O kadın...
Yüzünde köşeler var,
her biri başka bir yanımı doğrultuyor.
Çenesinden boynuna inen o ince kararlılık,
sanki Tanrı bir çizgi çekmiş de
gerisini insanın hayaline bırakmış.
Bakıyorum.
Baktıkça bakış olmaktan çıkıyorum.
Renkler yerlerine dönüyor,
kırmızı yeniden kızarıyor,
mavi derinliğini hatırlıyor,
ben, kendimi.
O kadın...
Ne giydiğini bilmiyorum,
ne çıkardığını da merak ediyorum.
Ama üstünde ne varsa
asıl onu örtenin kumaş olmadığını biliyorum.
Bir şey taşıyor içinde,
adı konulsa eksilecek bir şey.
Bir kadınlık hâli değil yalnız,
kadınlığın hâlâ bir sır olduğuna dair
çok eski bir delil.
Yaklaşıyor yüzü.
Aramızda bir nefes kalıyor,
bir de o nefesi kimin alacağı.
Dudakları konuşacak gibi,
ben susacak gibi duruyorum.
İkimiz de biliyoruz:
bazı günahlar işlenmeden önce
insana hayatı sevdirir.
Boynu...
Ah, o boyun!
Başını nasıl da taşıyor.
Bir gurur değil bu,
bir teslimiyet hiç değil.
Gövdesinin göğe yazdığı
en zarif itiraz.
Oradan bir koku yükseliyor,
çiçek desem çiçek değil,
ten desem yalnız ten değil.
Sanki ilk yağmurdan önce
toprağın göğe gönderdiği haber.
İçime çekiyorum,
içimde bir yer yeşeriyor.
Konuşuyor.
Sesini önce ellerimde duyuyorum.
Parmak uçlarımdan bileklerime,
oradan omuzlarıma tırmanıyor.
Kulaklarıma vardığında
çoktan dokunmuş oluyor bana.
Ne söylediğini sorarsan
kelimelerini unuttum.
Ama her cümlesinin
nereme değdiğini hatırlıyorum.
O kadın...
Bir adım atıyor,
etekleri hareket ediyor.
Zaman bir anlığına
kumaşın kıvrımında takılıyor.
Oturacak gibi yanıma,
belki daha yakınıma.
Ben yer açıyorum,
oysa daralan yer değil,
aklım.
Dizlerinin bittiği yerde
bir başka düşünce başlıyor.
Ellerimi uzatmıyorum.
Çünkü bazen dokunmamak
dokunmanın en uzun hâlidir.
Ama o biliyor.
Bir bakışıyla
uzanmadığım ellerimi tutuyor.
Bir gülüşüyle
söylemediğim sözleri soyuyor.
Ve ben, ilk kez,
çıplaklığın bedenden önce
zihinde başladığını anlıyorum.
O kadın...
Ayaklarından başına kadar
bir bütün değil yalnız,
bin ayrı ihtimal.
Her kıvrımı başka bir soru,
her duruşu gecikmiş bir cevap.
Ve tuhaf olan şu:
Onu arzuladıkça
kendimden uzaklaşmıyorum.
Tam tersine,
kendime yaklaşıyorum.
Sanki yıllardır
içimde bir kapı kapalıymış da
o kadın anahtarı çevirmeden
kapıyı açmış.
Şimdi yüzü yüzüme yakın.
Gözlerimiz birbirinin içinde
gidecek yer aramıyor.
Dudakları kıpırdıyor,
bir kelime düşüyor aramıza.
Eğilip almıyoruz.
Çünkü bazı kelimeler
yerden kaldırılmak için değil,
aralarına düşen iki insanı
birbirine eğmek için vardır.
O kadın...
Beni kendime getiriyor.
Ne öğüt vererek,
ne severek henüz,
ne de benim olarak.
Yalnızca var olarak.
Ben onun boynunda
bir ömrün kokusunu duyuyorum.
O benim susuşumda
belki kendi sesini.
Ve tam o anda anlıyorum:
Her yakınlık kavuşmak istemez.
Bazısı insanın içinde
ömür boyu yaklaşır.
O kadın bana değdi mi, bilmiyorum.
Ama dokunduğu yerden beri
dünya daha canlı.
Kayıt Tarihi : 9.10.2026 19:26:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!