Yani şimdi durduk yere sarardı bu yapraklar,
Aslında kimsenin de bir yere gittiği yok.
Ama mevsim sonbahar olunca,
Herkes gizli bir bavul topluyor sanki içten içe.
Ankara’nın ayazına mı benziyor biraz bu Eylül,
Yoksa ben mi çok üşüyorum sen yokken buralarda,
İnan, zerre kadar bilmiyorum.
İnce belli bir bardakta kendi kendine soğuyan çay gibiyiz.
Ne tam içilebiliyoruz, ne de dökülmeye kıyılıyoruz.
Bir rüzgar esiyor köşe başından,
Adı poyraz mıdır, karayel midir, bana ne!
Benim yüzüme senin kokunu çarpmayan rüzgarın,
Meteorolojik izahatı lazım değil bana.
Eylül dersen, zaten öteden beri sabıkalı.
Ekim desen, kapı önünde unutulmuş ıslak bir şemsiye.
Kasım... Kasıma hiç girmeyelim,
Onun adı çoktan çıkmış o malum filmlerde.
Oysa biz seninle, dökülen yapraklara basmadan yürümeye çalışan,
İki acemi çocuktuk şu koca şehrin orta yerinde.
Şimdi hangi belediyenin temizlik işçisi süpürüyor,
Bizim o sararıp solan, o yarım kalan heveslerimizi?
Öyle işte gülüm...
Yine memlekete bir sonbahar geldi.
Yine ağaçlar soyunuyor, hiç utanmadan, sıkılmadan.
Ben de sana soyunuyorum bütün dökülemeyen dertlerimi.
Bir çıksan gelsen diyorum,
Kestane çizsek, soba olmasa da kalorifer peteğinde ısıtsak ellerimizi.
Sen bir kere gülsen,
Ben bu sonbaharın yere düşen bütün yapraklarını,
Oturup tek tek yeşile boyasam...
Yemin ederim, zerre kadar erinmem.
Kayıt Tarihi : 3.10.2026 01:43:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!