Suna Aras: Hakkında ziyaretçi görüşleri..

Suna Aras
133

ŞİİR


9

TAKİPÇİ

  • Suna Aras
    Suna Aras 03.11.2006 - 12:37

    ŞİİRE GÖTÜREN SÜRECİN ALT DOKUSU

    Suna Aras

    Şiir nedir? Neden yazılır? Nasıl yazılır? Nedir şiiri yazdırtan o ‘ilham’ denilen şey?
    Cin midir? Peri midir? ‘Vahi’ midir? Bu Allahın belası şey nasıl bir duygudur?
    Nasıl bir iç tepisidir?
    Onun fısıldadıkları mı yazılanlar?
    Yoksa başka şeylerin çekim alanında ki enerji birikiminin patlaması mıdır?
    Çokça sorulan sorulardan bir kaçıdır bunlar…

    Peki, bu sorulara, bu güne kadar tatmin edici cevaplar bulunabilmiş mi?
    Tatmin etmiş midir bu soruları, soranlara verilen cevaplar?
    Sanmıyorum…
    O zaman nasıl bir şiir sürecine girilir? Yaşananlar nasıl şiire yönlendirir insanı?
    Ömrün geçtiği yollardan toplayıp sakladığı anlar, anılar kendilerini gizleyip,
    sakladıkları yerlerden çıkarak, dizelerde nasıl kendisini bulurlar ve rahatlarlar?
    Şiirin altını biraz eşerek ona bakmak gerekiyor.
    Takıntıların sürüklediği o cehennemi dehlizlerden geçirmeden soru soranları.
    Bu konuda kafası karışık olanlara, bunun cevabını verebilmemiz, hatta bulmamız
    mümkün görünmüyor.
    Aslında uzun yılların deneyiminin getirdiği bir tahminle yola çıkılıyor bu yazıyla.
    Şiir doğumuna hazırlanıyor. Şu an tarih iki bin altı. Şubat ayının yedisini gösteriyor.
    Bu tarih şiir yaratıcısıyla, şiir arasında ki mücadelenin bir göstergesi olsun diye not düşüldü. Şiiri kolaymış gibi görenler şunu çok iyi bilsinler ki, şiir hiç ama hiç kolay değil. Şiiri küçümsemekten ve onun içini boşaltarak zarar vermekten vazgeçsinler. Şiir kendini yazdırtacak kadar ölümcül bir tutkuya dönüşmemişse kendilerinde...
    Şiir yazmak zorunda değiller…
    Her anlamda kabuklaşan, sesini yitiren şiirin kimseye iyiliği dokunamaz…

    SÖZÜN TOPRAĞINA ÇITLAMA DÖNEMİ…

    Şiirin geleceği nereden mi biliniyor?
    Çünkü geçmişin çığlığı beyninizin içine kendini çakmaya başladı da ondan.
    Yine de, şu an hiçbir şeyden emin değilsinizdir. Şiir doğmayabilir de bu duygulardan.
    Ama bu sancıların bir şiir sancısı olduğuna inanılıyor. Bu sancıların tırmandırdığı o dayanılmaz dorukta şiir doğacak. Doğmalıdır… Yoksa yürek nasıl hafifler?
    Bu ağırlık nasıl kalkar sırtınızdan? Nasıl soluk alınır? Nasıl normale dönülür?
    Bunu düşünmeyi düşünmek bile insanı ürkütüyor.
    Abartı gibi duruyor değil mi bu söylenenler?
    Asla abartı değil…
    İnanıp, inanmamakta özgürsünüz.
    Hatta şiir sürecinde yaşanan duyguları ifade edebilecek mi bu yazı?
    Tam anlamıyla hakkını vererek anlatabilecek mi, bu duyguların yaşattığı darlığı?
    Bilmiyorum ama en azından denenecektir.
    Ortaya çıkan şeyin tatmin edip etmeyeceği meçhuldür…
    Meçhuldür çünkü yazı acının rengini, şiddetini emiyor.
    Çok ağır olan hafifmiş gibi duruyor yazıya girince.
    Anlayabilmek, anlatabilmek gerçekten zordur…
    Zaten anlaşılır, anlatılır gibi olsaydı bu duygular, bu cinnet, bu sevda, şiir yazılmazdı.
    Ekmeksiz emektir şiir… Payesiz kahramanlıktır… Mürvetsiz muradıdır şairin şiir…
    En kötüsü de Edebiyat dünyasının öksüzüdür...
    İstenmeyenidir... Günahkârıdır…
    “Piç” muamelesi görenidir yazın dünyasının!
    Şair anlayabilmiş midir ki bu tanımsız deliliği...
    Bu tarifi mümkün olamayan tutkuyu…
    Tabi ki anlatabileceği kadar anlatılacaktır...
    Ne kadar becerilebilirse o kadar anlatılacaktır.
    Ama şiir adına bir tehlike olduğunun da altını çizmeden geçememek gerekiyor.
    Peki, nedir bu tehlike?
    Şiiri yaşananlardan biriktirilen bir iç tepileri doğuruyor.
    Bu yadsınamaz…
    Şöyle ki.
    Ömrünüzü oluşturan günlerden geçerken, yaşanan süreçlerden bir şeyler biriktirirsiniz.
    Hep söylendiği gibi bunlar sevinçlerdir, acılardır, hasretlerdir, gurbetlerdir, aşklardır, kırgınlıklardır.
    Kısacası insanı insan eden duygulardır, düşüncelerdir.
    Aldığı kültürden, yaşadığı olaylardan iz bırakan şeylerin, söze götürecek tohumlarıdır.
    Duygu birikiminin iç mekânlarıdır.
    O ayrıntılara takılan yaratıcı edimin takıntılarıdır. Delerek geçenin dile gelmesidir.
    Bu toplumsal ve bireysel yaşanan süreçlerde yaşadıklarınız eğer sizi etkilemişse, yaralamışsa, isyan ettirmişse, derinlere kök salmışsa, gün gelir yattığı yerden başını kaldırıp boğazınıza sarılıverir. O an “geçip gitti” gibi olan şey aslında oradadır.
    Hafifmiş gibi görünen, zaman geçtikçe, bir dağ ağırlığına dönüşür içinizde.
    Yüreğinizi sıkıştırıp kışkırtarak uykularınızı kaçırır. Üzerinize aptal bir görünüm giydirir.
    Çünkü söyleneni duymaz olur, görüneni görmez olmuşsunuzdur.
    Uyurgezer gibi dolaşırsınız ortalarda. Kaçmaya çalışırsınız kalabalıklardan.
    Yalnız kalıp, sizde iz bırakan o süreci bir daha, bir daha yaşamaktan başka bir isteğiniz yoktur.
    Yaşadıkça kanarsınız. Yaşadıkça biraz daha kırılır dökülür bir yerleriniz.
    Yüreğiniz bir balon gibi şişer ve içinize sığmaz olursunuz.
    Yaralı köpekler gibi kuytu yerleri seçer, içinize gizlenirsiniz, yaranızla birlikte…
    Ta ki o kırılmış, incinmiş, yok sayılmış, azarlanmış duygular içini söze dökene kadar.
    Yaratıcı ruh size rahat yüzü göstermez. Hırsı hainliğe dönüşür.
    Bu konuda kıskanç, bencil ve inatçıdır.
    Derinlere indikçe, derinleştirdiği duygularını hafifseyenleri affetmez.
    İşte şiiri getireceğine inanılan bu duygularla, bu yazı yazılırken…
    Bir tehlikenin altını çizmiştik.
    Şimdi bir umudun da olduğunu eklemek gerekiyor.
    Şiir adına hem tehlike var hem de umut var.
    Tehlike…
    Düz yazı şiiri ürkütüp kaçırabilir.
    Şiir kanalından çıkarıp, başka atmosferlere savurabilir.
    Yani şiir şairine küsebilir…
    Umut ise…
    Bu yazıyla şiir aynı acının içinde yoğrulup, aynı küllükte eşindiklerine göre, yazı şiiri besleyebilir. Yoğunluk başka etkenlerle dağıtılmasa, umut çoktur.
    Bu yazıyı yazanından örnek verecek olursak.
    Kadın ve annedir… Ev içinin bütün işleri ona aittir.
    Artı çocukları gelebilirler.
    Misafirler bastırabilir. Geleceği bilemediğimize göre her şey olabilir.
    Peki, bu saydıkları, artı sayamadıkları yazmama için bir neden olabilir mi? Hayır…
    Yoğunluğu dağıtsa da kesin bir neden olamamalıdır.
    Bu güne kadar olduğu gibi, yine de her şeye rağmen kesintiye uğraya uğraya yazmak zorundadır.
    Hiçbir şey ama hiçbir şey bahane olmamalı yaratıcıya.
    Her şey emek, azim, birikim ve özveriye dayanır.
    Şair ve anne kadınlar iki taşın arasında yazarlar şiirlerini.
    İki taşın arası mekânları olduğuna göre…
    Şiire gerçekten gönül vermişlerse…
    Hayat şiirle birlikte devam etmek zorundadır.
    Edecek de…
    Başka da bir çare görünmüyor zaten…

    ŞİİR KISKANÇTIR…

    Sayılan tehlikeler arasında şiirin kıskançlığı unutuldu.
    Aslında şiir adına oluşan tehlike bu yazı içinde geçerlidir.
    Bu yazının beslediği anılardan, o anıların içinden gelecek şiiri beklerken, bambaşka duyarlılıkları taşıyan şiirler gelebilir. Kendilerini araya sokarak yazdırtabilirler. Bu hep olmuştur. Yazdığınız yazıları yarım bırakıp, şiirin peşinden sürüklendiğiniz çok olmuştur. Şiir kadar kıskanç bir sanat dalı olabileceğini düşünmüyorum.
    Kıskanç bir âşık gibi asla başka sıcaklıklara, başka renklere, başka seslere tahammülü yoktur şiirin. Bu yazının süresinde, yine aynı kıskançlığı gösterecek mi?
    Bekleyip göreceğiz…

    ALT DOKU…

    Şimdi asıl konumuza dönelim…
    Şiire götüreceğine inanılan sürecin alt dokusuna.
    Ta çocukluğa…
    Gayet iyi biliniyor ki boşuna değildir onca yılı bir anda yok ederek, o yıllara dönmek.
    O yılları yeniden yaşamak. Kırıla kırıla, kanaya kanaya yaşamak boşuna değil.
    Yutkunduğunuz her şeyin yüreğinize yığılmasının, boğazınızı tıkamasının, soluksuz bırakmasının bir nedeni olmalı. Bu şiirin mayaya durmasıdır.
    Şiirin ayak sesleridir bu çırpınış.
    İşte şiir ozanını sökerek, nasıl kendini örüp oluşturur onu görmeye çalışacağız.
    Kendini dokurken perilerle mi iş birliği yapar?
    Yoksa ta diplerden gelen bir dalganın mı eseridir?
    Buna karar verecek sizsiniz.
    Bu yazıyı yazanın görevi, belki herhangi birine bir iyiliği dokunur diye, sadece çok samimi olarak duygularının ve düşüncelerinin anlatıcılığını yapmaktır.

    Günlerdir, hayır aylardır demek isterdi ama değil.
    Tam yirmi sekiz yıldır bu duygular, kırgınlıklar içinde dolanıp duruyordu.
    Arada bir gidip gelen, bu günlerde gelmiş ve gitmiyor.
    Sanıyorum ki sözün öznesi evrimini tamamladı.
    Dağınık olan sözler şiirin çatısı altında toplanmaya hazırlanıyorlar.
    Soluksuzluğun anlamı budur.
    Tabi ki bu duygu depresyonunun nedenini, sadece bir örnek olsun diye özetlemeye çalışacağız…
    Yoksa bir romana doğru akıp gider bu yazı.
    Verecek bu örnek düşünülerek seçilen bir örnek değil.
    Öylesine birden bire gelen bir istemden doğuyor bu yazı.
    Her şiirin arkasında bir öykü vardır aslında.
    Yoktur gibi görünse de vardır.
    Gün batımı, dolunaylı geceler, bir çiçeğin görünümü, bulutların yaramaz görüntüleri, bir çocuğun bakışı, içten bir gülümseyiş, Bir görüntü de birdenbire şiire götürür.
    Ama o andan sonra, yalnız gibi görünen kalabalıklaşır.
    Şiir çağrımların oluşturduğu öykülere sürükler yazanını.
    An, anları doğurarak çoğullaşır.
    Böylece şiir öyküsünü yaratır.
    Şiirin sırrı da bu çağrışımların öyküsünde saklanır.
    Sır olan, bu renkli ve çoğul çağrışımlar anlamının altında kalır.

    ŞİİRİN ÖYKÜSÜ…

    Yedi yıl sonra ilk defa, askerliğini bitiren kardeşimle birlikte, gurbet tezkeresini alarak, doğup büyüdüğüm yerlere gidiyorum. Aslında buna tezkere demek yanlış oldu.
    Bir ömür sürecek bir gurbetlikten, birkaç aylık izin demek daha doğru olacak.
    Otuz iki saat süren yorucu ve bıktırıcı bir yolculuktan sonra, birazdan köyümü, evimi göreceğim. Heyecanlıyım. Özlemim dorukta.
    On dört yıllık bir ‘güzel’ çocukluk yaşamışım buralarda...
    Nedense hep güzel gelmiştir o yaralı çocukluğum…

    Tabi ki her ayrıntıyı çok özlemiştim…
    Özlemim yüreğime sığmıyordu. Kırgınlıklarım, küskünlüklerim unutulmuştu.
    Özlemle acı sarmaş dolaş olup başımı döndürüyorlardı.
    Yedi yıl dile kolay. Bahçemizi, dut ağacımı özlemiştim.
    Hele Ağrı Dağını…
    Görkemine gün yirmi dört saat bakarak, düşler kurduğum dağımın doruğunu nasıl da özlemişim.
    Nakışlı halılarla, kilimlerle döşeli otağımızı.
    Fermeçleri(1) , kavurma yağ küplerinin yeşil minelerini özlemişim.
    Işıl ışıl kalaylı kaplarını, irili ufaklı kazanlarını, büyüklü küçüklü sinilerini özlemişim.
    Çim duvarlarını, kerpiç evlerini, toprağın kokusunu, yeşilin neşesini özlemişim.
    Kavun, Karpuz tarlalarını, Elma Kayısı bağlarını özlemişim.
    Beş yıl bahçesinde, yollarında neşeyle koşturduğum, o tarihlerde tek taş yapı olan, okulumu özlemişim. Arkadaşlarımı, komşularımızı, kedisini, köpeğini, kısacası taşını toprağını özlemişim. Yedi yıl yüreğimin direğini her an sızlatarak büyütmüşüm özlemimi.
    Yüreğimle birlikte bütün gövdem titriyor...

    DERİN KIRILMA…

    İlk adımda sevinç büyük bir kederle anında yer değiştiriyor.
    Ne yazık ki özlenenler, yıllardır hayali kurulan hiçbir şey yerinde bulunamıyor…
    Bir yalan olmuş her şey…
    Güzel bir rüyadan, tekme tokat uyandırılmanın şaşkınlığı içinde kalakalmışım…
    İnsanın tarihine, değerlerine ihanetinin acısını yaşıyorum.
    Düş kırıklığımın derinliğini hiçbir şekilde anlatamam.
    Gözlerim çaresizlik içinde çocukluğumun her anına tanıklık yapan evimin yıkık duvarlarının arasında dolaşıyor.
    İki kapaklı mavi gömme dolap da tarihinden silinmiş.
    Toprak yığınına dönüşen seslerle birlikte.
    Oysaki uzun kış gecelerimizi kanatlandıran kitaplarını koruyordu minik kilidiyle.
    Dedeme okuduğum “Hayber Kalesi, Kan Kalesi” gibi Hz. Ali’nin bütün cenklerini anlatan kitaplar. Tasavvuf kitapları. Ali dayımdan hediye romanlar, öykü kitapları.
    Çocuk düşlerimi besleyip büyüten, belki de bu günlere hazırlayan, ‘Aslı İle Kerem’in aşklarını anlatan o muhteşem kitap.
    Tuğla kalınlığında ki bu kitabın her satırı ezberlenmişti.
    Sararmış sayfalarıyla yatıp kalkılan yıllar boyunca.
    Dedemizden, babamızdan, geçmişimizden, elle dokunabileceğimiz bir parça şey bırakılmamıştı.
    Bu yüreğime öylesine oturmuştu ki yıllarca unutmadım.
    Özlemim yıkıma dönüşmüştü.
    Çocukluğum ağlıyordu. Anılarım ağlıyordu.
    Her bir eşyanın ayrı bir anısı vardı.
    Boz duvarların içi onların şenliğinde anlam bulup güzelleşiyordu.
    Her biri ayrı güzellikte antika değeri taşıyan halıların, kilimlerin, Fermeçlerin nakışlarının üzerinde yuvarlanarak büyümüştüm.
    Kardeşimle kavgalarım, sevinçlerim yaşanmıştı onların arasında.
    Kuşlarıyla sohbet edip, renklerine tırmanarak gitmiştim yıldızlara.
    Gümüş işlemeli şeker kaplarına ilk aşk mektuplarımı saklamıştım.
    Dedemin, ninemin, babamın parmak izlerini, dudak izlerini, kokularını taşıyorlardı geçmişten bu güne. Ne yazık ki Ağrı Dağı’nın dışında, özlemini çektiğim hiçbir şeyi yerinde değildi.
    Anılarımıza, ortak geçmişimize ihanet edilmişti...

    ANILARDAN SÖZE…

    Bu vefasızlık çok üzmüştü beni.
    İnsanın kendi değerlerine duyarsızlığı kırmıştı.
    Bu yağma anılarımı soymuş, çırılçıplak bırakmıştı sanki.
    Derin ve geniş kırılmalar yaşıyordum.
    Yıllarca derinleşip genişleyerek de yaşayacaktım.
    Zararı sadece duyanına yansıyan büyük bir öfkeye dönüşecekti bu kırılma.
    İçimde hiç dinmeyen fırtınalar estirecekti yıllarca…
    Yazılacağına inandığım şiiri yazdırtacak duygular, işte o anda, o tarihte tohumunu serpmişti. Belki de öfke şiiri incitmesin diye, o hep söylenen şiir perisi bu kadar gecikerek, bu anıları taşıyanı cezalandırmıştı. Yirmi sekiz yıllık bir milada bağlayarak şiiri...
    Yıllarca yüreğimde derin bir yara gibi işleyip durdu o üzgün anlar, anılar.
    Zaman içinde ne yüreğimde, ne evimde yer bıraktılar.
    Yattıkları yerlerden teker teker kalkıp ete kemiğe büründüler.
    Her anımı her günümü işgalci orduları gibi ele geçirdiler.
    Her ayrıntıyı yeniden yaşıyorum.
    Ayrıntının ayrıntısı doldurmuş gecemi, gündüzümü.
    Sanıyorum ki, işte bu uzun yılların ardına saklanan ve geçmiş olan, kendini söze dönüştürerek dizelerde yaşatacak…
    Böylece yarasının üstünü örtmüş olacak…
    Bu şu demek oluyor...
    Bu ağır yükü sırtımdan atmanın zamanı geliyor.
    Geçmişin hayaletleriyle yaşamam sonlanacak.
    Umarım öyledir. Umarım öyle olacak. Umarım…

    ARA NOT.

    Ha bu ara korktuğum her şey başıma geldi tabi ki.
    Ayrıntılara girmeyi gerekli görmüyorum ama defalarca yoğunluğum darmadağın oldu.

    Aylar geçti hala beklenilen şiir yok.
    Ama korktuğum gibi şiir kıskançlığını gösterdi.
    Bu arada “Bir Kadın Öpmüştü Beni.” “İnsanoğlu İlk defa.” “Aşk Kaçağı.”
    “Vatan Piyasası.” “Özgürlükler Adına.” “Adanın İç Sesleri.” adları altında,
    altı tane şiir, kendini zorla bu araya sokarak yazdırttı. Tabi ki başka yazılarda…

    GERÇEKLERDEN AYRIŞMA…

    Ama hiçbir şey içime sinmiyor…
    Arada bir bu yazıya girip okuyup bırakıyorum. Dalgın ve sinirliyim.
    Ruhunuzun yalnızlığını kalabalık dış sesler tırmalıyorsa sıkıntı basar.
    Dalgınlığınızı huysuz bir gerginlik sarmalar. Nerede olduğunuzun ne yaptığınızın farkında değilsinizdir. Kafanızla bedeniniz ayrışmıştır.
    Kafanızın içinde ki karmaşık uğultuların bulunduğunuz mekânla ilgisi yoktur.
    O an kavramını yitirmiştir.
    Ve siz bakkala para yerine evinizin anahtarını uzatırsınız…
    Peki, bu sıkıntılı görüntüyü yaratırken siz nerelerdesiniz?
    Tabi ki beklenen şiirin alt dokularında.
    Hiç farkına varmadan dağarcığımı doldurduğum o anlarda...

    Büyük bir keyifle, dedemin cacık yapışını izliyorum.
    Havada Gülbeser(2) ve Reyhan kokusu. Yanına uzanarak ellerimi çeneme dayamışım.
    Işıltılar içinde ki sininin nakışlarına bakıyorum.
    Hangi düşlerden doğmuşlar? Kimin elleri dolaşmış bu nakışların üzerinde?
    Terlerinin damlası gibi damlamış mıdır hayatlarının ayrıntıları bu nakışların kıvrımlarına?
    Dedemin çırparak karıştırdığı cacık tası tıkırtılar yaratıyor, dalların, kuşların, yaprakların üzerinde. Sonra bir ezgiye dönüşüyor.
    Bu nakışlara emek verenlerin söylediği türküler çalınıyor kulaklarıma.
    Dedem tası tutmamı istiyor. Emek katmamı istiyor aslında birazdan kaşıklayacağım cacığa. Küçük bir tasın ters çevrilen kısmına oturtulmuş büyük bir tas bu.
    İşte bu tas bizim cacık kabımız.
    Nakışları o kadar muhteşem ve titiz işlenmiş ki saatlerce bakabilirsiniz.
    Nakışlar Kanaviçe inceliğiyle sarmışlar tası çepeçevre.
    Minik parmaklarım nakışların üzerine Gülbeser kokusu bırakıyor.
    Gözlerimi kapatarak nakışları avuçlarımın içinde duyumsamaya çalışıyorum...

    Sanıyorum ne bakkalın şaşkınlığını anlatmama gerek var artık.
    Ne de beni uzun süre rahatsız edecek bu pis durumun duygusunu anlatmama.
    Ama içimde ki o hain yaratıcı ruh, biraz daha dişlerini biliyor.

    ARA NOT…

    Aylardır Araf’ın çölünde debelenip duruyorum.
    Şiir cezalandırdığı için.
    Uzun süre, yazıyla şiir arasında çakılıp kaldım.
    Küsüp direnen sözcükler nihayet savrulmaya başladı.
    Yürekte ki titreme çoğaldığına göre şiir gelecek.
    Şiir kendine yer açıyor.
    Onun için yavaş yavaş bu yazıdan uzaklaşıyorum.
    Arada bir süreci kaçırmayayım diye birkaç satır eklediğim yazıyı yazdırtmıyor artık.
    İçimde ki şiirin ezgisi, yazının sesini kıstı.
    Yazıyı ne görmek ne okumak istiyorum.
    Şiirden sonra görüşeceğiz.

    ŞAİR RUHU DENİLEN ŞEY…

    Merhaba… İşte yine birlikteyiz. Yıl iki bin altı. Bir Haziran…
    İlham denilen o yüce duygu. İçimizde ki o gizli anlatıcı.
    Başkaları için normal olanı. Bir paranoyaya dönüştürerek büyüten.
    Geçmişin eskiyen yanlarını, bir çöpçü gibi hep yanında taşıyan. Dizinin dibinden hiç ayırmayan. Çabuk kırılıp incinen.
    Âşıklığın hüznünü yaşam tarzı edinen. Duygularını en üst boyutta yaşayan.
    Özgürlüğü teniymiş gibi üzerinden çıkarmayan.
    Açlıktan, yoksulluktan ölen insanlarla kendini gömen.
    Doğan her çocukla umutlanıp gülümseyen. Her ağlayanla yas tutan.
    Düzenin günah ve yasak saydıklarıyla asla barışık olmayan.
    Zulmü, eşitsizliği, kötü olanı reddeden.
    Şair ruhu denilen şey. Ya da ‘böyle olması gereken’ şey…
    Sakın ikinci benimiz olmasın…
    Müthiş bir gözlemci olan, topladıkça bunalan, bunaltan benimiz.
    İçimizde ki “ben” dediğimiz şey yaratıcı ruhumuz mu acaba?
    Matruşka bebekleri gibi...
    Her soyulanın altında birini saklayan benimizle iç içe girmiş bir ruh.
    Eğer öyleyse, ruhun o müthiş bunalımı dindi. Ruhun sesi şiire düştü.
    Ruhu yırta parçalaya kendini doğurdu şiir bir sabah. “Takas.” adıyla.

    DOĞUMUN SANCISI…


    Uzun bir süre, bir türbe gibi başına dolandıran sözcüklerle, şiirin macerası nasıl başlar peki?
    Şu andan bir adım geriye çıkıp o anı birlikte izleyelim mi?

    Önce söz sözü biledi.
    Fırtınada uçuşan yapraklar gibi rasgele savruldular bir süre.
    Birbirleriyle yer kapma yarışında kavgalaştılar. Sonra yan yana dizildiler.
    Birbirlerini itip kakan yaramaz çocuklar gibi yerlerini bulmaya çalıştılar.
    Eleklerden geçirilerek ayıklanıp, süzüldüler.
    Şiir fenerini büyük bir titizlikle her sözcüğün üstünde tutmaya başladı…
    Şiire yakışanı. Pürüzlük yaratmayanını. Akıcılığı engellemeyenini.
    Kavram kargaşasına yol açmayanını.
    Ritmi, ezgisi, heyecanı, coşkusu birbiriyle uyumlu olanını.
    Duygusunu doğru verenini. Vurgularını yerinde ve zamanında yapabilenini.
    Estetiği bir nakışçı gibi şiirin canına işleyenini.
    Birbirlerinin aynasından, birbirlerinin üzerine ışık yansıtabilen sözleri seçti çıkardı.
    İşte o söz karmaşasının arasından dizeleri doğurdu.
    Elinden geldiğince şiirin anlamını,
    özünü bozmadan, dilin güzelini yaratmaya çalıştı.
    İmgenin gizemini seven şiir, yavaş yavaş oluşmaya başladı.
    Dilin büyüsüne ulaşmak için, gecesini gündüzüne karıştıran yüreğinin, yorgun dizlerini yere koydu nihayet.
    Böylece, Tanrının kapısında el açıp yalvaran bir dilenci gibi, sözün dergâhında inlemekten kurtuldu.
    Nesnelerin diliyle konuşa konuşa bir işkenceye dönüşen iç konuşmalar azaldı...

    Bu öyküden doğan şiirin, kendine yetip yetmeyeceğini zaman gösterecek.
    Belki zaman içinde aynı öyküden doğan şiirler çoğalacak.
    Orasını şu an kestirmek mümkün değil.
    Zaten şiirin uzunluğuna, kısalığına, kaç dizeden ve sözcükten oluşacağına sadece şiir karar verir.
    Bu şiirin de kendisine yetip yetmeyeceğine de şiir karar verecek.
    Peki, bu öykünün acısının zehrini bu şiir ne kadar hafifletti?
    Yarası bu ilaçla iyileşebilecek mi?
    Yoksa yara zamanla sızlayıp ağrımaya mı başlayacak?
    Bütün bu soruların üzerinde bir ‘obaş(3) ’ karanlığı duruyor şu an.
    Bu şiir bir günde yazıldı. Ama üzerinde iki ay çalışıldı.
    Onlarca defa okundu...
    Daha ne kadar okunur, gün ışığına ne zaman çıkar orası belli değil.
    Büyük bir sabırla, şiirin beşiğinden kalkarak, eşiğe yürümesini bekleyeceğiz.

    ARA NOT…

    Acaba acıları şiirle takas edebildik mi?
    Bilinmiyor…
    Dikkatten kaçırmamak için bir daha vurgulamak gereği duyuluyor.
    Aslında bir günde ve birden bire kendini yazdırtan şiir, tam yirmi sekiz yıldır
    özünü oluşturuyordu…
    Acaba bir sabah birden bire pat diye gelen şiiri, şiirin perisi mi yazdırttı?
    Yoksa takıntılar paranoyasının dip dalgaları mı?

    ZAVALLI ŞAİR KEKELEME…

    Peki, neden bu kadar eziyete katlanır şiir yazarı?
    Çünkü şiir yaratıcısının dilidir. Şiir aracılığıyla konuşur.
    Ancak ve ancak şiir aracılığıyla kendini ifade edebilirse rahatlar.
    Hayata karşı duruşunu, düşüncesini şiir aracılığıyla anlatır.
    Duygusunu, düşüncesini ifade ederken de ortak bir duygu yakalamaya çalışır.
    Düşününü ortaklaştırır. Duygu ve düşün ortaklığı yaratır.
    Yaratabilmelidir… Şiiri özel yapan da budur…
    Demek geliyor içimden ama… İçimde ki sesin itirazı var…
    Bu garip tutkuyu ifade edebildiğimi düşünmüyor yine de.
    Belki de şiir bazı insanların, içlerinde ki o acımasız seslerden
    delirmesinler diye, buldukları bir akıl koruma yöntemidir.
    Şiirin deli gömleği de bu yöntemin ve cezanın bir parçasıdır.
    Çünkü şiirin bu çetin krallığında, denizin dibinde ki yosunlar gibidir zavallı şair.
    Şiir, şairin üstünde var olan, hiç bitmeyecek cezası ve ağırlığıyla bir ulu denizdir...
    Şair, öfkesi çekiciliyle, derinliği gizemiyle, aydınlığı karanlığıyla,
    bilineni bilinmeyeniyle hep o denize tutsak, hep o denize aşıktır…
    Hal böyle olunca, şiiri yaratmak, hiç de o kadar da kolay görünmüyor.
    Yüreği daralmayanın dilinden söz akmaz.
    Öyle değil mi?
    Şiir perisinin hiç uğramadığı birilerinin ağzında ki ‘kolaysı’ imlemeler!
    Deneysel anlamsızlık da, şiirin bu tanrısal görkeminden korkarak, kekeme
    olanların kekeledikleri şeylerdir.
    Yaratıcı ruh yoksulluğunda kekelenen şeyler…
    Üretmeden tüketmenin yok edici dişlerini anımsatıyor insana.
    Şiir üretmeden, şiiri tüketenler, şiiri hızla yoksullaştırıyorlar…
    Bu da şiire ihanetten başka bir şey değildir…

    SON SÖZLER…

    Peki, bu yazı yaşananları ifade edebildi mi?
    Yazanının duygularını tam anlamıyla yansıtabildi mi satırlara?
    Hayır etmedi… Müthiş bir yabancılaşma yaşandı gitgeller arasında.
    “Sen nereden bileceksin ki çeken bilir” dedi, her satır başı.
    Sadece yanında, yöresinde dolanıp durdu yaşananların.
    Tıpkı gizemli bir şatonun uzaktan çekilen fotoğrafı gibi.
    İç mekânların ayrıntılarında ki gizem kendini sakladı.
    Meçhul bir el ayrıntılara gidecek yolları ortadan kaldırdı.
    Yazı acının rengini çaldı...
    Ama yine de yüreği biraz hafifledi.
    İçinde, linçten kendini kurtaran birinin, o buruk sevincini hissedebiliyor.

    TAKAS

    Denk vuruldu, sandık dolu, kız hazır
    Çeyizi alüminyum, naylon, plastik
    Takaslarla çerçilerden alınan…

    Bedeli ağır olan, hatıralar yumağı
    Bedenin sıcaklığı, dudakların izleri
    Satıldı ne varsa geçmişten kalan
    Halı, kilim, keçe, fermeç, yemeni
    Işıltılı siniler, kap-kaçak, semaveri
    İbrik, lüks, el leğeni, hamur teknesi
    İrili ufaklı onlarca kazan, kepçe
    Kavurma, yağ küpleri…

    Suya düşen ay kadar pürüzsüz işlemeli
    Sevdaları göz nuru, keklik sekmesi
    Çiçekleri renk dili, aşkları kalp emeği
    Anılar ağırlayan sesler içinde
    Doğada ne varsa insana dair
    Hepsi, hepsi nakışların gönlünde
    Yün, bakır, saf gümüş, yeşil mineli...

    Çapulcu bir yazgıda sessiz bir leke olan
    Oğul diye kız doğurup yas tutan
    Hafif kambur…
    Alnında eski siyah bez çatkıyla dolaşan
    Kara bir yeldi bibim, geceleri
    Çinili çocukluğumdan parmak izleri çalan.

    (1) Fermeç (Azerice) Hurç.
    (2) Gülbeser (Azerice) Salatalık. Hıyar.
    (3) Obaş (Azerice.)
    Tan sökmeden önce ki koyu karanlık.

    sunaaras@yahoo.com
    arassuna@gmail.com