Rıza Tevfik Bölükbaşı: Hakkında ziyaretç ...

Rıza Tevfik Bölükbaşı
15

ŞİİR


28

TAKİPÇİ

  • Abdullah Yüksel
    Abdullah Yüksel 29.04.2010 - 21:54

    Sendedir

    Gel derviş gel hele yabana gitme
    Her ne arar isen inan sendedir
    Beyhude nefsine eziyet etme
    Kabeyse maksudun rahman sendedir

    Çöllerde dolaşıp seraba bakma
    Allah Allah deyü havaya bakma
    Talibi hak isen kitaba bakma
    Okumak bilirsen Kuran sendedir

    Gayrıdan derdine arayıp çare
    Ne varlık verirsin nar ile mare
    Cennetten çıktınsa behey avare
    Havva'yı aldatan yılan sendedir

    Ey Rıza takat yok hakkı inkara
    Sen mahrem imişsin didarı yare
    Şimdi agah oldum sırrı esrara
    Alemi yaratan vicdan sendedir

  • Abdullah Yüksel
    Abdullah Yüksel 29.04.2010 - 21:24

    Filozof Rıza Tevfik'i Okurken / Yağmur -
    Sayı: 4 Temmuz - Agustos - Eylül 1999

    Rıza Tevfik Bölükbaşı; 1868'de Rumeli'nin Cisr-i Mustafa Paşa kasabasında Arnavut baba ve Çerkes bir annenin oğlu olarak dünyaya gelmiştir.

    'Babam Arnavuttu, anam Çerkes
    Bilmeyen varsa öğrensin herkes'

    Kaza kaymakamlıklarında bulunan Hoca Mehmet Tevfik Efendi'nin oğlu Rıza Tevfik; Yahudi, Ermeni mekteplerinde, Galatasaray Lisesi'nde okumuş sonra da Tıbbiye'den mezun olmuştur. Önceden benimsediği İttihat ve Terakki'ye sonradan 'muhalefet' edince hapsedilmişse de; siyasetten vazgeçememiş, Damat Ferit Hükümeti'nde bulunmuştur. Felsefe Profesörü bulunduğu Mütareke yıllarında, milli hareketlere muhalif kalmasıyla Darülfünun'dan çekilmek zorunda kalan Rıza Tevfik; Milli Mücadele'nin sonunda '150'likler listesi'ne girince soluğu yurt dışında almış, yurda 20 yıl sonra ihtiyarlamış bir şekilde dönmüştür. Mizacına uygun bulduğu Bektaşilik'e intisap eden Filozof Rıza, Bektaşilik'te 'Baba'lık makamına yükselmiş; hece ile yazdığı koşma ve divanları yıllarca dillerden düşmemiştir.

    Hür, itaat etmeyen, zorlanırsa isyankar bir ruha sahip, zihinlerdeki iskolastik aleme düşman, müspet ilme yönelik bir takdirkar olan Rıza Tevfik, Abdullah Cevdet (İttihatçı) ve Salih Zeki (Riyaziyeci) ile el eledir. Başka bir ifade ile 18. asır Voltaire ve makalelerinde olduğu gibi belli bir sistemden mahrum olan Rıza Tevfik, 'Eklektik' bir kimlikle karşımıza çıkar. 1949'da ölen Rıza Tevfik; filozof, alim, şair, fikir ve san'at cephesinin çeşitli alanlarına vakıf bir beyin, kısaca nev-i şahsına münhasır 'özel' şahsiyetlerimizden birisidir. 81 yıl süren serazat bir hayatın hemh yaşayanı hem de şahidi olan koca filozof; Doğu (Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice) ve Batı (İngilizce, Fransızca, ispanyolca) dillerini de bilmektedir. Hekimlikten pehlivanlığa; şiirden felsefeye; edebiyattan meddahlığa, ağdalı manzumelerden temiz Türkçe ile yazılmış şiirlere uzanan serezat bir ömrün çabası hiciv; veciz şekliyle kendi dilinden yaşadığı ise masaldır:

    'Hey Rıza secdeye baş koy da dinle,
    Taşlar dile gelsin senin derdinle;
    Efsane söyleyim, ağla hem dinle,
    O şerefli mazi meğer masalmış.'

    Ruhunun hürriyeti, mezarının kaybolmasına bağlıdır:

    'Ruhum azad olur belki mezarım,
    Ayaklar altında dümdüz olunca.'

    Şiirlerinin dillerden düşmemesi, milletçe ne kadar sevildiğinin en açık delilidir. Herkesin anlayacağı ölçülerde şiirlerini sunmayı beceren Rıza Tevfik; hoca karşısındaki talebe edasıyla konuşur:

    'Bana sual sorma, cevap müşgüldür,
    Her sırrı ben sana açamam Hocam.'

    mısralarıyla başlayan 'Nefes'ine yazdığı nazirenin iki kıtası, aşk dünyasına çıkılan yolun sadece iki aşamasıdır:

    'Izdırap içinde aşk denizinde,
    Dolaşıp dururlar kadın izinde,
    Şu uzun yolların gam denizinde,
    O ateş dudağı, gül sanmam Hocam.

    Derler ki önceden sevdayı oku,
    Hilkatin manası, hem varı yoku,
    Yanmıştır o nara hep açı toku,
    Bu aşkın narına ben yanmam Hocam.'

    Bu hey heyleniş, filozofluğuna davetiye çıkarmış olmalı ki, aynada sesleri yankılanır:

    'Zahire bakanlar belki yanılır,
    Kişiden sorulur, kişi tanılır,
    Feylezof Rıza'yım, adım anılır,
    Dünyada malım yok, adım anılır.'
    Ya bizler? Kendimizi aynı ölçüde yargılayabiliyor muyuz? Oğluna seslenirken bize yol göstermeyi unutmayan yine Filozof Rıza'dır:

    'Sen ömrüne hizmetinle bir hizmet ver,
    Oğlum! . Sana başka bahtiyarlık yoktur.'
    'Hastayım, yalnızım; senin yanında
    Görüp de bahtiyar ölmek isterim.'

    diye inleyen dertli Rıza Tevfik, sevdalanmayı da ihmal etmez:

    'Ruhumda gizli bir emel mi arar,
    Gözlerime bakıp dalan gözlerin.
    Aklıma bilmedik bilmece sorar,
    Beni hülyalara salan gözlerin.'

    Arnavut ve Rumeli taklitleriyie bizi güldüren bu kuvvetli hafıza, modaya uymadan da güzel giyinmeyi becerir. Tadına doyulmayan sohbet meclislerinin odağında yine o vardır. Kelimeler; güzel telaffuzu, anlaşılırlığı, tatlılığı ve tane taneliği ondan almaktan ayrı bir keyif duyar. Filozof Rıza'nın resim çektirirken aldığı örnekler H. Spenser, Kant ve nihayet Tolstoy'la noktalanır. Ama ne birisi ne ötekisi olabilir.

    Hakkı Süha Bey'e göre; güzel ve unutulmayacak tek yönü, şairliğidir. 'Serab-ı Ömrüm'de bunun belgesidir.

    'O yerlerde güneş mahmuru Fikret bir
    peridir, ki
    Doğar sevdalı akşamlar nigahı vapesininden;

    O yerlerde seba, bir bestekarı serseridir, ki
    Perişan nağmeler perran olur güya eninden.'

    gibi mısralarla tabiatın şiirini;

    'Verir aks-i sada gezdikçe çok viraneler
    vardır,
    Ki memuriyetin tarihi medfundur
    zemininde.'

    beytiyle insan yapısının biçareliğini;

    'İbret gözüyle baktım bir muhteşem mezara'
    'Silmiş o ismi devran 'Ramses' okunmaz
    olmuş'

    hükmüyle dünyanın, şöhretin, gücün faniliğine dikkatleri çeken Rıza Tevfik, değişik kılıklara girmeyi de ihmal etmez.

    'Bir şeb sabaha karşı bidar idim Bebek'te Fikren seyahat ettim 'Babil'de,
    'Balebek'de.'

    dediği vakit, zekasıyla asırların kabuğunu deler ama yaşayan gerçeği de görmek istemez.

    'Dün gece yeis ile kendimden geçtim,
    Teselli aradım meyhanelerde;
    'Baht-ı dua' elinden bir dolu içtim,
    O neşe kalmamış peymanelerde..'

    derken 'deruni bir ahenk' duyar;

    'Bendeki suzidil var mıdır acep,
    Tutuşup can veren pervanelerde.'

    beytiyle sanatkar doğduğunu anlarız.

    Peyami Safa: 'Onun doktorluğu da, pehlivanlığı da yarım kalmıştır.' der.

    'O yerlerde güneş mahmuru Fikret bir
    peridir ki,
    Doğar sevdalı akşamlar nigahı vapesininden;
    O yerlerde saba bir bestekarı serseridir ki,
    Perişan nağmeler perran olur guya
    enininden..'

    Manzumesini yazsa bir şairin, şiirin toprağı dışında maceralar aramasının cezasız kalması mümkün müydü? Hayal içinde yüzen o avare zeka için şiirin dışında attığı her adım onu gaflet uçurumuna götürecekti. Şairi kendine çeken de dışarı iten de fantazidir. Rıza Tevfik'in şiire ihaneti, şiirin ona oyunudur, tıp tarihi de, güreş tarihi de onu tanımayacak. Politika tarihi, şu mısralarıyla sanki şiire hitab eden adamı bağrına basacaktır:

    'Nolurdu alnından öpüp her seher
    Saçını ben çözüp, ben bağlasaydım.'

    diye noktaladığı yazısından; Rıza Tevfik'e başka bir açıdan bakma imkanı buluyoruz.

    'Uçun Kuşlar' isimli şiiri, samimiyet bakımından bir başka güzelliğinin dile getirilişidir. Şiir şu dörtlükle başlar:

    'Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
    Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
    Ormanlar koynunda bir serin dere,
    Dikenler içinde sarı gül vardır..'

    Rıza Tevfik'ten yansıyan bir başka özellik de sofiliğidir:

    'Gizli bir nur idim subh-u ezelde
    Cilveler gösterip ayana geldim.
    Feyz-ü aşkı izhar eden güzelde,
    Kelam-ı sır idim beyana geldim.'

    dörtlüğü tasavvuf renkli 'Devriye'sinden sadece bir bölümdür. 'Kalenderi'si de tasavvufi bir ruhla yazılmıştır, işte bu şiirden iki dörtlük! .

    'Bir nefsi hodğamı, çekip de dara,
    Gülerek sır verdik ulu serdara,
    Bir gamze uğruna didar-ı yara,
    Canla başla gönül verenlerdeniz! .'

    'Arifsen kamiller önünde eğil! .
    İlminle öğünme, sen kendini bil..
    Bağ-ı marifette, biz -bir gül değil-
    Deste deste çiçek derenlerdeniz.'

    Hep Rıza Tevfik, hicvedecek değil ya... Onu da hicvedecek olanlar da çıkacaktır. Onlardan biri olan Anber (İleri gazetesi, 24.02.1920) , 'Ondan da On Paralık Bulunur! .' şiirinin ilk iki dörtlüğünde Rıza Tevfik'e şöyle seslenir:

    'Bir feylezofum var, kırkbir maşallah! .
    Almadan, havaya metelik vermez.
    Postunun tüyünü dökmez inşallah! .
    Doktor'dur, devaya metelik vermez.

    Çenesi kadar da bazusu yaman,
    Kaç kere pes etti Kadri pehlivan.
    Tığ gibi uçarı, merd olduğundan,
    Kuvaya muvaya metelik vermez..'

    Dokuz dörtlükten meydana gelen bu şiirini Anber, şu kıtayla noktalar:

    'Bırak serkenkebin behey daltaban! .
    Bataktır bu tarla, işlemez saban,
    Sen nane ekersin, çıkar baldıran,
    Kuvaya muvaya metelik vermez..'

    Biz yazar çizerlerin ortak bir özelliği de, okuduklarımızı okuyucularımızla paylaşmaktan zevk almamızdır. Hilmi Yücebaş'ın, 'Filozof Rıza Tevfik Hayatı-Hatıraları-Şiirleri' (4. Baskı, Arkın Yay., istanbul 1968) adlı değerli eserini okurken aldığım zevki okuyucularımızla paylaşmadan edemedim. Bu yazı; böyle bir paylaşma arzusuyla kitaptan sizlere aktarılan güzelliklerden sadece küçücük bir bölümdür. Yazarı, bu değerli eserinden dolayı kutluyor, son sözü yine ona veriyoruz:

    'Yürü! . Hey bivefa hercai güzel,
    Gönlüm o sevdadan vaz geldi geçti.
    Soldu açılmadan gonca-i emel,
    Sonbahara erdik, yaz geldi geçti.

    Sana şerhederken hicranı aşkı,
    Dizinde okuduk, destanı aşkı,
    Buselerle aldım peymanı aşkı,
    Unutma! . Aradan söz geldi geçti! .

    Hüsnüne bu kadar niçin öğündün?
    Bir yanar ateşin sinemde sönsün! .
    Ahd ü peyman ettin, sözünden döndün,
    O da bir hevesmiş, tez geldi geçti.'

    Arnavut ve Rumeli
    taklitleriyle bizi güldüren
    bu kuvvetli hafıza,
    modaya uymadan da
    güzel giyinmeyi becerir.
    Tadına doyulmayan
    sohbet meclislerinin
    odağında yine o vardır.
    Kelimeler;
    güzel telaffuzu,
    anlaşılırlığı, tatlılığı ve
    tane taneliği
    ondan almaktan
    ayrı bir
    keyif duyar.

  • Abdullah Yüksel
    Abdullah Yüksel 29.04.2010 - 21:21

    Serâb-ı Ömrüm - 2
    Kişiliği ve Şiiri

    Tercih ettiği (muhtemelen kendi verdiği) unvanıyla 'Feylesof Rıza', dostları arasındaki unvanıyla 'Rıza Baba'; çok yönlü kişiliği olan iyi donanımlı bir Osmanlı aydınıdır. Bilenleri hayretlere düşüren kuvvetli hafızası sayesinde, Arapça ve Farsça ve İbranice’den ayrı Lâtince, İspanyolca, Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyanca gibi Avrupa dillerini; sadece anlayacak kadar değil, konuşacak ve yazacak kadar iyi bilir. Farsça şiirleri, Fransızca kitap ve makaleleri vardır. Tevrat’dan manzum tercümeler yapmıştır. Batı edebiyatını, fikir ve düşünce dünyasını incelemiş, takip etmiştir. Bıraktığı eserlerin çeşitliliği onu bu çok yönlü kişiliğini yansıtmaktadır. Kendisini yakından tanıyanların ifadelerine göre; tarih bilgisinin derinliği, nükteci ifade tarzıyla, sohbetleriyle çevresinde temayüz etmiştir. Doktor, idareci, iyi bir şair, iyi bir yazar ve iyi bir hatip olmanın ötesinde pehlivanlığı, tulûatçılığı, aktörlüğü de vardır.

    'Feylesof' unvanı, felsefeye olan tutku derecesindeki ilgisini ifade etmektedir. Felsefede çığır açan bir doktrin falan sahibi değildir ama, felsefeye hizmetleri büyüktür. Çeşitli okullarda ve bu arada Darülfünun’da felsefe dersleri vermiş, felsefenin eğitim sisteminde yer alması için çalışmış, bu alanda ders kitapları yazmıştır. Her felsefe teriminin altı ayrı dilde ayrıntılı karşılıklarını veren bir 'Mufassal Kamus-u Felsefe' yazmaya başlamış, ancak 'C' harfinden sonra devamını getirememiştir. Siyasi hayatındaki mücadeleci tavrı ve bu yüzden katlanmak zorunda kaldığı çalkantıları; Herbert Spenser ve Holtzendorf’un ferdiyetçi ve liberal etkilerine bağlayanlar olmuştur. Onu nihilizm’e yakın görenler de vardır.

    Fransızca yazılmış 'Les Textes Houroufis' (Hurufi Metinleri) , Abdülhak Hamit ile Victor Hugo’nun fikirlerini karşılaştırdığı 'Abdülhak Hâmid’in Mülâhazât-ı Felsefiyesi'; bir Ömer Hayyam tercümesi için yazdığı 'Ömer Hayyâm’ın Efkâr-ı Felsefiyesi' bu alandaki önemli eserleridir.

    'Baba' unvanı ise Bektaşiliğe olan yakın ilgi ve sevgisini yansıtmaktadır. Bilindiği kadarıyla ne bağlandığı bir şeyh, ne de etrafında bir müridan zümresi vardır ama; başta Bektaşilik, bir çok tarikat kolunu enine boyuna incelemiş, meşrep olarak Bektaşiliği benimsemiştir. Onun bu, ibadet ehline yüksekten bakan yönünü; ham sofuluğu yererken ibadete, hatta günah ve sevaba boş veren, bir bakıma da cehalete prim veren ünlü 'Sorma Hocam' şiirinde görmek mümkündür:

    Bana sual sorma, cevap müşküldür,
    Her sırrı ben sana açamam hocam.
    Hakkın hazinesi darı değildir,
    Cami avlusunda saçamam hocam.
    ...
    Halka korku verme velvele salıp,
    Dünya ve âhiret bu köhne kalıp,
    Ben softa değilim cübbemi alıp,
    İmaret imaret göçemem hocam.
    ...
    Nâr-ı cehennemi önüme serme,
    Günahımı döküp kaygular verme,
    Kitapta yerini bana gösterme,
    Ben pek o yazıyı seçemem hocam.
    ...
    Feylesof Rıza'yım dinsiz anlama,
    Dini ben öğrettim kendi babama,
    Her ipte oynadım cambazım amma,
    Sırat köprüsünü geçemem hocam.

    Tekke şiirinin belirli bir dalında halen de süre giden; sıradan insanların bilemeyeceği, anlayamayacağı bir takım 'sır'lara vakıf olduğu iddiasıyla kendini toplumun üstünde bir yerlere yerleştirip oradan herkese, özellikle ibadet ehline yüksekten bakan bu eda, 'nefes' tarzındaki hemen bütün şiirlerinde vardır:

    ...
    Nûr-ı aşk inince dil-i âgâha
    Mürg-i rûhu saldık tâ kurb-gâha
    Baba ocağıdır biz o dergâha
    Destursuz pervasız girenlerdeniz

    Teveccüh kılmadık bâb-ı niyaza
    İrfanla eriştik rütbe-i nâza
    Aşina çıkmışız şa’bedebâza,
    Perdenin ardını görenlerdeniz
    ...
    (Kalenderî)

    ...
    Ayrı ma’na verme küfr ile dîne
    Varıp gelme şaşkın şekkü yakine
    Ârifsen âgâh ol sırr-ı yakîne
    Vesvesen küfürdür îman sendedir
    ...
    Hey Rıza takat yok hakkı inkâra
    Sen mahrem imişsin dîdar-ı yâra
    Şimdi âgâh oldum sırr-ı esrara
    Âlemi yaradan vicdan sendedir.

    (Gel Derviş)

    ...
    Allah eve girmez, sırr-ı mutlaktır
    Dört duvara secde kılan ahmaktır
    Hacc etmekten maksat gönül yapmaktır
    Sen de behey nâdan, gönül yapsana

    (Gel Zâhid)

    ...
    Mürşidler ki halkı Hakk’a yederler
    Sırren bize gelir bizden giderler
    Nakş- pâyimizi delil ederler
    Hakîkat yoludur izimiz bizim
    ...

    (Fitne-i Aşk)

    'Kerameti kendinden menkul' diye bir deyim vardır. Kendisi hakkında aktardığı, kendini yücelten her bilgi'nin kaynağı gene yalnız kendisi' gibi bir anlama gelir. Tarih boyunca bazı cahil zümreler içinde itibar bulan bu tavırlar ne yazık ki şiir seviyesinde kalmamış, bazıları için bir dünya görüş ve anlayışına, giderek toplumsal ve siyasal alanlara da sürüklenerek derin sapmalara yol açmıştır. Bir çeşit 'kral çıplak' oyunudur bu. Bu kandırmaca tekrarlandıkça önce ifade sahibini, sonra etrafındaki cühela takımlarını giderek büyüyen halkalar halinde inandırmayı, en azından bu safsatalar etrafında birleşmeyi, birlikte hareket etmeyi başarmıştır. Daha da kötüsü, bu hak ve hakikat düşmanlığı, bu toplum düşmanlığı; başka damarlardan beslenen düşmanlarla da çok kolayca işbirliği yapabilmektedir ne yazık ki.

    Bu noktanın, güzel söz ve özellikle şiir söyleme - yazma yeteneğinin nasıl kolayca kötüye kullanılabildiğinin de önemli bir göstergesi olduğuna da dikkat edilmelidir.

    Edebiyat Tarihimizin II. Meşrutiyeti takip eden Servet-i Fünun döneminde şiirleri yayınlanmaya başlayan Rıza Tevfik’in 'Sfenks', 'Balaban Dağları', 'Fecr-i Evvelîn' gibi ilk şiirlerinde Namık Kemal, Abdülhak Hamid ve Fransız şiirinin tesirleri görülmektedir. Tevfik Fikret’in de hayranıdır. Ama edebiyat çevrelerinin ilgisini ve takdirini çeken 'Serab-ı Ömrüm' ve 'Gelibolu’da Hamzabey Sahili' şiirleri onun batı takipçisi Servet-i Fünun çizgisinde gitmeyeceğinin göstergesidir. Başka bir edebiyat akımına da, grubuna da dahil değildir o; tek başına bir ekoldür âdeta. Yedi Hececilere kadar kendinden sonrakileri derinden etkilemiş bir ekol.

    Aruz veznine hakkıyla vakıf olduğu, Tevfik Fikret’ten hiç de geri kalmayacak kuvvette şiirleri de bulunduğu halde; hem şekil, hem de içerik olarak halk şiirini esas almış ve en çok bu alanda ürünler vermiştir. Hece vezniyle şiir yazmaya daha önce Mehmet Emin Yurdakul başlamıştır ama, manzume seviyesinden öteye geçememiştir. Bu tarihî konumu siyasi kimliğinin gölgesinde kalmış olsa da; özellikle tekke şiirine derin vukufu, Rıza Tevfik’i Milli Edebiyat çizgisinin başına yerleştirmiştir. Döneminde geçerli olan ağır ve ağdalı edebiyat diline rağmen açık ve sade bir dille okuyucuya başarıyla yansıttığı coşkun lirizm, şiirinin önde gelen özelliğidir. Bunu bestelenmiş şiirlerinde görmek daha kolaydır:

    Hastayım, yalnızın, seni yanımda
    Sanıp da bahtiyâr ölmek isterim.
    Mahmûr ı hulyâyım; câm ı lebinden
    Kanıp da bahtiyâr ölmek isterim.

    ...
    Yürü hey bîvefâ hercâi güzel
    Gönlüm o sevdadan vazgeldi geçti
    Soldu açılmadan gonce-i emel
    Sonbahara erdik, yaz geldi geçti.
    ...

    Ömrümün neş’esiz geçti baharı
    Neyleyim bahârı gülsüz olunca
    Bir tutsam gerektir yâr-ü ağyarı
    Gurbet ellerinde öksüz olunca.
    ...

    Kendini anlatırken, övünmeye de yer verdiği halde, lirizmden uzaklaşmaz:

    ÇOK ŞÜKÜR

    Hayli eziyetle geçti hayâtım,
    Bu gün de seksenlik bir ihtiyarım.
    Gittikçe artıyor ihtiyâcâtım
    Bununla beraber pek bahtiyarım.

    Ben, elemlerimi, sihr-i hünerle
    Hem besteledim, hem terennüm ettim;
    İlhâm ile doğan o eserlerle,
    Hatifî bir lisan tekellüm ettim.

    Feylesof-şâirim, coşkun âşıkım,
    Mizacıma bakıp şaşma hâlime.
    Derin ra’şelere cidden lâyıkım
    Onlar hizmet etti bu kemâlime.

    Şan ve zaferle dolu milli tarihin, mazinin derinliklerinde kalmış olması da onu derinden etkilemiş ve şiirlerine yansımıştır. 'Harab Mabedler muharriresi Halide Edib hanıma' ithaf ettiği 'Harab Mabed' isimli şiiri bunların başta gelenlerinden biridir:

    Vardım eşiğine yüzümü sürdüm,
    Etrafını bütün dikenler almış.
    Ulu mihrabında yazılar gördüm,
    Kimbilir ne mutlu zamandan kalmış!

    Batan güneşlerin ölgün nigâhı
    Karartıp bırakmış o kıblegâhı
    Mazlum bir ümmetin baht-ı siyahı
    Viran kubbesinde gölgeler salmış.

    İslâm’ın bahtiyar bir zamanında
    Âb-ı hayat varmış şadırvanında
    Şimdi harab olan sâyebânında
    Dem çeken kuşların ömrü azalmış!

    Âyât-ı hikmet var kitabesinde,
    Bir ders-i ibret var hitâbesinde;
    Bağ-ı cennet olan harâbesinde
    Tekbir sadâları artık bunalmış.

    Hey Rıza secdeye baş koy da inle!
    Taşlar dile gelsin senin derdinle!
    Efsâne söyleyim, ağla, hem dinle,
    O şerefli mâzi meğer masalmış!

    Bayburtlu Zihni'nin çok bilinen 'Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş / Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı' şiirindeki çaresiz melankolinin aynını bu şiirde de, Rıza Tevfik'in daha bir çok şiirinde de görmek mümkündür. Yazılış tarihleri göz önüne alındığında her iki şiirin de aynı olaylar, aynı gözlemlerin etkisiyle yazıldığı belli oluyor zaten.

    Balkan Savaşı sonucunda ülke sınırlarının dışında kalmış olan doğduğu yerlere duyduğu özlemle başlayan; sürgün hayatıyla kendisini bütünüyle etkisine alan bu ruh hali, hastalık haline gelmiş vatan hasreti, yâni dâüssıla, en güzel şiirlerinin başlıca tema’sıdır.

    UÇUN KUŞLAR

    Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
    Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
    Ormanlar koynunda bir serin dere,
    Dikenler içinde sarı gül vardır.

    O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
    Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem?
    Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?
    Yüce dağ başında siyah tül vardır.

    Orda geçti benim güzel günlerim;
    O demleri anıp bugün inlerim.
    Destan-ı ömrümü okur dinlerim,
    İçimde oralı bir bülbül vardır.

    Uçun kuşlar, uçun! Burda vefa yok! .
    Öyle akar sular, öyle hava yok!
    Feryadıma karşı aks-i seda yok!
    Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.

    Hey Rıza, kederin başından aşkın,
    Bitip tükenmiyor elem-i aşkın,
    Sende -deryâ gibi- daima taşkın,
    Daima çalkanır bir gönül vardır.

    Kültürel, dini ve siyasi yönleriyle nasıl bir kişilik sahibi olursa olsun; Edebiyat Tarihimizin Servet-i Fünun’dan sonra geldiği kabul edilen Millî Edebiyat döneminin başta gelen şairi, en önemli temel taşlarından biridir Rıza Tevfik. Dost listesi bir hayli kısa olan Tevfik Fikret’le olan karşılıklı muhabbetleri bir yana, Yahya Kemal bile ünlü ‘İthaf’ şiirinde

    Bu devrin gerçi son sohbetlerinde
    Nefesler dinledik sâz-ı Rızâ’dan

    mısralarıyla onu övmüştür.

    Serâb-ı Ömrüm, ilk defa 1934'de Kıbrıs'ta basılmış. Bu sırada sürgündedir ve kendi ifadesiyle 'hesaplaşmak için değil, vedalaşmak için' 1943'ü bulan yurda dönüşünden sonra ikinci defa basılmıştır.

    Kitabın yeni bir baskısı Kitabevi tarafından Ağustos 2005’de yapıldı. Abdullah Uçman’ ın titiz ve etraflı bir çalışma ile hazırladığı kitap, şâirin Serâb-ı Ömrüm’ de olmayan şiirlerini de kapsıyor.

    Bahri Akçoral

  • Abdullah Yüksel
    Abdullah Yüksel 29.04.2010 - 21:20

    Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın tek şiir kitabı.

    1869 yılında Edirne’de doğan Rıza Tevfik, ilkokulu İstanbul’daki bir özel okulda okur. Herkesi şaşırtan, çok kuvvetli bir hafızası vardır. Bu okulda İbranice, İspanyolca ve Fransızca öğrenir. Çocukluğu, babası Mutasarrıf Mehmet Tevfik Bey’in görev yerlerinde geçmiş; annesini İzmit’te kaybetmiş, Rüştiyeyi Gelibolu’da bitirmiştir. Galatasaray Sultanisinden sonra baba mesleği yolunda Mülkiye Mektebine girer ama burayı bitiremez. 1890 da girdiği Tıbbiyeyi 1899’da güçbelâ bitirir ve bir süre doktorluk yapar.

    Taşkın ve kavgacı bir yapısı vardır. Devrin yükselen değerini temsil eden hürriyetçiler arasındadır, istibdada başkaldırma davasındadır. Gittiği okullarda öğrencileri, atıldığı hapishanede mahkûmları isyana teşvik etmekte, yönlendirmektedir.

    Doktorluk ona uygun bir meslek değildir. 1907 de İttihat - Terakki cemiyetine girer ve 1908 Meşrutiyetinin en güçlü hatiplerinden biri haline gelir. İttihat ve Terakki Partisinden Edirne mebusu olmakla; hayal kırıklıkları ve hatalarla dolu siyaset hayatına başlar.

    Hayatının bu dönemini daha sonra pişmanlıkla yâd edecek ve bu duygularını “Sultan Abdühamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdad” isimli şiirinde şu mısralarla dile getirecektir:

    Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
    Feryâdım varır mı bârigâhına?
    Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,

    Târihler ismini andığı zaman,
    Sana hak verecek, ey koca Sultan;

    'Pâdişah hem zâlim, hem deli' dedik,
    ‘İhtilâle kıyam etmeli’ dedik;
    Şeytan ne dediyse, biz 'beli' dedik;
    Çalıştık fitnenin intibahına.

    İttihatçıların arasına girmesi, onların içyüzünü görmesine ve hatalarını fark etmesine yaramıştır. Çok geçmeden onlardan ayrılarak karşılarına geçer, muhalif Hürriyet ve İtilaf Partisine girer. Balkan Savaşı hezimetlerinin sorumlusu olduğuna inandığı İttihatçılara kıyasıya mücadele etmekte, onların ülkeyi bir de cihan savaşına sürüklemesine engel olmaya çalışmaktadır.

    Ancak olan olmuştur. Almanya’dan getirtilen iki zırhlıya Yavuz ve Midilli isimleri verilip Türk bayrağı çekilmiş ve mürettebata Türk askeri kıyafeti giydirilerek Karadeniz’e çıkarılmıştır. Bu iki gemi, Sivastopol başta olmak üzere Rus limanlarını top ateşine tutunca Türkiye de I. Cihan Savaşına katılmış olur.

    Osmanlı için sonun başlangıcı olan savaş, çok acı sonuçlarla bitip de düşmana kayıtsız şartsız teslim anlamına gelen Mondros Mütarekesi (1918) imzalandıktan sonra Hürriyet ve İtilâf partisi iktidara gelmişti. Rıza Tevfik için yıllardır peşinde koştuğu ikbal kapısı böylece açılır. Önce Maarif Nâzırı, 1919’da Şûra-yı Devlet (Danıştay) Reisi olur. Ancak bu ikbal yolu da Rıza Tevfik için sonun başlangıcı olmuştur. Mensubu bulunduğu Hükümet Anadolu Kurtuluş hareketini engellemeye çalışırken, Rıza Tevfik de Sevr paçavrasını imzalamakla görevli delegelere katılır. Katılmayabilir miydi, imzalamayabilir miydi; bunlar anlamsız sorular; gitmiş ve imzalamıştı.

    Onun hakkında çok konuşulan bir anlamsız soru da şudur: Milli Edebiyat dönemimizin ilk temsilcilerindendir ama, vatan haini midir, millî şâir mi?

    Bir üniversite öğrencisi trenle İstanbul’dan Ankara’ya gitmektedir. İzmit - Adapazarı arasında bir yerde yaşlıca bir köylü biner trene ve gelip gencin yakınına yerleşir. Az sonra gence seslenir:

    - Bak evlât, şu tepeyi görüyor musun? Biz tam o tepenin arkasında Kuvva-i Milliye saflarında Anzavur ordusuna karşı çarpıştık.

    Bu sözler genci heyecanlandırır; bir Millî Mücadele gazisiyle tanışmak. Sorular sorup konuşturmak, bir şeyler öğrenmek ister. Tam o sırada yaşlı adam tekrar konuşur:

    - Bak, şu akan suyun ilerisinde de Anzavur ordusunda Kuvva-i Milliye’ye karşı savaştık.

    Gencin kafası karışmıştır. Epey bir suskunluktan sonra dayanamaz sorar:

    - Amca nesin sen yahu! istiklâl gazisi mi, vatan haini mi?

    Adam içini çeker, biraz duraksadıktan sonra açıklar:

    - Senin bulunduğun yerden öyle görünebilir. Çünkü o günleri yaşamadın. Cihan harbinden yenik çıkmıştık. Bütün cephelerde yenilmiştik. Vatan elden gitmişti. Küffar silah zoruyla geçemediği Çanakkale’yi elini kolunu sallıyarak geçmiş, gelip Payitahta demir atmıştı. Yunan İzmir'e çıkmış, adım adım Anadolu’nun bağrına doğru ilerliyordu. Derken hükümetten resmî görevliler geldi köylerimize. Anadolu’da çeteler türemişti. Kendilerine Kuvva-yi Milliye diyorlardı ama, isyancılardı onlar. Düşman işgalinden istifade Hükümete isyan etmişlerdi. Halktan haraç topluyorlar, zorla askere alıyorlardı bizim gibi cahil köylüleri. Gelen adamlar Hükümet görevlileriydi, ellerinde resmî kâğıtlar vardı.

    Yaşlı adamın sesi gittikçe kısılmış, o günleri hatırlamak istemediği halde anlatmak zorunda kalmaktan ağlamaklı olmuştur. Genç sorar:

    - Peki, sonra?

    - Sonrası var mı evlât? Asıl hainlerin onlar olduğunu, Kuvva-yi Milliye’nin öyle çete falan değil kendilerini Vatan'a adamış has memleket evlâtları olduğunu anlamamız fazla uzun sürmedi; gittik onlara katıldık biz de.

    - 'Amca kusura bakma' der geç üniversiteli, 'seni de üzdüm galiba'.

    - 'Dedim ya evlât; ' der yaşlı adam, 'senin olduğun yerden öyle görünür.'

    Aynı ikilem Çerkez Ethem için de, Topal Osman için de vardır. Ama kader bu ikisi için ters tecelli etmiştir; başlangıçta gözlerini kırpmadan Vatan için canlarını ortaya koymuş, çok da başarılı hizmetlerde bulunmuşken sonraları yanlış adımlar atmış, bu yüzden de sonları kötü olmuştur.

    Geçmişi bu günün bakışıyla yargılamak, değerlendirmek; olayların ve kişilerin bir yönünü öne çıkarıp diğerini görmemek veya görmezden gelmek bizi doğru sonuçlara götürmez. Mesele, geçmişte kalmış olayları o günlerin şartları içinden görebilmek ve anlayabilmek meselesidir. Koskoca bir Cihan Devletinin çöküş dönemiydi ve ne yapılması gerektiği, neler yapılabileceği konusunda düşünceler çok çeşitliydi. Düşünülen ve elden geldiğince gerçekleştirilmesine çalışılan çârelerin bazılarının yanlış olması kaçınılmazdı. 'Bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve her köşesi bilfiil işgal edilmiş' bir memleketin, 'fakr ü zaruret içinde harab ve bîtab düşmüş' bir milletin kendi asgarî imkânlarıyla ayağa kalkacağına, toparlanıp savaşabileceğine, hele de müstevlîlere galip gelip onları aziz vatandan kovacağına inanmak, inanabilmek kolay bir iş değildi.

    Millî Mücadeleye karşı çıktıkları için sürgünle cezalandırılan Refik Halit Karay, Ref'i Cevad Ulunay gibi gazetecileri de kapsayan yüzellilikler listesinde suçu en belirgin olanlardan biri de Rıza Tevfik Bölükbaşı idi. 1922’de yurt dışına çıkmak zorunda kaldı.

    Bu hem büyük bir şair ve fikir adamı, hem de çok yönlü bir sanatkâr; siyasete girmekle gösterdiği gafletin cezasını 21 yıl vatan hasreti çekerek ödemiştir. Ama bu gafletin pişmanlığı, kendine hitabettiği şu mısralarında açıkça görülmektedir:

    Sen en bedbahısın insanların! . Mel’un ü menfisin!
    Uzak düştün yazık, Darıssaâdet âsitanından
    Uyup şeytana i’râz eyledin “misakı milliden”
    İnad ettin, cüdâ düştün vatan bağ-ı cihânından.
    Delil olmaktı şânın halka irfanınla ilminle
    Zelil oldun gurûrundan, kovuldun hânumânından

    Neticede Rıza Tevfik başarılı, ülkesine yararlı hizmetlerde bulunmuş bir devlet adamı değildir, bu kesin. Bu onu vatan haini yapar mı yapmaz mı? En iyisi bu konuyu siyaset bilimcilerine bırakıp onun diğer yönlerine bakmaya çalışalım.

    Bahri Akçoral

  • Abdullah Yüksel
    Abdullah Yüksel 28.04.2010 - 21:03

    Hey Rıza, secdeye baş koy da dinle,
    Dağlar dile gelsin, senin derdinle,
    Efsane söylerim ağla, hem dinle,
    O şerefli mazi, meğer masalmış,,

  • Abdullah Yüksel
    Abdullah Yüksel 28.04.2010 - 21:01

    Yüce Balkanlar’ı duman bağlamış,
    Gene mi gurbetten kara haber var?
    Seher vakti burda kimler ağlamış?
    Çemenzâr üstünde tâze çiğler var!

    Ufukta iz gördüm kızıl bayraktan,
    Dumanlar ağıyor nemli topraktan;
    Tekbir sadâları gelir uzaktan
    Hudud boylarında sanki mahşer var.

    İnliyor bir şehit rûhu derinde,
    Yara var toprağın birçok yerinde;
    Ümidsiz açılan çiçeklerinde
    Ne reng ü bû kalmış, ne tâb ü fer var!

    Neş’eler bu bezmi terk edip gitmiş
    Sel almış bu bağı târumâr etmiş.
    Kan bataklığında beslenip bitmiş
    Soluk, pembe, dilber bir Neylüfer var.

    Başımda kargalar dönüp uçuyor,
    Bende garip hisler gelip geçiyor;
    Yürürken vücûdum yere göçüyor,
    Her adım başında tâze makber var.

    Ne bu hayâletler? .. Kim bu dolaşan? ..
    Kim bu at üstünde hendekler aşan? ..
    Kim bu -deli gibi- her yana koşan?
    Bu mezâristanda ne çok asker var?

    Bu müthiş manzara nedir, yâ Rabbi?
    Cilve-i kahrının nedir sebebi? ..
    -Mahşere muntazır bir mevtâ gibi-
    Karşımda yıkılmış bir de minber var.

    Korkup titriyorum bu menhûs yerde;
    Nazlı ümitlerin meşrıkı nerde? ..
    İçinde gezdiğim vîrânelerde
    Zihnime dokunan bir fikr-i şer var.

    Güneşe bakarsam sönüp soğuyor,
    Rûhumda bir uzun gece doğuyor.
    Yâ Rabbi! Bu zulmet beni boğuyor,
    Hangi ufuklarda nûr-i seher var?

    Yaslı gecelerin ağır gölgesi
    Sındırıp susturmuş burda herkesi.
    Mezarlıkta yalnız bir kadın sesi
    İnliyor... Galiba gene sefer var.

    Gül yüzü süzülmüş cevr ü elemden,
    Yüreği üzülmüş âh-ı nedemden,
    Yaralı bağrında tîğ-i sitemden
    Pençe pençe donmuş hûn-i ciğer var.

    Dereler gam almış durgunluğundan,
    Tan yeri kızarmış vurgunluğundan
    Bu kara hummanın yorgunluğundan
    Şîve-i hüsnünde hâlâ eser var!

    Tanıdım sesinden, zavallı kadın!
    Dillerde destandır her zaman adın.
    Bilirim...şerefle doğdun, yaşadın,
    Söyle destânını dinleyenler var!

    Senin göz yaşların rûhuma akar
    Zehirdir, içimi kavurur yakar.
    Uzaklara niçin dalıp da bakar?
    Elâ gözlerinde neden keder var?

    Neler geldi –söyle! ..- garip başına
    Sebep ne dinmeyen bu göz yaşına? ..
    Bak şu beş asırlık mezar taşına
    Onda bir mücevher tâc-ı zafer var! ..

    Sen doğurdundu hep o cevherleri,
    Cihâna ün salan dilâverleri.
    Belli bile değil bugün yerleri
    Bunda anlaşılmaz sırr-ı kader var.

    Kurban etmek için evlâd doğurdun
    Kara toprakları kanla doyurdun! ..
    En hücrâ yerinde şu vîran yurdun
    Adları belirsiz binlerce er var! ..

    Ben o mezarları çiğnedim, gezdim,
    Düşündüm, beynimi pençemde ezdim.
    Can evimde katil ağrılar sezdim,
    Böğrümde şimdi bir zağlı hançer var.

    Her nefes aldıkça beni saplıyor,
    Yaşlı gözlerimi duman kaplıyor.
    Yetimler derdini bende topluyor,
    İçimde kanayan gizli bir yer var.

    Benim vurgun rûhum kanasın varsın,
    O kandan gün doğup şafak ağarsın.
    Uğrunda can veren evlâda yarsın,
    Ona sînen gibi nerde siper var? ..

    Koynunda göz yumdu civan erkekler
    Zehr-i kâtil oldu tatlı dilekler,
    Vîrân saçakları kaygular bekler;
    Olan oldu lâkin bundan beter var.

    Mâtemle tükenip yorulan benim!
    Darbe-i kahr ile kırılan benim! ..
    Cephede kalbinden vurulan benim!
    Bende can çekişen (meçhul nefer) var! .

    Ümid-i feyz iken aşkın dilimde,
    Ye’se düştüm âhir, her emelimde.
    Bed-mest-i mâtemim, titrek elimde
    Acı göz yaşıyla dolu sâger var.

    Bahtımın sunduğu câm-i serşârı
    İçtim, seyrederken o lâlezârı;
    Öldürdü neş’emi zehr-i humârı,
    Bende şimdi onmaz bir derd-i ser var.
    Hey Rızâ şu uzun gam destânını

    Dinleyen besteler her figânımı
    Şi’rinde vatanın kabristânını
    Dolaşıp ağlayan bir derbeder var.

    Rıza Tecfik BÖLÜKBAŞI

  • Abdullah Yüksel
    Abdullah Yüksel 28.04.2010 - 20:58

    RIZA TEVFİK’İN DESTANI

    Dinleyin ahbaplar şu destanımı,
    Bakınız ne kadar hayretfezadır
    Evvela öğrenin nam ve şanımı,
    Şöhretim Filozof ismim Rıza’dır.

    Milletin feryadı sarsarken Arşı,
    Bana boru gelir hürriyet marşı.
    Hükümet değil bu, aynalı çarşı
    Orada, sırıtan birkaç simadır.

    Mahbese girdimse yoruldum sanma!
    Mahkum oldumsa da vuruldum sanma!
    Çalkanır deryayım, duruldum sanma!
    Gönlümü coşturan aynı havadır.
    […]
    Kubbeler bezminin zevkinden bıktım,
    Karga derneğinden sıyrıldım, çıktım;
    Yaptığım hatayı tekmeyle yıktım
    Gördüm ki gidişin sonu fenadır.

  • Abdullah Yüksel
    Abdullah Yüksel 28.04.2010 - 20:57

    RUMELİ İÇİN

    Gülşeni açmadan emel goncesi
    Sarsar- ı felâket perişan etti.
    Sevgilim, düşmanın hâin pençesi
    Saçından bir tutam tel aldı gitti.

    Biz zâten vârını talan etmiştik
    At sürüp o bağı harman etmiştik.
    Atalar yurdunu viran etmiştik,
    O viran binayı el aldı gitti.

    Biz hakkın yüzüne sille vurmuştuk
    Vicdanın emrine karşı durmuştuk.
    Cehennem üstüne köprü kurmuştuk,
    Nâmerd köprüsünü sel aldı gitti.

    Allah’ın gadabı şarka uğradı,
    Katil çetesini kırdı, doğradı.
    Anama sövenin, kızı, avradı,
    Domuz çobanından döl aldı gitti.

    Hey Rıza, dökülen bu kan bizimdi.
    Düşmana kul olan canan bizimdi.
    Rum eli… O nazlı vatan bizimdi
    Biz benimsemedik el aldı gitti.

    Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI