Onlar toplasa günlerin getirdiğini
Benden alsalar günlerin götürdüğünü
Ah, hayır, olamaz.
Yalanlar dillere merbut,
aşklar aşklara tamahkâr.
21. yüzyılda bir âlem,
her tarafından kir damlar.
Kelimeler çok, cümleler yarım.
Endişeyle bakıyoruz tamamlanmış sanılana.
Ghost, cringe, ship,
glow up, flex, manifest.
Biz yerliler, biraz da eskiler,
mahcur kaldık ahalinin
âyet sandıklarına.
İyice demlenmiş çay hazin bir şekilde
tarihe günbegün yenik düşmekte.
Çünkü self servis sırasında
marshmallow, hibiscus veya jimmy jambo bekleyenler
kızıyorlar bana, onlara
“Baban da narita sakura içiyordu.” deyince.
Oysa ben, anlayacakları dilden
esfelden sesleniyorum.
Fasarya bulunuyor söylediklerim.
Sözcükler öylesine, sorular biteviye
En nakışlı cevaplar aymazların dillerinde.
Aydınlık arkadadır, çok uzakta kalmıştır.
Bilinen, bilinmeyeni örteni okşamaktadır.
Neydi çile, kimdi keş?
Boşluğu ense kökünde gezdiren,
nefsi önünde diz çöktüren,
bu keşmekeşte uzak bir ses.
Yönümü ansızın bulutlara çevirip,
gözümü görülenden uzağa dikince,
sorunun içinden sorular çıkarıp,
cevapların ardında cevaplanmayana bakınca,
yeniyetme kardeşim sigma diyor bana.
Şaşmıyor da bir gün gaibi sorgulamama.
Çağın gençliğe beyan buyurduğu,
gençliğin ruhunu keşmekeşte yuğduğu,
slay, simp, sheesh.
Gürültülüyüm ben,
onların gözünde.
This Ain’t It, Chief.
Nihai nota, tavizsiz tutum, ültimatom.
Yalvaçlar artık kanallar, stüdyolar.
Mikrofonlarda hep pohpohlananlar,
pohpohlayanlarca fonlananlar,
kanın rengini boyamaktan bir gün olsun bıkmadılar.
Megafonlarda hazır, uyutmaya hazırlanan;
karşılarında nazır, uyumaya hazırlanan.
Her gün birini, bir gün hepsini
düzeltmeye kalkışan,
tasması yaftalanıp
aralarına karışan.
Olanı kirletip olmayana özenenler,
içlerindeki ifriti besleyip bezeyenler,
yola çıkanı taşlayıp Taif’i diriltenler,
her adıma başka bir adım sürükleyenler.
Kalabalık, kalabalık, kalabalık.
Diş-tırnak, ekmek-taş, alın-ter.
Çağı yakalamayan ikilemelerden başka ne ola ki?
Kibir ağzında yemin süsleyenler,
ışıklı odalarda pay edilirken şer.
Kılıçlar plastik, kabzaları tutan eller titrek.
Küfürler cesur çocukların kirlenmiş dillerinde.
Çağdır, neresinden tutsan elinde kalır.
Her tarafı pas, su tutsan suyu paslatır.
Olanı yek bakışıyla yıkmaya çalışan,
yıktığına varır yıkıntılar arasından.
Çok ötelerden, yapmış gibi yapan,
soluk soluğa kalır hiçbir şey yapmadan.
Uzak atlaslar, imparatorluklar, saltanatlar,
ışın çağında abes de kalsalar,
ışın çağına çürümüşlükleriyle sirayet edenler,
çehremi bir an olsun gölgeleyecek değiller.
Gemiler bir hak uğruna yol alsa karalarda,
“–Ama onlar denizde daha güzeldi–” diyecekler var bu çağda.
Preveze’den başlasan denizlerdeki hükümranlığa,
“–Ama balıklar çok korkmuştur–” diyecekler var bu çağda.
Tarih düşürmeyi iyi bilirim yazdıklarıma, yaşadıklarıma.
Çünkü çocukluğumdan beri
tarihte bir dilim, içimde bir dirim.
Tarihin içinde dirimim, dilim.
Böyle gelmedim ama böyle giderim.
Bilirim.
Hatırda kalan, kaypak olan,
payan takdire şayan.
Kim, nerede, nasıl?
Ben, kim?
Ben, nerede?
Ben, nasıl?
Asıl soru bu, asıl!
Ben de yabancıyım önümden yürüyene,
onun yürüdüğü yola, selam verdiği bakkala,
sofraya oturup bağdaş kurmasına,
nasihati başlatan işaret parmağına,
yular tutmaktan oluşan elindeki nasıra.
Anlamasam da dinlerim.
Dinlerim onları, anlamasam da.
Çünkü bilirim:
sonradan anlarım dinlemediklerimi.
Ben yabancıyım ama farklı değilim önümde yürüyenden.
Arkamdan yürüyenler avane birbirine.
Geldikleri yer… bilmezlerdi.
Umdukları yer alafrangalıklarından belliydi.
Onlar aynıydı, onlar kalabalıktı.
Birbirlerine benzemeye ne kadar meraklılardı.
Bunu arşınlamak bana düşmezdi elbet.
Ben onları anlamadan, onların dünyasına dalmadan,
yapay mutluluklarını mutsuzluğumla karşılaştırmadan,
dehlizlerinde buğulanmadan, kaybolmadan,
bana mı düştü onları tanımlandırmak?
Aldırışım muhakkak aldanışım sanılır.
Çünkü ciddiye alırım
çarşı pazar dolaşanları,
esnafı lafa tutanları,
iş ukdeleşirse eli cebine varanları.
Aldanışım muhakkak aldırışım sayılır.
Ben yalnız benken yalnızım.
Yalnızlık yalnız… hayır, burada yanlış bir şey var.
Ama her yanlış yalnızlıktan doğar.
Hayır, burada daha büyük bir yanlış var.
Böyle yaşarım, her teze
aldığım soluğu vermeden antitez.
Şüphelerim aklımı karıştırır.
İthamlarım şahsıma münhasır.
Hangi kaba girsem şeklim önceden belirlenmiş.
Şeklim belirlenmiş ama yüreğim… akıl almaz.
Akıllarınca biçtikleri kaplara sığmaz.
Herkese bir kalkış noktası,
kimsede yok varış rotası.
Huylu huyundan vazgeçmeye kalksa,
huy huydan vazgeçmiyor bu yozlaşmışlıkta.
Tek yön biletler en büyük heyecan.
Oysa yazgıda binbir çeşit yön var.
Aklın çalışması, var olanı karıştırmaktır.
Var olanı karıştırmak
bu çağda yasaklanmıştır!
Ha, ben yasaktan çekinmem.
Çiğnerim yasak denilen ne varsa.
Tükürürüm çiğnediklerimi bir başıma.
“Onları onlar yapan,
beni ben yapanı bozar.”
dersen
ve eğer şanslıysan,
sana kalabalıktan yapılma,
inatçı bir yalnızlık
alışkanlığı kalır.
Neydi özgürlük?
Bir değeri yağmalamadan
değersize tav olmak.
Yağmura rağbet etmeden
toprağı avuçlamak.
Tozlandı öz, bulandı gürlük?
Herkesin üstünde
toza bulandı özgürlük.
Savaş başladı, koynum boş.
Savaş bitti, koynum boş.
Koynumun boşluğu savaşı çağırsa da,
savaş koynumdaki boşluğu dolduramayacak bu çağda.
Varsın koynum boş kalsın.
Koynumdaki boşluktan yalnızlık taşsın.
Taşsın, yalnızlık boyumu aşsın.
Adım onların adına bir gün olsun karışmasın.
Ölümüm birden olursa
korkmam, ardımda kalacak şiirlerim var.
Birden olursa ölümüm,
korkarım, henüz söyleyeceklerim var.
12 Ağustos Çarşamba
05.40
2026
Kayıt Tarihi : 2.10.2026 00:00:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!