Şehir Şiiri - Atıf Emre Özdemir

Atıf Emre Özdemir
4

ŞİİR


2

TAKİPÇİ

Şehir

Boylu boyunca kapılar alnımda kahır
Yaprak düşünce nem tutuyorum
Bir zeminin tozunda yüzler bulmaktır
Zor değil kapı koluna dokunan bilir
Babalarını evde bekleyen
Çocuklardan anlıyorum

İnsana eşyaya
Ve ıslık çalamayan tüm çocuklara
Türküler söylenirdi bu şehirde
Ağaçların rengini hatırlamam tek
Ama bir tomurcuk vardı düşümde
Ve kadınlar ağarırdı tütün kokan perdelerde
Soramadım hiç neden ölürdü kuşlar
Zannederdim bir balkondan atladılar

Adamlar ölürler ki bu dünyada sabır
Taş gibi bir durumdur hareketsiz
Ilık sulardan geriye kalanlar ayrılır
Irmaklara koşarken beyaz ve sessiz
Bir dem var ki hüzzamdır apaçık
Terli fanilasında büyür çocukların

Kollarım toprak ister ki yar’a konsun
Ama düşünce daha bir güzeldir yara
Ellerim barut olur patlar bir ışığa
Lambalar kanar ve geriye ne kalırsa
Bu şehrin nüfusundan düşülür

Ayık ve kalibreli sesler titretir
Semt pazarlarında karpuz kabuklarını
Ki ben yalınayak süslerim sokakları
İki sokak arası çamaşır ipiyle tutunur
Ve taze saçaklar besler karanlıkları
Bir sarımlık günden bu yana
Merdivenler ne aşağı ne yukarı
Uslu kaldırımlara nispet örtülür
Demir çiçeklerin korkulukları

Şehir göz çukurlarımın olduğu ismi
Şehir asma tavanlarda lale bahçesi
Sır duyumlar içerlenirken kulaklarıma
Yalnız değilim biliyor beni
Top oynayan sokak ve akşamlar
Büyürken adamın kırık bir cam için gözleri
Ama korkuyordu çocuklar

Atıf Emre Özdemir
Kayıt Tarihi : 8.10.2010 03:17:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Perihan Pehlivan
    Perihan Pehlivan

    kutlarım güzel bir şiir okunası bir şiir

  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    VI

    Günler nasıl başlar nasıl biter anlayamazdım! Bir sigara sarımı ve içimi kadar kısa gelir, bana gündüzler yetmezdi. Gecelerden çalardım hep. Sabahlara kadar roman okurdum.

    Hayat o kadar hızla ve her şeye rağmen bal tadında yaşanırdı.

    Merdivenler iner miydi çıkar mıydı? Ya yokuşlar? Onlar ne yapardı? Kaldırımlar olduğu yerde, olduğu gibi beklerdi. Ne bir yere gider, ne iner ne çıkardı.

    Biz öyle değildik. Hele ben… Şermin bana ‘Kıpçık!’ derdi. Aşağı yukarı ne anlama geldiğini kestirebiliyordum. Çok kıpırdadığım zamanlarda beni tutar, kucağına oturtur, hareketsiz bırakırdı çünkü ama tam anlamını öğrenmek istiyordum. O, Selanik göçmenlerindendi. Annem babam ya da ablam o sözcüğü hiç kullanmazdı. Bir keresinde sordum da: “Çok kıpırdayan… Çok hareketli... Ele avuca sığmayan… Senin gibi…” demişti gülerek.

    Ben hiç uslu olamamıştım. ‘Şeytanın arka bacağı!..” derdi annem bana… Bir ben değil ki hepimiz yaramazdık. Biz çocuktuk. Hem artık ben sokak çocuğu olmuştum. Sokakta oynamasına izin verilen…

    Bazı komşular korkarlardı şerrimizden. Pencerelerinin önlerine, sokağa taşan kenarlıklara koydukları çiçekler zarar görmesin, top falan isabet etmesin de dalları yaprakları kırılmasın diye demir kafesler yaptırırlardı. O kadar kıymetliydi ki çiçekleri o şekilde korurlardı. Balkon gibi kullandıkları teraslarında da çepeçevre çiçek saksıları vardı. Merdivenlerinin her basamağında da… Lale, sümbül, gül… Saymakla bitmez! Herkes birbirinden bir dal alarak çoğaltırdı. Kimse çiçeğe para vermezdi. Fakat herkes için çiçek, vazgeçilmezdi.

    Neler neler anlatıyor bana Antalya sokakları… Hele hele Giritli mahallesi… Eskiye dair… Ey gözümün nuru şehir! Ey O/nur/lu mahallem!..

    Yalnız değildim ben bu sokaklarda. Arkadaşlarım vardı. Üstleri başları, saçları kaşları toz içinde, yüzlerinde ter izleri… Taşlı tozlu sokaklar bizimdi o zamanlar. Top oynadığımız sokaklar tamamen bizimdi akşamlara kadar! O kırdığımız camlar bizim değildi ama. Nasıl kızardı o evin sahipleri, ‘şangır’ diye aşağıya iniverince! Ya sapan taşı gelirdi, olurdu ya… Ya da top… En çok da top kırardı camları. Kıranın vay haline!.. Bir ellerinde top bir ellerinde bıçak!

    “Bakın, keserim topunuzu ha! Bir daha atmayın bu tarafa!..”

    Topumuzu mu? Yani o meşin yuvarlağı mı yoksa bizi mi? Topumuzu ha!.. Gözlerimiz fal taşı gibi açılırdı!.. Onun hiddetten, bizim korkudan…

    Göz… Göz çukuru… Çukurova…

    Antalya… Antalya çocukları… Antalya ovası…

    Hey gidi Muratpaşa Mahallesi… Tabakhane Sokak…

    Hey gidi çocukluğum!..

    Hey!..


    Onur BİLGE

  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    V

    Ben de düşe kalka oynuyordum o güzelim sokak oyunlarını. Yaralanıyor bereleniyor yine aynı şevkle kaldığım yerden devam ediyordum. Fakat sonraki benimsemeler, toprağın benimsemesi gibi olmadı. Onun gibi yar olmadı, olamadı sevenler, sevilenler. Biteviye yaralandım berelendim. Bu yaralar öylesi yaralar değildi bir süre sonra varlıkları unutulup kabukları yoklanacak… Hiçbiri kabuk bağlamadı, halen kanamada, acımada, sızlamada…

    Oyunların da tadı kalmadı. Oyun içinde oyun varmış. Matruşka gibiymiş insanlar. Hiçbir görüntüleri gerçek değil. Hiçbir yüzleri tek ve asıl değil. Gerçek yüzlerini kat kat gizlediler. Yedi kat katmanla gizlenmiştiler. Ne kadar büyük ve süslü görünüyorlardı! Küçüle küçüle bit kadar kaldılar! Yaralarımın kabukları gibiydiler. Yapıştılar mı bırakmıyorlardı. Koparıp attıkça tekrar yapışıyorlardı ve her keresinde daha da küçülüp sonunda yok oluyorlardı. Hiç ses çıkarmıyordum. Derin bir sükût içinde seyrediyordum olup biteni ve izliyordum yok olmalarını…

    Çocukluğumda hayat ne kadar renkliydi! Etraf ne kadar sesli! Yoldan geçen tatar arabalarının gürültüsü, seyyar satıcıların zor anlaşılan bağırtıları, çocuk sesleri… Evlerden gelen kahkahalar, birbirine karışan konuşmalar… Kapılardan pencerelerden taşan ve yayılan radyo sesleri… Köpek havlaması, kedi miyavlaması… Oduncuların eşeklerinin anırması… “Oduncu geliyoru!..” diye seslenmeleri odun satan kadınların… Oyunun ortasında, Şermin’in: “Onur’cuğum gel arık!..” dediğini sanışım… Yüzümü buruşturarak eve dönüşüm… Değilmiş, oduncuymuş. Haydi, tekrar düzlüğe! Oyuna devam!..

    Gecelerde sarhoş naraları… Halkpazarı’nda satıcıların birbirine karışan sesleri… Tellal Hafız gibi bağırışları… Meyve sebze sandıklarını, tezgâhları zangır zangır zangırdatan kaba ve yüksek sesler…

    O kadar istediğim halde bir kere bile yalınayak oyun oynayamadım sokak arkadaşlarım gibi… Ayağıma çivi batarmış. Diken batarmış. Cam kesermiş Maazallah! Bahçede yalınayak dolaştım ama. Ne çok özgür! Ne çok şen!..

    Kaleiçi’nde yüz yüze evler vardı, fısıl fısıl dedikodu eden. Cumbalarından el uzatılsa birbirlerine değecek kadar yakın… Pencerelerden konuşulur, araya takılan iplerle birbirlerine yiyecek içecek verilirdi. Bir evden diğerine sıra sıra ipler uzanır, çamaşırlar o arada kurutulurdu. Saçakları değdi değecek!.. Eski Rum evleri… Karşı karşıya otururken saçları birbirine karışan insanlar kadar samimiydiler. Ara sokakların loşluğuna loşluk, karanlığa karanlık katarlardı.

    ***

  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    VI

    Güneşler doğup batıyor, günler ağarıyordu. Kirlenip kirlenip ağarıyordu mahkûmdu her şey… Dağlar taşlar, ağaçlar perdeler ve perdelerle beraber kadınların saçları… Kirlenmeye, sular, insanlar… Her şey kirleniyordu zamanla. En çok da beyazlarda seyredilebiliyordu kirlilik… Evlerin, kireçlerine çivitler katılmış bembeyaz iç ve dış badanalarında, ap ak perdelerde, beyaz Frenk gömleklerinde ve iç çamaşırlarında… En çok kışın kırmızı çamurda, diğer mevsimlerde taşlı tozlu düzlükte oynayan çocukların giysilerinde… Akşama kadar sokaklarda koşturan çocukların sırtlarında beyaz diye bir renk kalmıyordu. Oyun sonrasında eve dönünce bunun acısı çıkıyordu ama ne gam! Oyun, yeryüzündeki en güzel şeydi!

    Oyun olsundu da isterse yara bere olsundu! Hayatı soluk soluğa yaşamak ne güzeldi! Faytonların arkalarına takılmak, özellikle kollara gelme olasılığı yüksek kamçının acısını göze alarak… Koşmak, hep koşmak gelirdi içimden! Eve kapatıldığım bebeklik zamanlarımın hıncını almak istercesine… “Aman üstün kirlenmesin!..” diye hiçbir yere dokundurtmayan anneme, ablama ve Şermine inat!

    Ben topraktan yaratılmıştım. Tamamım topraktı ve suydu… Toprak da su da beni isterdi. İşte işin aslı buydu! Onlar beni çağırır ben onları isterdim, onlara koşarım. Yağmurlarda ıslanmak, su birikintilerine girmek… Topraklara bulanmak isterdim, öyle ki sadece gözlerimin akı açıkta kalsın!

    Nefes nefese oyun oynamak ne kadar güzeldi! Kıran kırana!.. Koşmak da güzeldi, arada sırada düşmek de öyle… Yeri öpmek yani… Yani özellikle avuç içlerinin ve dizlerin yaralanması… Avuçlarım patlar, ateş gibi yanardı ama olsun! Yaralanmak da güzeldi. Hem avuç içleri kabuk bağlamazdı. Çabuk iyileşirdi. Dizlerimden kandil kapağı kalkardı ama olsun, kalkan deriyi hemen yerine kapatır, oyuna devam ederdim. Annem sakın duymasın! Duyarsa içeriye alırdı. Arkadaşlarımdan, oyunumdan mahrum kalırdım!

    Çocukluğumda, yarasız beresiz kaldığımı bilmiyorum! Mutlaka bir yerim yaralıydı. Ya elimi falan kesmişim ya düşmüşüm ya da taş falan gelmiş. Umurumda bile değildi! Bir süre acırdı, dişimi sıkardım, dayanırdım; sonra acımaz olurdu. Tentürdiyot dayanılır gibi değildi ama bir de üflemek vardı neticede… Onun yakması da geçiciydi. Zamanla acının tadına alıştım. Hatta dizlerimdeki yaralar kabuk bağladığında, yavaş yavaş kabuklarını kaldırmaktan, birazcık acımalarından hoşlanır oldum. Varlıklarını hissetmedikten sonra bana ait olmalarının ne anlamı vardı!

    Bana ait bir şeyler olmalıydı ve ben onları hissetmeliydim. Ya sevgilerini ya yergilerini… Annem babam gibi… Ablamla Şermin gibi… Arkadaşlarım gibi… Hep iyi olacak ve iyi davranacak değillerdi ya… Severken kanadımı kolumu kırabilirlerdi mesela… Sevgi olsundu da varsın yarı yerim olmasındı! Yarı yerim kalsındı!..

    Sevgi oldu zamanla. Belki de ben öyle olduğunu sandım. Öyle olduğuna inanmak istedim. Ona koştum! Kıyasıya oynamak için sevginin oyununu… Doyasıya oynamak için özgürce… Gözlerim mi bağlıydı, kör ebe ben miydim? Yoksa sobede yumulan? Hep koştum sevginin ardından… Kovalamacada da ebe bendim. Hep saklandı ilgiler, sevgiler, aşklar… Hiçbirini bulamadım. Bulamadım da sobeleyemedim de… Körebede kimi yakaladıysam elimde kaldı. Elimsendede elim hiç kimsede olmadı, olamadı, kalbimse hiç yerinde kalmadı. Çelik çomak oynamaktı ya yaşamak… Bir külah dondurma misali… İki yalamada bitiverdi. İşte öyle bitiveriyordu hayatlar. Ölenler, kütükten düşürülüyordu.

    ***

  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    III

    Giritli kızları, kadınları vardı etrafımızda… Yerlilerden çoktular. Dantel konusunda uzman sayılırlardı. ‘Tire’ dedikleri ağ iplerinden boy perdeleri örerlerdi. Her biri farklı bir desen taşırdı ve kimse kimseye örnek vermek istemezdi. Çoğu iki kanatlı olan bu perdelerde insan figürleri, ağaç, çiçek, kuş desenleri bulunurdu. Örüldükten sonra ve her kirlendiklerinde kazanlara atılır, küllü sularla kaynatılır, iyice ağartıldıktan sonra, son sularına karıştırılan, kesme şekerlerden daha büyük, üzerlerinde öküz başı resmi bulunan, beyaza mavimsi bir renk veren çivitlerle renklendirilirlerdi. Böylece daha beyaz görünmeleri sağlanırdı. Bu iş çok zahmetliydi ama sık sık tekrarlanması gerekiyordu. Çünkü evlerde sigara içiliyordu. Soba yakılıyordu. Sobalarda daha çok çam odunları, tahta parça parçaları yakılıyor, tutuşturmak için çıralar kullanılıyor ve bunlar çok is çıkarıyordu.

    Şarampol, çukur bir yerdeydi. Denizden esen rüzgârlardan nasibi çok azdı. Onun için özellikle kışın sis içinde kalırdık. Akşam olmadan, sobalar yakılmaya başlanmadan çamaşırlar toplanır, pencereler kapatılırdı. Pencerelerdeki perdeler de kapatılırdı. İşte o canım perdeler de insanlar ve diğer eşyalar gibi ise maruz kalırdı. Karbon monoksit solumak zorunda kalırdı onlarla birlikte… Sobalar tüter, küller havaya savrulur, is çıkar, bunların varlığı en çok, grileşen perdelerden anlaşılırdı.

    Hava kirliliği canlılığı yavaş yavaş yok etmekteydi. Verem insanlar arasında hızla yayılmış, son raddeye gelmişti. Verem Savaş Dispanserleri kurulmuştu. Gezici ekipler, mahalle mahalle köy köy gezerek röntgen cihazlarıyla verem taraması yapıyor, BCG aşısıyla halkı bu illetten korumaya çalışıyordu. Fakat doğadaki canlılar korumasızdı. Zamanla hava kirliliği de verem gibi son derece arttı ve şehirler yaşanmaz hale geldi. Fabrika bacaları, diğer kimyasallar, egzoz…

    Kuşlar birer birer yere düşmeye başladılar. İki katlı ahşap evlere misafirliğe gittiğimizde annem:

    “Balkona çıkma! Pencereden sarkma! Düşersin!.. Sonra küçücük bir mezar olursun!..” diye ikaz ederdi. Kuş ölülerine rastladığımda, balkonlardan düştüklerini zannederdim.

    Sık sık salalar verilirdi. Duyunca, ölenin ruhuna Fatiha gönderdiğimiz… İnsanlar en çok veremden ölürdü. Çocuklar zatürreeden… Ölüler çıkardı sallarda… Üstleri renk renk, el tezgâhlarında yünden dokunmuş Giritli kilimleri olurdu ve onlar çoğu zaman hayır için camilerde bırakılır ya da bir fakire verilir, eve getirilmezdi. Sanki o kilimlerle ölüm evlere tekrar gelecekti. Kilimler geri gelmezdi ama ölümler yine gelirdi. Taş olurdu gidenler. Kalanlar da taş… Öylesine hareketsiz kalırlardı. İlkin çırpınarak, bağırarak telef ederlerdi de kendilerini, sonra… Sonra ağlayamaz, kıpırdayamaz hale gelirlerdi. Taşlaşırlardı. Heykelleşirlerdi adeta.

    Tertemiz, billur gibi sularımız vardı bir zamanlar bizim… Ağızlarımızı musluklara dayar ya da çamurlu ellerimizi şöyle bir durulayıp, avuçlarımızdan kana kana içerdik. Verem mikrobu alırmışız ama umursamazdık. Oyun çocuğuyduk biz. Bütün mahallenin çocuğu bir yerde oynardık. Her an temas halinde, soluk soluğa…

    Giderek hareketsiz kaldı sular. Atıklarla bulandı, ağırlaştı, kokuştu… Bazıları o halleriyle akıp karıştı diğer akarsulara… Bizim okulun arkasından, mezarlığın kuzeyinden bir çay geçerdi. Yazın bütün çocuklar onda çimerlerdi. Giderek o da kirlendi, uçuk maviye çalan bembeyaz dantel perdeler, tellenmiş sarı ahşap kapılar, pencereler, merdivenler ve eşikler gibi… İnsanlar gibi…

    ***

TÜM YORUMLAR (12)