0605 - Aklımın Jetonu Şiiri - Onur Bilge

Onur Bilge
1935

ŞİİR


32

TAKİPÇİ

0605 - Aklımın Jetonu

Onur BİLGE

“Aklımın Jetonu,

Bünyem şoka girmiş palamut gibi… Sabah güneşle kalktım, başladım tahtalarla uğraşmaya, akşama kadar başımı kaldırmadan çalıştım. Öğleye doğru bir kahvaltı ettim, ona kahvaltı denirse… Üç beş zeytin, çay, ekmek… Arada su içmeye bile doğru dürüst vaktim olmadı.

Zaten aklımda fikrimde o içinden çıkamadığım soru… “Akıllı kimdir? Akıllı kimdir?” Düşünmekten kafam ambale oldu. Aklımım Jetonu! Sen olmadıktan sonra nasıl çalışsın benim aklım! Yarım aklım vardı, onu da sen aldın!

Suyu sıkılmış limon gibiydim yorgunluktan. “Bu saatten sonra iki yumurta kırıp yemekten başka ne yapılabilir! Evde patates de kalmamış, hemen soyup kızartıversem! “Yalnızlık ne kadar zor!” diye söyleniyordum, iş önlüğümü çıkarıp, elimi yüzümü yıkarken. Yan tarafta balık kızartıyor olmalılardı. Mis gibi kokular geliyordu bahçe tarafındaki mutfak penceresinden. O kadar da severim ki mübareği! Kanımda var Karadenizlilik! Ağzım sulana sulana yumurtaları aldım, tam kıracağım, kapı çalındı. Baktım Selahattin’in oğlu… Elinde bir kayık tabak, bir limon… Tepeleme bakıl dolu. Aman Allah’ım! O ne muhteşem bir görüntü!

“O ne Muhittin? Bütün balıkları bana mı getirdin? Komşuda pişer, bize de düşer! Ver bakalım! Çok teşekkür ederim. Babana selam söyle e mi?” dedim.

“Babamın da selamı vardı zaten. Dün gece balığa çıktıydı da bi dünya balık getirdi.” dedi incecik sesiyle, ezile büzüle. Beş altı yaşlarında ancak… Konuşkan, masum mazlum, uslu bir çocuktur. Çok severim.

Tabağı boşalttım, alelacele yıkadım, kuruladım. İçi boş geri göndermek olmaz ama evde ona koyacak bir şey yoktu. Benim tahta oyuncaklardan biri geldi aklıma. Çok emekli olmayan, eğlenceli bir cambaz… İki çubuk arasında, iplere bağlı olarak hareket eden bir palyaço… Çubuklar sıkıldıkça takla atıyor. Okul öncesi çocuklar bayılır ona! Galatasaraylı olduğunu biliyorum ya, sarılı kırmızılısından bir tane alıp, değneklerini sıkarak birkaç takla attırtıp, onu imrendirdikten sonra, bir eline tabağı verdim, bir eline de onu tutuşturdum.

“Al bakalım sana bir cambaz! Kırmadan oyna! Tamam mı?” diye tembih etmeyi de ihmal etmedim.

“A! Bu da Galatasaraylıymış!” diye kaptığı gibi sevine sevine arkasını dönüp koşa koşa giderken:

“Anne! Anne! Bak! Necmettin Dede bana ne verdi!” diye sevinç çığlıkları atıyordu. İyi, iyi ama benim için “Dede” diyordu. Vay be! Dede de olmuşum da haberim yokmuş! Ben karasevdanın karanlığında kendimi göremiyormuşum. Gönlüm delikanlı ya… Kendimi de genç sanıyormuşum. Bir kez daha utandım halimden!

Hemen hemen her gün yaşlandığımı fark ettirecek bir şeyler oluyor. Elimi başıma atıyorum, saçlarımın arasında parmaklarımı dolaştırıyorum, bakıyorum ki avucumda sekiz on tel… Sabah kalkıyorum, yastığımın üstünde de en az o kadar… Günde kaç saç teli dökülüyor, bilmiyorum. Aynaya bakıyorum, kırlar çoğalmış, şakaklarımdaki körfezler genişlemiş. Tarak yanlarda saçları, tam tepemde kafamın derisini tarıyor. Enseme atıyorum elimi, saçlar sık… Orada canlılık var, gençlik var, bana faydası yok.

Karadenizli burnumla kulaklarım büyümeye devam ediyor, engellemem mümkün değil. Zaten bir ayağım yamuldu, ameliyatlı topuğuma doğru dürüst basamadığım için az da olsa topallıyorum. “Aksak Timur” derdi bizim hanım bazen bana. Çocuklar da arkamdan bakarlardı: “Topal topal ekmek yapar!” derler, gülerlerdi ben giderken. Yerden alıp göklere verenler kadar olmasa da aksıyorum işte. Bu da bir artı değer benim için! İşin kötü tarafı, dizlerimde de ağrılar başladı.

Ayaklarım ayaklarım! Zavallı emektar ayaklarım! Yarım asır boyunca çalıştılar, uğraştılar “Gık!” demeden hizmet ettiler bana. Son zamanlarda alarm vermeye başladılar. Daha mı seslenmesinler! Dizlerim kireçlenmiş olmalı ki otururken kalkarken takır tukur ediyorlar. Sesleri dışarıdan duyulacak sanıyorum. O kadar kütürdüyorlar! Eskiden böyle değillerdi. Orta boy kaplumbağa kadar oldular.

Kaplumbağa dedim ya aklıma geldi. Karım bana kızdığında: “Seni bırakıp gittiğimde görürsün sen! Kabuksuz tosbağaya benzeyeceksin!” derdi. Çocuklar da gülerler: “Gabuksuz tosba!” derlerdi. Ne kadar hoşgörülü bir baba oldum ben ama yaranamadım karıma da evlatlarıma da… Neyse… Geldi geçti hayat rüya gibi. Ne kadar da çabuk geçti yirmi iki yıl! İnsan ömrü saman alevi gibi hızla yanıp tükeniveriyor. Bir de arkana bakıyorsun, bir avuç kül kalmış. O da en hafif bir rüzgârla darmadağın olacak, yeryüzünde izin bile kalmayacak!

Hey gidi Necmettin hey!.. Sen dede olacak adam mıydın! “İnsan hayatı bir oyun, bir eğlenceden ibarettir.” diyor ya her fırsatta Kaptan. Arkasından da: “Ben demiyorum. Allah diyor!” diye eklemeyi de unutmuyor. Zaten o, yeri geldikçe ayetler, hadisler söylemeyi bir görev biliyor. Hatta mecbur hissediyor sanki kendisini nedense. O kadar ayeti, hadisi nasıl aklında tutuyor acaba!

O Kaptan var ya o Kaptan! Sen o kadar uğraştın delirtemedin, Allah’a şükür halen aklım başımda ama o beni delirtecek, aklım kesti! Bedensel yorgunluğum neyse de bir de o sorduğu sorular yoruyor beni. Hoşuma gitmesine gidiyor ama beyin yorgunluğu bir tarafa, cevabı bulamamak allak bullak ediyor insanı!

“Akıllı kimdir?” den sonra, daha onu cevabını bulamadan bir de bilmece sordu. Bir taraftan soru bir taraftan bilmece, seni düşünecek vakit bırakmadı gündüz gece. Canım acayip şeker istiyor! Bu taşta üç beyazdan uzak durmak lazım ama insan beyni de şekersiz çalışmıyor ki! Zaten incir çekirdeğini dolduracak kadar aklım var! Bu üç beyaz lafı da Kaptan’a ait… Bir süre de onları düşündürdü bana da o kolaydı yine de çabuk bulabildim. Biz ekmeğe yağ sürer, üstüne şeker ekerdik.

O bilmece de epey işgal etti kıt aklımı. “Gökten düştü, her şeye yapıştı!” Gökten ne düşer? Yağmur, kar, dolu, çiy… Yok! Nasıl yapışır her şeye? Düşün babam düşün! O değil, bu değil! Kök söktürdü. Daha bulamadım. Tanıdıklarıma soruyorum, gelen giden çocuklara falan… Onlar da bilmiyorlar. Kimbilir altından ne çıkarak! Hin oğlu hin!..

Bütün o işimin arasında dayanamadım, bir ara gidip yüz gram sütlü aldım bakkaldan. Çok severim ben onları. Şeker biraz yakılarak karamela yapılıyor sütle. Küp şeklindeki boyalı ambalajının içinde ne kadar da gizemlidir o esmer güzeli! Ağzıma attım mı değme keyfime! Damağıma yapıştırıp emiyorum. Çepeçevre kolay eriyen bir tabakası var, ağzımda bayram şenliği… Kalanı sert bir çiklet gibi çiğnenebilir. Sakız gibi çiğnemelere kıyamam, çabuk biter sonra.

Ne güzel! Yaşlansam da içimde beş altı yaşlarında bir çocuk saklı ya… Bir tarafım çökse, yerlere dökülse de bir tarafımda gizli ya çocukluğum… Ne mutlu bana! Ne işim vardı sanki benim genç bir kızla! Yaşıtlarımla olsaydı ilişkilerim keşke! Ya da çocuklarla… Daha da güzel! Ah aptal kafam! Ne çektiysem ondan çektim! Bir de pır pır eden şu deli gönlümden!

Bazen de öğünürüm kalbimle. Gümbür gümbür atan bir şair yüreği olduğunu söylerim. Akıl olmadıktan sonra yürek olsa ne fayda! Akıllı kimmiş! Kimse kim! Ben olamadıktan sonra…

Sabah olsun, hayrolsun! İlk işim bir tabela yazmak olacak! “OYUNCAKÇI DEDE” yazıp, bu tek göz evin bahçeye açılan giriş kapısının üstüne asacağım. Sırdaşlıktan istifa edeceğim artık. Bilmem etrafımdaki gençler rahat bırakırlar mı beni. Çocuklar sarsın çevremi!

Yok yok! Gençlerle arkadaşlık ede ede genç sanmaya başlamışım kendimi. Dedeliği kabul etmem lazım yavaş yavaş. Hayat bitmiş, ensemde Azrail, önümde ölüm, ben düğün dernek hayalindeyim!

Gözlerimi kapatarak limonu kestim, bıçağın ucuyla el yordamıyla çekirdekleri çıkardım ve başka yerlere baka baka balıkların üstüne sıktım. Kesik limon görmeye tahammülüm yok. Yarısı olan yarısı olmayan dişlerim kamaşıyor gördüğümde. Dişlerim kilitleniyor, bayılacak gibi oluyorum.

Oturup balıkları afiyetle mideye indirdim. Aman Yarabbi!.. Böyle güzel bir şey yok! Ne de güzel kızarmış! Dışları çıtır çıtır, içleri yumuşacık… Yedikçe yiyesim geldi! “Biraz artsa!” diyordum ama ne gezer! Bir o kadar daha olsaydı yerdim de yine de tadına doymazdım! Ölmüşlerinin ruhlarına varsın!

İki kibrit kutusu kadar da helvam vardı teldolabında. Bir güzel onu da yedim üstüne. Akıllının kim olduğu, kim olmadığı aklıma bile gelmedi. Sen bile gelmedin aklıma!

Bir de çay demledim iyi mi! Sonra kuruldum köşeme, şöyle bir dengildim, sol dirseğimin üstüne. Sağ tarafımda demlik… Balık kokusunun üstüne, tavşankanı çayın kokusu sarmış odayı. Doldurup doldurup içtim.

Sonra doğruldum, kıbleye doğru dönüp diz çöktüm. Kaldırdım yorgun ellerimi, açtım nasırlı avuçlarımı: “Ey, “Rızka Kefilim!” diyen, yarattıklarını aç koymayan Rabbim! Sana sonsuz kere sonsuz Hamdolsun!” dedim.

Oyuncakçı Dede”
***
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ - 0605

Onur Bilge
Kayıt Tarihi : 27.11.2020 20:26:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!