kaderin başlama düdüğüyle başlamıştık aşkımıza
sen sağlı sollu ataklarla gönül sahama girmeye çalışıyordun
bense kalp kale`me çelikten bir nefret ağı örmüştüm
sen umudumu boşalttığım alanlarda sevgi pasları yaparken
ben şuursuzca yapılan preslerde yeni savunma varyasyonları deniyordum.öyle enteresan bir taktikle oynuyordun ki bu oyunu ne tandem duygular nede sarkık gönüller kar ediyordu.baklava tarzı yayarken düşlerimi kanatlara göbekten açık veriyordum aşk maker`ına.hızlı hücüma
kaldırırken o gönül forvetlerini bense kalbimde bloklar arası
bağlantıyı bir türlü sağlayamıyordum.sen kin dolu gönlümün ceza sahasına girmek için depar atarken ya demarke vaziyette kalıyor yada girmeden indiriyordum duygu forvetlerini acımasızca sevgimi kaybettiğim yere.sen kalp kale`sine endirek kullanırken serbest kalp atışlarını bense kin barajını bozan içimdeki son sevgiyi ikaz ediyordum.kavisli yaptığın aşk ortasında hisle buluşan duygu forvetini yaka paça yere indirirken yüreğimin son sevgi tohumu, penaltıya neden olmuştu yaşımın 18`i içinde.kader tarafından kırmızı kartla cezalandırılırken kartlaşmış kalbimin kenar yönetimi 1 duygu eksik kalmanın ve senle nasıl mücadele edilebileceğinin kaygılarını taşıyordu.sen atışı kullanmış ve ilk aşk golünü atmıştın nefret ağlarıma.eksik kalmanında verdiği dez avantajla sinir sistemim 3-5-2 den 4-4-1`e dönmüştü.artık tamamen bilinçsizce saldıran aşka sevgiye küsmüş umutsuz duygularım gönlümde boşluklar veriyordu ve sen o boşluklardan fazlasıyla yararlanıyor netice aşk gollerini ardı ardına sıralıyordun.evet sonunda yenilmiştim tarihi bir hezimete uğratmıştın beni.evet kazanmıştın bu aşk oyununu hemde yüreğinin hakkıyla hakederek.UEFA yani ULAŞILABİLECEK EN FAZİLETLİ AŞK fedarasyonu sana kalbimin sevgi kupasını takdim ederken bense hüzünle karışık bir mutluluk yaşıyordum yenilmenin verdiği moral bozukluğuyla.neticede de sana ait senin olmuştum.ben senin aşk müzende, kazandığın ilk ödül; sense benim gönül paketimde kaybettiğimi sandığım en büyük hediye oldun.....
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta