Sin Şiiri - Dilaver Zülfikar Demir

Dilaver Zülfikar Demir
100

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Sin

Kâlû Belâ’nın bir adım gölgesinde,
zamanın henüz kendine bir başlangıç bulamadığı
o adsız eşiğin kıyısında,
imkânsızın mümkün oluşuna,
yokluğun varlığa doğru ilk kez başını kaldırışına şahitlik ettim.
Ne dün vardı orada ne yarın.
ne bir başlangıcın haberi ne de sonun gölgesi… Varlık, henüz kendi adını bilmeyen bir sır gibi bekliyordu.
Sonra, bilinmeyenin derinliklerinden bir ses yükseldi.
Bir takım sözler öğretiliyordu.
sanki kâinatın bütün şifreleri, henüz açılmamış bir kitabın ilk satırlarına nakşediliyordu.
İlk duyduğum ses, birinin ağır ağır hecelediği “Sin” idi.
Bir harf miydi, bir işaret mi, yoksa bütün âlemlerin ardına gizlenmiş bir hakikatin ilk yankısı mıydı, bilemedim.
Yalnızca duydum. Ve duyduğum şey, kulağımdan geçip gitmedi; varlığımın en derin yerine, kelimelerin ulaşamadığı o karanlık menzile yerleşti.

Gayb âleminin dipsiz karanlığında, karanlığa benzemeyen bir ışık gördüm.
Ne doğuyordu ne batıyordu;
ne bir kaynağı vardı ne de bir istikameti.
Sanki ışık, aydınlatmak için değil, varlığın kendisini hatırlatmak için oradaydı.
Nefes sese dönüşüyor, ses bir iradeyle biçimleniyor, sessizlik kendi bağrından kelimeleri doğuruyordu. Ardından âlemler yırtıldı; yoklukla varlık arasındaki ince perde aralandı.
Bir nesne maddeye, madde hayata, hayat cana, can ise kendisini dahi aşan bir sırrın taşıyıcısına dönüşüyordu.
Her şey oluşuyordu; fakat hiçbir şeyin nasıl oluştuğunu anlatacak bir dil henüz yaratılmamıştı. Ben, kelimelerin doğumundan önceki o sessizliğin içinde duruyor, sessizliğin kendi kendisiyle konuşmasına şahitlik ediyordum.

O, nefse hükmediyordu.
Zaman mı durmuştu, yoksa ben mi zamanın dışına düşmüştüm, ayırt edemiyordum.
Kulaklarımda uğuldayan çınlamalar, donup kalmış bakışlarım ve bedenime yabancılaşan varlığım arasında tek bir adım dahi atamadım.
Sanki bedenim bu âlemde kalmış, idrakim başka bir eşiğe geçirilmişti.
Gözlerim gördüğüne şahitlik ediyor, kalbim gördüğünü tasdik ediyor; fakat gördüğüm hakikat, ne gözün hükmüne sığıyor ne kalbin bildiğiyle tamamlanıyordu.
Çünkü bazı hakikatler vardır ki insan onları görmekle bilmez; bilmekle kavramaz, kavramakla da sahip olamaz.
Onlar ancak insanın kendisinden eksildiği yerde, benliğinin sustuğu o ince aralıkta kendilerini belli ederler.

Berzah âleminin eşiğinde, âlemler deryasının ortasında, bedensiz varlığın hakikatine dokundum. Orada suretler vardı ama suretlerin hükmü yoktu; sesler vardı ama seslerin sahibi bilinmiyordu.
Mekân vardı, fakat mesafeler anlamını yitirmişti. Zaman akıyor muydu, yoksa bütün zamanlar tek bir anın içine mi toplanmıştı, bilemedim.
Bildiğim tek şey, gördüğümün hayale benzemediği, yaşadığımın da bildiğim gerçekliğe sığmadığıydı. Hakikat, kendisini bana göstermiş miydi, yoksa beni kendi hakikatimin bilmediğim bir yüzüyle mi karşılaştırmıştı?
Bu sualin cevabı, o âlemin kapısında bırakılmıştı.

Bir yanımda bilinmeyenler vardı; adını anmanın bile insanı kendi gölgesinden mahrum bırakacağı sırlar…
Anlatsam başkasının canından olacağım hakikatler. Öte yanımda bilinenler duruyordu; herkesin dilinde dolaşan, herkesin bildiğini sandığı, fakat kimsenin özüne nüfuz edemediği hükümler…
Onları anlatsam kendi canımdan olacağım.
Böylece iki suskunluğun arasında kaldım.
Biri söylenirse başkasını yakacak, diğeri söylenirse söyleyeni kül edecek.
Anladım ki bazı sırlar saklandıkları için değil, dile geldiklerinde taşıyacakları yükü hiçbir dil kaldıramayacağı için susarlar.
Ve insan bazen hakikati inkâr ettiği için değil, ona ihanet etmemek için susar.

O sırada el-Alîm isminin tecellisini gördüm; bilginin değil, bilginin de ötesindeki kuşatıcılığın hüküm sürdüğü o tarifsiz makamı…
Bütün âlemler O’na meftun, bütün varlık O’nu seyrediyordu.
Fakat bu seyrediş bir gözün bakışı değildi; çünkü göz, sureti görür, hakikatin ancak gölgesine erişirdi. Kalbin idraki değildi; çünkü kalp de bildiği kadarına ayna tutardı.
Ruhun bakışı da değildi; çünkü ruh dahi kendi menzilinin sınırlarını aşarken bir sırra dayanırdı. Orada ne göz vardı ne kalp ne de ruhun bildiğimiz anlamdaki hükmü…
Ne yalnızca madde ne de yalnızca mana… Sanki bütün isimler, bütün sıfatlar, bütün idrakler kendi hudutlarına varmış ve hudutlarının ötesindeki o sonsuzluğa sessizce teslim olmuştu.

Dilaver Zülfikar Demir
Kayıt Tarihi : 10.10.2026 12:09:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!