0545 - Ev Kedisi Şiiri - Onur Bilge

Onur Bilge
1826

ŞİİR


21

TAKİPÇİ

0545 - Ev Kedisi

Onur BİLGE

“Ev Kedisi,

“Nasılsın?” diye soruyorsun telefonda. “İyiyim.” demek adet olmuş, iyiysem de kötüysem de… Nasıl olduğumdan bahsetmeye kalksam telefon faturası ödenmez hale gelir. Sen şaşar kalırsın. Şaşkınlıktan küçük dilini yutarsın belki de. Çünkü hiç de bildiğin gibi değilim.

Neler kaynatıyorum içimde, neler hissediyorum ruhumda, gönlümde neler besliyorum, ne fırtınalar esiyor ak saçlı başımda! En iyisi mi? Sen duyma, hiç bilme! “Bana uyma!”derdim, yaşlarımız yakın olsaydı. Bir de vaziyetlerimiz… Halimiz yani… Sen ev kedisi, ben sokak kedisi… Yediğimiz içtiğimiz farklı, giydiğimiz çıkardığımız farklı, yaşadığımız yerler farklı…

Sen o herife kalktın gittin ya, aramızdaki uçurumu daha da derinleştirdin. Çıtayı çok yükseğe çektin. Bu zamana kadar zengin olmadığım için hiç de hayıflanmamıştım ama sen paralı için paralanmaya başlayınca: “Keşke…” dedim. “Keşke ben de zengin olsaydım! Hem de şu adamın en az on misli!..”

Elinin emeğiyle geçinmeye çalışan garibanın biriyim ben. Kıt kanaat idare ediyorum, yıllardır fakruzaruret içinde kıvranıp duruyorum. Hele seni tanıdıktan sonra ipin ucunu iyice kaçırdım. Ah, şu telefon faturaları, öyle böyle değil, canıma okudu! Sanki varlıklıymışım gibi hava atıyorum: “Sen kapat, ben arayayım!” diyorum sana. Sonra da kullanıma kapanmasın diye ondan bundan ödünç para istiyorum, cebimdekini tamamlıyor, koşa koşa gidip postaneye yatırıyorum. Yatırmayayım da ne yapayım! Seninle irtibat kurabileceğim tek vasıta telefon.

İyi ki adressiz mektuplar bunlar ve iyi ki sen asla okumayacak, bütün bunlardan hiç haberdar olmayacaksın. Aksi takdirde rezil rüsva olurdum sana!

Gitar çalan bir delikanlı var, buraya gelenlerden biri… Adı İlyas… Efendi bir çocuk… Lise sonda okuyor. Epeyce ilerletti musiki bilgisini. Bir kız öğrenci bulmuş kendisine: “Ona ders vereceğim ama bir yerim yok. Acaba onunla burada günde bir saat kadar çalışabilir miyiz? Bana müsaade eder misin?” diye sordu.

Şöyle bir düşündüm. Halleri vakitleri iyi bunların… Annesi de babası da çalışıyor, evleri kendilerinin. Babası vergi dairesinde şef, annesi bankacı… İyi de harçlık alıyordur. Üstü başı düzgün… “Olur ulan! Bana da şu seninki gibi afili bir ceket alırsan… Açık mavi olsun. Kaliteli olsun ha! Şöyle giydim mi… Anlarsın ya!” dedim. Memnuniyetle kabul etti. Ağzı kulaklarına vardı. Sevincinden uça uça gitti.

Birkaç gün sonra elinde bir paketle geldi. Almış dediğimi. Tam da üstüme göre… Nasıl sevindim bilemezsin! “Nereden buldun bunu? Antalya’da böyle şeyler satılmaz pek.” diye sordum. İskeleye gelen İngiliz bandıralı gemiden aldığını söyledi. “Batan geminin malları bunlar!” dedi bir de, işportacı ağzıyla.

İskeleye arada sırada bir yabancı gemi gelir. Antalyalılar değişik ve kaliteli bir şeyler satın almak gayesiyle oraya giderler. Pazarlanan mallara bakarlar, işlerine gelenleri alırlar. Mürettebat ve yolcular da şehri gezerler, yer içer, alışveriş yaparlar. Paytoncuların da yüzleri güler. Esnaf sevinir. En çok da içkili lokantalar kazanır.

Serin havalarda akşamları omzuma attığım ceket epey eprimişti. Zaten üstüme olan bir o kalmıştı. Siyah kaşe kumaştandı. Tüyleri yer yer dökülmüş, artık yanlarında ve dirseklerinde dokuma iplikleri görünmeye başlamıştı. “Ne olmuş bu cekete böyle?” demişti oğlanın biri ben de: “Ne olacak oğlum, uyuz oldu.” demiştim. O kadarla kalsa iyi… Yakası ve kolçakları kirden kayış gibiydi bir de… Üstelik kışlıktı. Neyse… Onu da Kaleiçi’nde, sokakta yatıp kalkan bir garibana verdim. Ne kadar sevindi bilsen! Benim bile giymek istemediğimi havada kaptı! “Geceleri üstüme çiy yağıyor, esinti de oluyor, betonda üşüyorum abi!” dedi. “Benden beteri de var!” dedim içimden, halime şükrettim.

En çok neden seviniyorum biliyor musun? Beni daha genç gösteren o ceketi, senin yanına giderken giyeceğim için… Benim de iyi kıyafetlerim vardı, yok değil ama artık hiçbirine sığamıyorum. Son zamanlarda kendimi iyice içkiye verdim ya… Kocaman bir bira göbeğim oldu. Gömleklerimin bile önleri iliklenmiyor. Birer ikişer yanıma gelen gençlere dağıtıyorum. Boşuna yer işgal ediyorlar. Duvardaki askıda üst üste duruyorlar. Üstlerine bir bez örtüyorum. Tozlanmasınlar diye falan değil ha, dağınıklık olmasın, gözü yormasın diye. Elbise dolabım bile yok.

Nasıl olduğumu soruyorsun. Belki meraktan belki de sırf adet olduğu için. Gerçekten merak ediyorsan, dilimin döndüğünce halimi arz edeyim ama yine de sen bunları hiç bilme!

Sensiz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum işte! Kör topal idare ediyorum, nasıl olsun? Aşkının tattırdığı zevklerle avunmaya çalışırken ayrılığın azabının şiddetlenmesini engelleyemiyorum. Seninle bir bütün hissediyordum kendimi, şimdi hayatımda her şey yarım yamalak… Uyku, yeme içme, gezme tozma, çalışma dinlenme… Her şey eksik ve tamamlanması imkânsız...

Sesini duyabilme umuduyla yaşıyorum. Yüzünü göremiyorum. Haddinden fazla özlediğim için hayal dahi edemiyorum. Tam belireceğin anda, içimi saran heyecan yüzünden belirmeden yok oluyor yüzün. Ümidimi telefona bağladım. Sesini duyabildiğim için dünyalar benim oluyor! Onca olumsuzluğa rağmen yine de haftada bir de olsa sesini işitebildiğim için hayatım anlam kazanıyor, yaşamaya değer bir hal alıyor.

Haftada bir değil de her gün, hatta günde birkaç defa sesini duysam da bir kez olsun yüzünü görmek gibi değil! Seni nasıl özlediğimi bilmem başka nasıl ifade edebilirim!

O hasret ağlatıyor beni, çare olmasa da. Böylesine özlerken mümkün mü ki ağlamamak!

“Mesafeler küçük sevgileri yok eder, büyükleri yüceltir. Tıpkı rüzgârın mumu söndürüp ateşi yükselttiği gibi.” diyorlar. Harlanmasına harlanıyor karasevdam ama orman yangını gibi dolam dolam fena yakıyor beni!

Seni sevmeyi de çok sevdim, özlemeyi de… İkisinin de birbirine paralel benzer hazzı var. Ağlamak isyana giriyor bir yerde ve ben hasretin dayanılmaz bir hale geldiği zamanlarda tutamıyorum kendimi. Gözyaşlarımı zapt demiyorum. Hıçkırıklar fışkırıyor ruhumdan.

Sen bilme! Sakın sen bilme bunları! Ben yazayım boşalayım. Bir ben bileyim. Hiç bilme! Bilirsen… Tamamını değil, yüzde birini bile… Rezil olurum sana! Babandan da büyüğüm. Neredeyse deden kadarım. O kadar değilse de yakın diyelim.

Demeyelim sana duygularımızı. İçe doğru bükelim.

Sokak Kedisi”

***
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ - 545

Onur Bilge
Kayıt Tarihi : 22.10.2019 05:04:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!