Zirve ve Dava Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
228

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Zirve ve Dava

ZİRVE VE DAVA
Yola çıkarken pusulamızdan emindik. Önümüzde uzun, sarp ve taşlı bir yol vardı. Ufuk çizgisine bir mühür basacak, en yüksek dağın zirvesine davamızın bayrağını dikecektik. İnandığımız şey uğruna yürüyecek, yorulacak, düşecek ve yeniden kalkacaktık.
Niyetimiz belki de gerçekten temizdi.
İlk adımda yüreğimizde biz vardı.
Fakat insanın en eski yanılgılarından biri, kendi ayak seslerinin yankısını hakikatin sesi sanmasıdır.
Yol uzadıkça değiştik.
Çünkü bazı yollar yalnızca insanı bir yere götürmez; insanın içindekileri de ortaya çıkarır.
Önce ayakkabılarımızın altındaki taşları hissettik. Sonra ayaklarımızın nasırlarını… Ardından omuzlarımızdaki yük ağırlaşmaya başladı. Boranlar yüzümüze kum savurdu. Buz gibi rüzgârlar tenimizi kesti. Geceleri yıldızlara bakarak yolumuzu bulmaya çalıştık. Kimi zaman karanlık, önümüzdeki patikayı yuttu. Kimi zaman sis, birkaç adım ötemizi bile görünmez kıldı.
Ama yürüdük.
Çünkü önümüzde bir dava olduğuna inanıyorduk.
Her düşüşümüzde birbirimizi kaldırdık. Her kayada bir iz, her yokuşta bir imtihan, her yarada bir fedakârlık gördük.
Sonra yol yükseldi.
Ve yükseldikçe garip bir şey oldu.
Etrafımızdaki insanlar küçülmeye başladı.
Önce aşağıda kalanların seslerini daha az duyar olduk. Sonra onların dertleri bize uzaktan gelen bir uğultu gibi gelmeye başladı. Eteklerdeki yoksulluk, susuzluk, yalnızlık ve çaresizlik, zirvenin soğuk havasında giderek silikleşti.
Biz yükseldikçe onlar küçülmedi aslında.
Biz onlardan uzaklaştık.
İşte insanın kendisini kaybetmeye başladığı yer çoğu zaman tam da burasıdır.
Çünkü yükseklik yalnızca bedeni değil, egoyu da besler.
Bir süre sonra yürüdüğümüz yolun zorluğunu, haklılığımızın kanıtı sanmaya başladık.
Çektiğimiz sıkıntıları, büyüklüğümüzün belgesi saydık.
Katlandığımız fedakârlıkları birer madalya gibi göğsümüze taktık.
Ve farkına varmadan, davanın önüne kendimizi koyduk.
Nihayet zirve göründü.
Bulutlar ayaklarımızın altında kaldı. Dağın başı gökyüzüne yaslanmıştı. Rüzgâr, yıllardır kimsenin söylemediği bir sırrı fısıldar gibi uğulduyordu.
Son birkaç adımı da attık.
Ve vardık.
Zirve...
Buzdan bir taht gibiydi.
Sessizdi.
Soğuktu.
Görkemliydi.
İnsan orada kendisini dünyanın merkezinde sanabilirdi.
Bayrağı çıkardık.
Diktik.
Rüzgârda dalgalandı.
Bir an için bütün yorgunluğumuzun karşılığını aldığımızı düşündük.
Sonra geriye baktık.
İşte asıl hikâye o anda başladı.
Çünkü zirveye çıkmıştık ama içimizde bir boşluk vardı.
Bir şey eksikti.
Bir şeyi dağın eteklerinde bırakmıştık.
Aradık.
Hatırlamaya çalıştık.
Sonra acı gerçekle yüzleştik:
Davamızı geride bırakmıştık.
Zirveye taşıdığımız şey dava değildi.
Kendi suretimizdi.
Omuzlarımızda taşıdığımız yük, yüce bir ideal değil; giderek ağırlaşan enaniyetimizdi.
Diktiğimiz bayrak, hakikatin değil, kendi adımızın gölgesiydi.
Biz zirveye davayı çıkarmamıştık.
Kendimizi çıkarmıştık.
Ve insanın kendisini davanın yerine koymasından daha büyük bir kayıp yoktur.
Belki de en acı yanılgımız şuydu:
Davanın büyüklüğüyle kendimizin büyüklüğünü birbirine karıştırdık.
Oysa büyük bir davaya hizmet etmek, insanı büyütmekten önce küçültmeyi öğretir.
Dava büyürken ben küçülmeliydim.
Övgü geldiğinde susmalıydım.
İnsanlar beni öne çıkardığında bir adım geriye çekilmeliydim.
Bir başarı kazandığımda, “Ben yaptım.” demek yerine, “Bana nasip oldu.” diyebilmeliydim.
Çünkü insanın içine sinsice yerleşen en tehlikeli zehir, başarısızlık değil, başarının insanın kendisine ait olduğuna inanmasıdır.
Bir süre sonra dava, insanın elinde bir bayrak olmaktan çıkar; insan kendisini bayrağın sahibi sanmaya başlar.
İşte o zaman hizmet, makam arayışına;
fedakârlık, gösteriye;
sadakat, itaate;
hakikat, şahısların gölgesine dönüşür.
Ve insan fark etmeden kendi suretine secde eden bir putpereste dönüşebilir.
Oysa gerçek dava zirvede beklemez.
Davanın asıl imtihanı, insanların alkışladığı yerde değil, kimsenin görmediği yerde başlar.
Bir yetimin başını okşarken...
Bir mazlumun sesini duyarken...
Bir insanın elinden tutarken...
Hakkını arayamayanın hakkını savunurken...
Kimsenin bilmeyeceği bir iyiliği yaparken...
Kendi menfaatinden vazgeçerken...
Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmamayı başarırken...
İşte dava oradadır.
Çünkü hakikat, çoğu zaman bayrakların dalgalandığı zirvelerde değil, kimsenin görmediği küçük iyiliklerin sessizliğinde yaşar.
Bir insanın kalbini kırmamak bazen büyük sözler söylemekten daha büyük bir davadır.
Bir yetimin gözündeki korkuyu silmek, yüzlerce nutuktan daha anlamlı olabilir.
Bir başkasının başarısını kıskanmadan alkışlayabilmek, insanın kendi nefsine karşı kazandığı sessiz bir zaferdir.
Ve bazen en büyük mücadele, dünyayı değiştirmek değil, kendimizin dünyaya dönüşmesini engellemektir.
Belki de artık zirveden inme vaktidir.
Çünkü zirvede uzun süre kalan insan, aşağıdaki hayatın gerçekliğini unutabilir.
Orada alkışların sesi yüksektir.
Eteklerde ise insanın gerçek sesi duyulur.
Zirvede bayraklar vardır.
Eteklerde yaralı insanlar.
Zirvede unvanlar vardır.
Eteklerde isimleri bilinmeyen emekçiler.
Zirvede fotoğraflar vardır.
Eteklerde hikâyeler.
Zirvede alkış vardır.
Eteklerde gözyaşı.
Ve insanın hakiki değeri, zirvede kaç kişinin onu alkışladığıyla değil, eteklerde kaç kişinin elinden tuttuğuyla ölçülür.
Bu yüzden belki de yeniden aşağıya bakmalıyız.
Yola çıktığımız ilk güne...
İlk heyecanımıza...
İlk niyetimize...
Henüz kimsenin bizi tanımadığı, kimsenin bize bir paye vermediği o günlere dönmeliyiz.
Çünkü insanın en temiz hâli çoğu zaman henüz alkışlanmadığı zamandır.
Sonra kendimize sormalıyız:
Biz gerçekten davanın peşinden mi yürüdük, yoksa davayı kendimize mi yürüttük?
İnsanları hakikate mi çağırdık, yoksa kendi etrafımızda mı topladık?
Yol arkadaşlarımızın yükünü mü hafiflettik, yoksa onları kendi yürüyüşümüzün basamakları mı yaptık?
Davamız için mi büyüdük, yoksa büyüdükçe davamızı mı küçülttük?
Bu soruların cevabı kolay değildir.
Çünkü insan başkasının aynasında kendisini görmekten hoşlanır; fakat kendi vicdanının aynasına bakmak cesaret ister.
İğneyi önce kendimize batıralım.
Çünkü dışarıya doğrulttuğumuz her parmak, önce kendi gölgemize düşer.
Başkalarının sadakatini sorgulamadan önce kendi niyetimize bakalım.
Başkalarının ihanetinden söz etmeden önce kendi nefsimizin bize kaç kez ihanet ettiğini düşünelim.
Başkalarının kibirli olduğunu söylemeden önce, alkış karşısında içimizde büyüyen o küçük hükümdarı fark edelim.
Ve en önemlisi, başkalarının davaya ne kadar hizmet ettiğini ölçmeden önce kendimize soralım:
Ben bu davaya ne kadar hizmet ettim ve bu hizmetin ne kadarını kendime mal ettim?
Belki de asıl muhasebe budur.
Çünkü insanın en büyük savaşı, karşısındakiyle değil, aynada kendisine bakan o görünmez rakiple yaptığı savaştır.
Şimdi zirvenin soğukluğundan aşağıya inme vaktidir.
Bayrağı sökmek için değil.
Bayrağın neyi temsil ettiğini yeniden hatırlamak için.
Eteklerde bıraktığımız emaneti bulmak için.
Yolun başındaki saf niyeti yeniden omuzlamak için.
Belki yaralarımız hâlâ kapanmadı.
Belki dizlerimiz hâlâ titriyor.
Belki yol arkadaşlarımızın bazıları geride kaldı.
Ama olsun.
İnsan bazen zirveye çıkarak değil, zirveden vazgeçip insanlara geri dönerek büyür.
Çünkü gerçek büyüklük, herkesten yukarıda durmak değildir.
Gerçek büyüklük, yükseğe çıktığında aşağıdakileri unutmamaktır.
Ve belki de hayatın bize öğreteceği en ağır, en sade hakikat şudur:
Dağın tepesine çıkmak marifet değildir. Asıl marifet, zirvenin sarhoşluğundan kurtulup yeniden eteklere inmektir.
Orada toz vardır.
Orada ter vardır.
Orada gözyaşı vardır.
Orada unutulmuş insanlar vardır.
Ve belki de en önemlisi, orada hâlâ kendimizden geriye kalan gerçek bir parça vardır.
Onu bulabilirsek...
Belki yeniden başlayabiliriz.
Bu kez zirveye kendimizi taşımadan.
Bu kez bayrağın gölgesine sığınmadan.
Bu kez “ben”i geride bırakıp, yolun başındaki o temiz “biz” ile...
Ve belki ancak o zaman anlayabiliriz:
Bazı zirveler insanı göğe yaklaştırmaz; sadece ne kadar küçülmesi gerektiğini öğretir.

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 1.10.2026 20:30:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!