Gülün suçuydu kızarmak,
babanın gözünden sızan o ilk ışıktan beri.
Bir bakış ki; toprağın göğe kıskançlığı,
kardeş ellerinde bilenmiş bir kuytu...
Seni bir çukura itmediler “kutlu çocuk;”
seni kendi yankılarına gömdüler.
Su çekildi, yankı kaldı;
karanlık, ışığı taşımaktan yorulan bir kumaş gibi
döküldü soyunuk bedenine.
Sevilmek...
Ağır bir kehanet gibi dururdu alnında.
Kuyu ki; dibine cennet düşmüş bir gözdağı,
karanlığın kendi derinliğinden utandığı yer.
Sonra mermer pürüzsüzlüğünde bir saray:
Arzu, altın kadehlerde sunulan sarhoş bir uçurum.
Bir kadının bakışında kıvrılan yılan,
kendi gölgesine dolanan nefis...
"Gel" dedi; bir kıyamet çağrısı gibi serildi meyil.
Oysa saflık, kaçarken yırtılan bir kumaşın
sessiz çığlığıydı arkada kalan.
Gömlek dille değil, lif lif hakikatle konuştu:
Sırtından vurulur her masum kaçış.
Zindan...
Aynaların kırıldığı, zamanın paslandığı o soğuk rahim.
Arzunun tapınağından reddedilen bir ilah gibi
kilitlediler seni taşın göğsüne.
Işık içeri girmezdi,
ama rüyalar... rüyalar senin avuçlarında filizlenirdi.
Yedi kıtlık başağı,
sevginin diyetini ödeyen yedi kurak yıl...
Çile, kalbin mühürlenmiş mimarisiydi.
Seni kuyulara atan sevgiydi,
seni zindana gömen yine bir tutkunun gölgesi.
Öyle bir yangındı ki bu;
seven yaktı, sevilen yandı...
Ve külünden Mısır’a doğan o dilsiz sultan,
sadece affetmenin yüksekliğinden baktı,
kendi gölgesinden korkan o küçük insanlara.
Kayıt Tarihi : 18.10.2026 14:04:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!