Saat kaç oldu bilmiyorum.
Masanın üzerinde
yarısı içilmiş bir çay,
telefonun sönük yüzü,
pencereye yaslanmış gece…
Uyumam gerek.
Sabah,
her zamanki gibi
erken gelecek.
Ama insan bazen
uykudan değil,
kendi içinden uyanık kalır.
Bu gece
öyle bir yerdeyim.
Adını koymadığım
bir şey dolaşıyor içimde.
Sonra anlıyorum:
Sensin.
Gündüz seni
kalabalıkların arasına saklayabiliyorum.
İşin gücün,
sokağın gürültüsü,
yarım bırakılmış konuşmalar
yardım ediyor buna.
Gece ise
kimsenin yardımı yok.
Perdeler kapanıyor,
sesler çekiliyor,
duvarlar bile susuyor.
İnsan kendisiyle kalıyor.
Ben de
seninle kalıyorum.
Bir şarkının hiç beklenmedik yerinde
çıkıyorsun karşıma.
Bir fincan çayın buğusunda,
sokağın ucundan geçen
tanımadığım birinin yürüyüşünde,
masada boş duran sandalyede…
Bazen de
hiçbir sebep yokken.
Öylece.
Aklımın bir yerinde
ışığı açık kalmış
bir oda gibi.
Seni özlemek
büyük sözlere benzemiyor bende.
Daha çok
eksik kalmış bir şey gibi.
Çayın tadında biraz,
akşamın serinliğinde biraz,
eve dönerken
yanımda yürümeyen
bir adımın sessizliğinde…
“Şimdi burada olsaydı”
diyorum.
Sonra cümleyi tamamlamıyorum.
Bazı cümlelerin
sonunu insan
kendi içinde biliyor.
Senin yanında
kendime başka bir isim vermiyorum.
Yorgunsam
yorgunum.
Kırılmışsam
kırık.
Bazen susuyorum
ve sen
o suskunluğun içinden
beni çıkarmaya çalışmıyorsun.
İşte bunu seviyorum.
Bir insanın yanında
susabilmeyi…
Çünkü herkes
sessizliği taşıyamıyor.
Kimi hemen bir soru soruyor,
kimi boşluğu sözle dolduruyor.
Sen doldurmuyorsun.
Yanımda kalıyorsun.
Belki bütün mesele
budur.
Birinin yarasını
iyileştiremese bile
başında beklemek.
Ben de
senin başında beklemek isterim.
Sözün bittiği yerde.
Gücünün tükendiği akşamda.
Kimseye anlatamadığın
bir şeyin ağırlığında.
“Geçer” demeden.
“Takma kafana” demeden.
Sadece
buradayım diyebilmek için.
Bazen iki fincan çay yeter.
Biri senin önünde,
biri benim.
Dışarıda yağmur.
Camda dağılan şehir ışıkları.
Ve aramızda
konuşulması gerekmeyen
o uzun sessizlik…
Ben böyle zamanları
hayattan daha gerçek buluyorum.
Çünkü insan
en çok o zaman
kim olduğunu belli ediyor.
Benim senden istediğim de
büyük şeyler değil.
Bir mesajın olsun bazen.
Günün ortasında
durup dururken gelen.
Bir “Neredesin?”
kadar basit.
Bir akşam
eve dönerken
sesini duymak.
Günümün küçük bir parçasını
sana bırakmak.
Seninkinden bir parça
almak.
Sonra herkes
kendi hayatına devam etsin.
Ama aramızdaki
o ince ip
kopmasın.
Hayatın bütün yükünü
birbirimize yüklemeyelim.
Ama yük ağır geldiğinde
birbirimizden de
kaçmayalım.
Çünkü biliyorum;
insan bazen
sevdiğinden değil,
gururundan uzaklaşıyor.
Bir cümleyi söylemiyor.
Bir kapıyı çalmıyor.
Bir “kal” demiyor.
Sonra yıllarca
aynı suskunluğun
içinde yaşıyor.
Ben öyle bir suskunluk istemiyorum.
Kırılırsam
söylemek istiyorum.
Korkarsam
saklamamak.
Özlersem
“özledim” diyebilmek.
Seni seviyorsam
bunun arkasına
başka kelimeler saklamamak.
Çünkü seni kaybetme düşüncesi
bana ağır geliyor.
Bunu ilk kez
bu kadar açık söylüyorum:
Korkuyorum.
Bir gün
aynı gökyüzüne bakıp
birbirimize yabancı olmaktan.
Yan yana durup
uzak düşmekten.
Sesini duyup
sana ulaşamamaktan.
Böyle korkuların
bir adı yok belki.
Ama geceleri
insanın göğsüne oturuyorlar.
Sen hayatıma girdiğinden beri
küçük şeylerin anlamı değişti.
Güzel bir haber aldığımda
ilk sana anlatmak geliyor içimden.
Bir yere gittiğimde
gördüğüm bir şeyi
senin gözlerinle düşünmek…
Bir dükkânın önünden geçerken
“Bunu severdi” demek.
Bir şarkıyı
senin sesinle hatırlamak.
İnsan sevdiğini
bir süre sonra
hayatın içinden ayıramıyor.
Sen de
bende öyle oldun.
Bir isim olmaktan çıktın.
Bir alışkanlık da değilsin.
Daha çok
günün içinde ansızın açılan
bir pencere gibisin.
Bakınca
içeri başka bir hava giriyor.
En çok da geceleri.
Çünkü gece
insanın kendine söylediği yalanları
birer birer susturuyor.
“İyiyim” diyemiyorsun
karanlığın karşısında.
Neyi özlediysen
ona dönüyor yüzün.
Benim yüzüm
sana dönük bu gece.
Seni özledim.
Yüzünü.
Sesini.
Gülerken gözlerinin aldığı hâli.
Bazen kızışını bile.
Çünkü özlemek
insanın sevdiği şeyleri
seçerek yapabildiği bir duygu değil.
Hepsi birden geliyor.
Bir bakış.
Bir ses.
Bir dokunuş.
Bir akşam.
Birlikte susulan
o anlamsız, güzel saatler…
Hepsi.
Ve insan
bir tek kişiyi
binlerce ayrıntısıyla özlüyor.
Sen belki bilmiyorsun.
Belki senden gelen
küçücük bir cümlenin
bende ne kadar kaldığını.
Sen söylüyorsun,
geçiyorsun.
Ben bazen
o cümlenin içinde
uzun süre kalıyorum.
İnsan bazı insanları
dinlemiyor yalnızca.
Onları içinde taşıyor.
Sen bende
öyle bir yerdesin.
Kızgınlığım geçiyor.
Kırgınlığım geçiyor.
Zaman geçiyor.
Ama senin yerin
yerinde duruyor.
Belki bunun adı
sevgidir.
Belki de
insanın birini
hayatın bütün değişkenlerine rağmen
değiştirmek istememesidir.
Yarın için
sana büyük sözler veremem.
Hayatın ne getireceğini
ben de bilmiyorum.
Hangi sabah
hangi habere uyanacağız,
hangi yol
bizi nereye çıkaracak…
Bilmiyorum.
Ama bugün
elimde olan bir şey var.
Bugünün içindeki sen.
Ve ben
bugünü küçümsemiyorum.
Çünkü bazı mutluluklar
gelecekte bekletildiğinde
yaşanmadan eskir.
Ben seni
bugünün içinde seviyorum.
Şimdi.
Bu saatte.
Bu sessizliğin ortasında.
Belki yıllar sonra
bir akşam otururuz.
Saçlarımıza
başka bir zaman değmiş olur.
Birbirimize bakıp
eski günleri hatırlarız.
“Hatırlıyor musun?”
diye başlayan cümleler kurarız.
Bir çayın soğumasını,
bir yolculuğu,
bir yağmuru,
gece yarısı söylenmiş
bir sözü…
Bazılarını unuturuz.
Unutmak da
insana mahsus.
Ama birbirimizin
hayatından silinmeyelim.
Ben senden
bunu istiyorum.
Aynı hayatın içinde
iki ayrı yalnızlığa
dönüşmeyelim.
Yan yana olup
birbirimize uzak
iki kıyı olmayalım.
Birbirimize
dönülecek bir yer bırakalım.
Ben sana
öyle bir yer bırakmak istiyorum.
Kapısı kapanmayan.
Işığı söndürülmeyen.
Anahtarı
başkasında olmayan.
Ne zaman yorulsan
dönebileceğin.
Ne zaman sustuysan
sessizce oturabileceğin.
Ne zaman kendinden
uzak düşsen
seni yeniden
kendine bırakacağım bir yer.
Çünkü ben seni
yalnızca güldüğün zamanlarda
sevmedim.
İyi olduğun günlerde
sevmedim yalnızca.
İnsan sevdiğini
yarısından sevemez.
Gölgesiyle birlikte
sever.
Korkusuyla.
Yorgunluğuyla.
Suskunluğuyla.
Bazen kimseye söylemediği
o karanlık tarafıyla bile…
Ben seni
bütün bunlarla birlikte
hayatımda istiyorum.
Şimdi gece
daha da ilerledi.
Çay soğudu.
Telefonun ışığı
yüzümden çekildi.
Dışarıda birkaç pencere
hâlâ açık.
Belki birileri
benim gibi
uyumuyordur.
Belki birileri
birini düşünüyordur.
Ben kimi düşündüğümü
biliyorum.
Saat kaç oldu bilmiyorum.
Ama gecenin
bütün saatleri boyunca
sen vardın.
Ve birazdan
gözlerimi kapattığımda da
ilk sen geçeceksin içimden.
Sabah olduğunda
belki hiçbir şey olmamış gibi
güne başlayacağız.
İnsan bazen
gece söylediğini
gündüz saklıyor.
Ama ben bu gece
saklamıyorum.
Seni özledim.
Seni seviyorum.
Ve senden istediğim
bir ömürlük kusursuzluk değil.
Birbirimizin hayatında
gerçek bir yer.
İyi günde değil yalnızca,
kötü günde de.
Gülüşte değil yalnızca,
sessizlikte de.
Yolun açık olduğu yerde değil yalnızca,
kaybolduğumuz yerde de.
Ben seni
hayatımın güzel bir cümlesi olarak değil,
hayatımın kendisine karışmış
bir kelime olarak istiyorum.
Saat kaç oldu bilmiyorum.
Gece susuyor.
Ben susmuyorum.
Çünkü bazı sevgiler
söylenmediğinde
eksilmiyor belki…
Ama insan
bir gün dönüp baktığında
“Keşke” dememek için
söylemeli.
Ben söyledim.
Şimdi uyu sevgilim.
Gece seni
rüyalarına bıraksın.
Ben de gözlerimi kapatayım.
Belki aynı rüyada
karşılaşırız.
Hiç konuşmadan.
Yan yana yürürüz.
Bir pencerenin önünde
iki fincan çay bırakırız.
Ve zaman,
ilk kez,
bizden bir şey istemeden
geçip gider.
Kayıt Tarihi : 11.09.2026 00:18:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!