarında: “Di di kaymak var! Kaymak kaymak!.. Şekeri çuvaldan!..” diye bağırarak, mavi boyalı arabasıyla dolaşan, beyaz gömlekli, soluk mavi keten pantolonlu Koreli’den de küçük külahla az şekerli, çok nişastalı, bakır çalığı yanık dondurma yerler.

Yemek yemeyene “Meçikli ye!” “Zıkkımın kökünü ye!”, korkunca “Ödüm sıttı!”, Kızınca “Adıbatasıca!”, şaşırınca “Ene!”, kınayınca “Abu!..”, gayri yerine “gari…”, elindeki yerine “Endeki!” veya “Ende!” ya da sırtlarına çocuk bindirmek için “Ebiş!”, zakkuma “zıkkım”, ağabeye “agam!”, uçurtmaya “bayrak”, yüzmeğe “çimme”, uzağa “ırak”, helvaya “halva”, kahveye “gave”, zerdaliye “zerdeli”, yaylaya “layla”, fesleğene “feslikan” Kurkuteli’ne “Korkudeli” biraz yerine “bicez”, bir defa yerine “bikez”, “Ne haber?” yerine “Nabar?”, ondan sonra yerine “ondan keri” derler. Eklemeyi severler, “R” ve “L” kelimelerin başlarına “İ” ilave ederler.

Konyaaltı, Arapsuyu ve Lara’da obalar kurarak yazlar ya da Korkuteli ve Elmalı yaylalarında yaylalarlar. Sivrisineklere kan borçlarını ödememek için yaz sıcağında sabaha kadar az oksijenli çok karbondioksitli aynı nemli havayı teneffüs etmeye razı olarak cibinliklerde yatarlar.

Kahvelerde yancıları, sigara içerlerken otlakçıları vardır. Tavuk yerken lades kemiğinin bir ucunu tutup diğerini yanlarındakine uzatıp, ortasından kırarak lades, tartışırlarken iddiaya tutuşurlar. Karşılığında ufak tefek istekleri olur. Yazsa dondurma gibi gazoz gibi…

Mahalledeki çocuklar, bahçelerden olgunlaşan ya da ham meyveleri araklarlar ve yadırganmazlar. Çünkü “Göz Hakkı” diye bir şey vardır. Zaten vakti gelip toplandıkları zaman tabak tabak komşulara sunulacaklardır. Muşmula, erik, üzüm toplanır, dut çırpılır. Kızılcık tuzlanarak yenir. Sokaklarda bardaktan ölçeklerle, defter kitap kâğıtlarından yapılan külahlara doldurularak satılır. Kaynatılarak reçeli ya da şurubu yapılır. Karpuz ve narenciye kabuğundan ve patlıcandan da reçel yapmakta üstlerine yoktur!

Limon çiçeği kokulu sokaklarını, çam kokulu ormanlarını, kekik kokulu dağlarını çok sevdim ben bu şehrin. İğde çiçeğiyle hanımeli kokusunun karıştığı bahçeleri… Akşam rüzgârlarıyla ulaşan melisaların parfümünü, beyaz yaseminlerin rayihasını, leylakların kokusunu… Küçük kırmızı domateslere saplanarak masaların üstlerine konan yeşil yaprakları arasında beyaz gelinlikleriyle süzülen fullerin, Vita ve Ufa tenekelerinden fışkıran beyaz zambakların, renk renk açan karanfillerin kokuları mest eder beni.

Birçok dost edindim Antalya’da. Adları ve ağızları dost olan dostları… Onlar ki iflas edip dükkânımı kapatmak zorunda kaldığımda, hangisine sığınmak istediysem toz oldular. Hiçbir zaman açılmadı kapıları. Ne zaman çaldıysam kapı duvar… Ne zaman arasam yok oldular. Onlar ki beni her zaman yerimde, kolayca, ve güler yüzlü bir vaziyette bulmuşlardı. Dondu kadı umutlarım avuçlarımda. Göz uçlarımda çaresiz damlalar… Onlar sadık dostlarımdı. Beni hiç mi hiç yalnız bırakmadılar.

Ben mi yanlış tanımlamıştım sevgilerimi, onlar mı yanlış kişilerdi? Kime anlatırsam anlatayım derdimi, dinler gibi ederdi. Derlerdi ki: “Sabret! Sabrın sonu selamet!” Hissizce vedalaşır, sessizce çekip giderlerdi. Gözbebeklerimde titreyen son umut kıvılcımları da can çekişir, onlarla birlikte söner giderdi.

Antalyalıların arasından tek bir yiğit çıktı ve bana sahip çıktı. O kaptan’dı. Okyanus gönüllüydü, okyanus gönüllere açılmayı seviyordu. O benim gönlümü görmüştü. Beni seviyordu!

Beni en son terk eden sen oldun, Islak Martı. Sen bile terk ettin de, o yerinden milim bile oynamadı!

O aslen Antalyalıydı, Aslan Antalyalıydı!

Karınca”

***
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ - 0606

Onur Bilge
Kayıt Tarihi : 27.11.2020 20:28:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!