On iki eylül Şiiri - İlyas Kaplan

İlyas Kaplan
1630

ŞİİR


16

TAKİPÇİ

On iki eylül

O soğuk güz sabahlarında,
radyodan yayılan marşların ardında gizlenen
o kaskatı ve soğuk sessizliği çorbasına katık ederdi ihtiyar;
Sokak lambalarının sarımtırak ve ürkek ışıkları altında
uzayan sokağın nihayetinde,
postal seslerinin yankısı odasının duvarlarına sinerken,
yakılmış tütünlerin külü karışıyordu tavanındaki o tozlu,
yorgun avizelerin ışığına.

Zamanın çarkları arasına sıkışmış bir insanlık masalıydı sanki
o sadece sigarasının ucunda biriken tortuyla avunuyordu;
Gözlerinin ferinde sönüp giden o eski baharların,
o neşeli çocukluk gülüşlerinin hesabını soracak
tek bir muhatap bile kalmamıştı bu koca şehirde.
Herkes kendi gölgesinden korkar olmuştu,
fısıltıyla konuşulan hakikatler
meyhane masalarının ahşap dokusunda birer leke gibi kuruyup gidiyordu.
Ve hayat, o büyük ve gürültülü yıkımı
bir garsonun tepsisinde sunulan sıradan bir hesap pusulası gibi
bırakıveriyordu usulca önüne.
Bugün on iki eylül.

Dönme dolabın en tepe noktasında asılı kalan o çocuksu düşler,
şimdi kışlanın soğuk ve gri avlularında nöbet tutan
süngülerin ucunda donuyordu;
Bir zamanlar deniz kokan, martı sesleriyle çınlayan o dar sokaklar;
şimdi sirayet eden o derin korkunun
ritmik ve tekinsiz adım seslerine teslimdi.
İhtiyar adam,
parmaklarının arasında unuttuğu sigarasının külü masaya dökülürken, hafızasının kuytu köşelerinde sakladığı o eski hürriyeti hatırladı bir an.

Fakat ne kadar zorlasa da zihnini,
kırmızı çarpılarla çizilmiş o insan yüzlerinden öteye geçemiyor,
tarih bir kırbaç gibi şaklıyordu beyninde.
Susmanın bir erdem değil,
bir yaşama çaresi olduğuna inandırılmış insanların ülkesinde,
bir sigara izmaritinin arkasına saklanmak
en büyük sığınaktı belki de.

Gece, tank paletlerinin gürültüsüyle ikiye bölünüyor;
bölünmüş her parçadan
pişmanlık, yalnızlık ve tarif edilemez bir çaresizlik fışkırıyordu.
O ise kül tablasında ki izmaritleri sayarken,
zamanın bu acımasız ve müstebit çarkına karşı
kendi sessiz, pasif direnişini sürdürüyordu.
O eylül akşamı.

Briyantinli saçların arkasında gizlenen o taze yüzlü genç adam,
belirsiz bir istikbalin habercisi gibi dolanıyordu masaların arasında
sinsi bir nezaketle;
Eldivenlerinin beyazlığı,
sokağa çöken o kapkara gölgeyi gizlemeye yetmiyor,
servis edilen her yemeğe biraz daha itaat ve kabulleniş dökülüyordu.
İhtiyar, sağ eline aldığı çatalı
masanın ahşabına saplamak ister gibi sıktı,
ama parmaklarındaki dermansızlık kendi yenilgisinin resmiydi adeta.

Akşamının soğuk nefesi pencerelerin buğusundan sızıp içeri dolarken,
geçmişin o şen-şakrak şehir havası artık bir hayalden ibaretti.
Devletin o ağır, resmi ve soğuk eli
masadaki boşlukları doldururken;
masadakiler sadece önlerine bakıyor,
bakışlarını birbirlerinden kaçırıyorlardı.
Hangi hakikatin doğru,
hangi hikayenin yalan olduğunu
ayırt edemeyecek kadar yorulmuş bir kuşağın
son temsilcisiydi o.

Sigarasından bir fırt daha alırken,
Ne demokrasi lafları doyuruyordu karınları artık,
ne de o süslü nutuklar geri getiriyordu
kaybedilmiş bir gençliğin
o çocuksu ve masum neşesini.

Şehir, gökyüzünden süzen çelik kanatların gölgesinde sinmiş,
kendi kabuğuna çekilmiş yaralı bir hayvan gibi
tükenişini bekliyordu köşelerde;
Bilet kuyruğunda sabırsızlıkla bekleyen o cıvıl cıvıl çocuklar,
şimdi kapalı kapılar arkasında
radyo frekanslarının değişen saatlerine mahkûmdu.
Bir gazetenin son sayfasında unutulmuş bir bulmaca gibiydi hayat;
çözüldükçe karmaşıklaşan,
cevapları çoktan silinmiş ve geçersiz kılınmış.

İhtiyar, bir nefes daha çekti içine ,
göğsünün kafesinde sıkışan o son itirazı da yuttu,
çaresizliğin tadı zehirden daha acıydı bu gece.
Çarpışan arabaların neşeli çığlıkları yerini,
karanlık sokaklarda yankılanan siren seslerine
ve aniden kesilen elektriklerin bıraktığı o kör zifire bırakmıştı.

Gelecek,
üstü brandayla örtülü bir askeri kamyonun kasasında
bilinmeyen bir meçhul istikamete doğru savrularak
uzaklaşıyordu gözlerin önünden.
Ve her insan,
kendi yalnızlığının, kendi korkusunun çeperinde
sığınacak bir kuytu arıyordu;
o ise bu kırık dökük meyhanenin en tenha masasındaydı.
On iki eylül akşamı

‘Afiyet olsun efendiler’ sözü yankılandı mekânın taş duvarlarında,
Selimeye kışlasında askerlik yaptığı günler geldi aklına .
bir lütuf gibi sunulan bu zoraki düzenin soğuk ve resmi tebessümüyle; Masadakiler başlarını hafifçe eğerek
kabul ettiler önlerine konan bu yeni kaderi,
sorgulamaksızın,
ses çıkarmaksızın
ve hiç direnmeden.

Oysa ihtiyar adam bilirdi ki;
masadan kaldırılan her boş tabağın yerini dolduran şey yemek değil,
ruhları esir alan o derin ve koyu hürriyetsizlikti.
Gözleri yarı baygın,
kafası biriken yılların ve içtiği sigaranın ağırlığıyla öne düşmüşken,
Göğsünde ki o son isyan kırıntısını da
boşluğa savurdu bir kahkahayla.

Anasımı satmışım diyordu bu dünyanın,
çünkü uğruna dövüşülecek bir değerin kalmadığını hissetmek,
ölmekten daha ağır bir yüktü .
Korku tünelindeki o King-Kong resmi bile
daha merhametliydi belki de
sokakları parselleyen bu gerçek
ve kanlı korkunun soğuk somutluğundan.
Çünkü çocukların korkusu bir çığlıkla biterdi
ama bu karanlık kabus, bu ifrit yüzlü darbe,
bir milletin göğsüne oturmuş,
nefesini kesiyordu her geçen an.

Gece yarısını çoktan geçmişti saatler,
ama zaman durmuş gibiydi;
ne bir sonraki güne geçebiliyordu şehir,
ne de dünde kalabiliyordu.
Boğaz kenarındaki o sandal sefaları,
mehtaba karşı söylenen o güzelim sevdalı şarkılar
şimdi birer efsane gibi
uzak ve ulaşılmazdı hafızalarda.

İhtiyar adam elindeki çatalı tabağın kenarına bıraktı yavaşça,
çıkan metalik ses
mekândaki o derin sessizliği bir anlığına yırtıp geçti.
Yalnızlık,
masadaki boş sandalyelerde oturuyor,
geçen günlerin, kaybedilen dostların
ve unutturulan hakikatlerin çetelesini tutuyordu adeta.

Bir devir kapanıyordu gözlerinin önünde;
gençliğin, coşkunun ve hürriyetin…
o renkli dergi kapakları üzerine çekilen o kalın, kırmızı hatlarla.
Radyodaki Binbir Gece Masalları son bulmuş,
yerini sabaha kadar süren o yeknesak, o disiplinli ve emredici,
ses tonuna bırakmıştı artık.
Rap...rap...raaap…

Her şey değişiyordu,
ama bu değişim bir doğumun müjdesi değil,
köklü bir çürüyüşün,
ağır ve kabullenilmiş bir teslimiyetin ilanıydı
on iki eylül.

Son nefesini de çekti ciğerlerine ,
boğazından aşağı kayan şey duman değil,
bir devrin imha edilmiş hatıralarının buruk ve yakıcı tortusuydu;
İhtiyar adam ayağa kalkmaya yeltenmedi bile,
arkasından bakmadığı o beyaz eldivenli garsonun bıraktığı
bu yeni dünyayı tarttı zihninde.
İlerde öğrenecekti herkes bu suskunluğun neye mal olduğunu,
bu sessizce kabul edilen akşam yemeğinin
bedelinin nasıl ödeneceğini
ağır ağır…

Tepkili jetler gökyüzünü bir kez daha yararken,
arkalarında bıraktıkları o beyaz buhar izleri gibi
buharlaşıp gidiyordu bir neslin geleceği.
Masa artıkları, ucuza satılmış idealler
ve bir kenara fırlatılmış o süslü kelimeler arasında
bir tek onun o umursamaz,
o kırık kahkahası kaldı.

Sokaklar daha da sessizleşti,
ışıklar birer birer söndü şehir çanağında;
sadece postal sesleri ve rüzgârın sürüklediği yapraklar kaldı geride.
İhtiyar adam gözlerini kapattı usulca,
dışarıdaki o boğuk gürültülere kulaklarını son kez tıkayarak,
kendi içindeki o ebedi ve dokunulmaz geceye çekildi.

İhtiyar adam arkasına bakmadı bile…?
Neyse neydi…
Nasılsa ilerde öğrenilecekti bunların ne demek olduğu…

redfer

İlyas Kaplan
Kayıt Tarihi : 6.08.2026 19:50:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!