Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • fethullah gülen18.10.2007 - 00:07

    BUGÜN SENİN DOĞUM GÜNÜN

    Ey sevgili!
    Ey gönlü kırık sevgili!
    Ey uzaklarda, memleket hasretiyle iki büklüm, gelecek iyi bir haberi, hoş bir kelamı, tatlı bir selamı bekleyen sevgili!
    Ey kavanozlara konarak getirilen vatan toprağını mukaddes bir varlık olarak saklayan; hafakanlı anlarda, hicran ve firkatin ağır bastığı demlerde, her ilden gelen bu toprakları öpen, koklayan, onları kaşına gözüne süren ve daha sonra mütemadiyen kanlı gözyaşları döken sevgili!
    Bir kasım sabahında senin için kanatlanıyor kelimeler, yüreğimin hasret burcunda…
    Senin için terkediyorlar gözyaşlarım pınarlarını…
    Senin için pervaz ediyor sinemden yusuftutan kuşları…
    Kalbim bu sabah senin kalbin gibi kırık, sinem senin sinen gibi paramparça…
    Ve gözlerimim derin uçurumlarında, sana dönük binlerce ışık kanatlı hasret kısrağı…
    Ey sevgili can, ey kalbimin kaynadığı, ey ruhumun eridiği, ey sinemin titrediği sevgili…
    Bugün senin doğum günün…
    Acı ve sancılarla geçen altmış altı yıllık hazin bir sevda öyküsünün başladığı gün. Hakk için, Halkın için nabzının ilk attığı günden bu yana tam altmış altı yıl geçti ey sevgili cânân.
    Bugün senin doğum günün.
    Ama dudakların yine ayrılık ikliminde, hicran besteleri terennüm etmekte.
    Ağlamakta, yine inlemekte sinen.
    Bugün senin doğum günün.
    Gökyüzünün ağladığı bir kasım sabahında, küçük bir Anadolu köyünde atmaya başladı nabzın.
    Sen ilk çığlığını attığında anne ve babanın dilinden şükür cümleleri yükselmişti arşa.
    Çünkü sen ey sevgili, anne ve babanın kabul olan en billur duasıydın…
    Rüyasıydın.
    Acı koridorlarında geçti ömrün…
    Hasbilik ve diğergamlık iklimlerinde. En uzun gecelerde, insanlık için secdeye gidiyordu nasırlaşan alnın. Ahların gökkubbeyi yakıyordu ey sevgili can.
    Derken, bir kırkikindi gibi düştün gönül topraklarıma. Eylülde avuçlarıma gül gül, zemheride yanan yanaklarıma kardelen kardelen düştün gül gönüllü dost!
    Kainatın sonsuzluk parıltılarını seninle gördüm. Cinnetin kördüğüm olup, kentin sokaklarından aktığı şeytanî demlerde, sen tuttun ruhumun ellerinden. Dinginliğin serinliğine muhtaç yüreğim maviyi, yeşili, beyazı, en beyazı sende, seninle bildi. Kaybedilmiş düşlerin diyarına seninle gittim. Düş kahramanlarının rahle-i tedrisine seninle oturdum.
    Evet dost! Böyleydi bir zamanlar ruh iklimimde yaşananlar. Sen bir vakit bükük boynun, yaşlı gözlerinle gittin suyun ötesine. Yollarımızın ayrıldığını söyledi yüreğime yusuftutan kuşları. Kimimizin bahtına gurbet, kimimizin talihine ihanet düştü sen giderken...
    Senin maveraî bakışlarından mahrum kaldım önce. Hani o içinde tüm varlığı barındıran, içinde önden giden kutluların soluklarını, nefes alışlarını yaşatan bakışlarından...Derken kubbeleri saran, gökkubbeleri sarsan hıçkırıklarından ettiler beni. Sesinin kırılgan titreşimlerinden çoktan ayrı düşmüştüm. Kaderin en acı tarafları düşüyordu sineme: Gül dosttan ayrı kalmak!
    Oysa dost, dudaklarından akan şeker şerbetlere doyamamıştım henüz, göz yaşlarınla yıkamamıştım kanayan varlığımı. Henüz yüreğimin ceylanları kalbine su içmeye gelmemişti. Ceylanlarım susuzluktan ölmek üzere şimdi ey dost!
    Oysa her şey o kadar nefis ve lezizdi ki beraberken, ayrılığı düşünememişti geniş zamanlar bekleyen serseri ruhum. Ruhum bilmiyordu aslında her anın geniş zaman olduğunu, ya da beklenen o geniş zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini...
    Şimdi yılların labirentlerinden geçiyor, seninle kanatlı altın zamanları düşünüyorum. Düşünüyorum da kalakalıyorum yerimde. Nerelerde o günler diyorum nerede o günler? Ah o günler.
    Aşkın ve şevkin ruhumuzu kanatlandırdığı merhamet ve sevda günleri...Ve sen dostum.
    Bugün senin doğum günün.
    Şimdi kırılmış gönül aynama bakıyorum. Ne çok yarıda kalmış hıçkırıklarım, geceler boyu seccadenin gözlediği bilmem kaç damla gözyaşım, el uzatmadığım mahzun gönüllerim, kendisiyle geçinemediğim kobralarım varmış. Soluğuna susadığım sevgili, gerçekten tüm ölgünlüğümle varlığına şimdi daha çok muhtacım. Ellerini bekliyorum düştüğüm bataklıkların derinliklerinde.
    Hani dost, hatırlar mısın bir defasında, kardeş ülke, can ülke, yar ülke Azerbaycan, kızıl çizmeler tarafından işgal edilmişti de, sen ruhunu kanatmıştın peygamber kürsüsünde. Ağlamıştın, ciğergâhini dağlamıştın, coşkun sular gibi çağlamıştın. Bir peygamber edâsıyla “Rabbî inni mağlub” demiştin. Sonra tekrar dönüp ümit depolamıştın tüm yüreklere. Kim bilir o gün semada melekler nasıl imreniyorlardı senin o günkü haline. Dostum, can dostum, gül dostum billur gözyaşlarını ne çok özledim bilemezsin!
    Hani bir defasında da dudaklarından bir peygamber şairinin hal-i pür-melâli dökülüyordu. Meselenin içine - içinde tüm âlemin mesuliyetini taşıdığın kalbini koymuş ve inliyordun. Ka'b Bin Malik'ti sözlerinin kahramanı. Anlatıyor, anlatıyordun. Efendisinin dudaklarından af bekliyordu sözün sultanı şair. Şair, belki ömründe ilk defa yenik düşüyordu söze, af beklerken. Affı da, şairi de seninle bildim dost, nerdesin!
    O arslan avcısı, şehitlerin şahı kutlu amcayı, çarmıha gerilen ve Merhameti Sonsuz'un ve O'nun sevgilisinin ismiyle üveyikler gibi kanatlanan ilk şehitleri, o anneyi ve o babayı ve onların güzide oğullarını, kuş tüyü yastıklara başını koyanı ve o başı en sevgili için at sırtında veren o güzeller güzeli delikanlıyı, “ haydi Huneyn'deki gibi bir daha! ” diyen şehit namzedi yaralıyı, Gazne sarayındaki Sultan'ın peygamberine duyduğu hürmeti, Yavuz soylunun selimliğini, genç yaşında sevgili niyetine kutlu kenti düşünde gören o peygamber adaşını, Çanakkale'deki aslanların aslanlığını hep seninle bildim, heceden geceye uzayan zaman dilimlerinde. Daha çok bilmek istiyorum nerdesin ey dost!
    Ülkemin cinnet günlerinde bile itidal diyordun, ümit diyordun. Muhammedseverlere ye's yakışmaz diyordun. Ümitsizseniz, ümit sizsiniz diyordun. “Ümidini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.” diyordun. “Düşülen yerden kalkılır ayağa! ” diyordun. Filizkıranların filizleri hırpaladığı günlerde bile hep “ümit, ümit” diyordun, ümit depoluyordun boşalan gönül kaplarımıza. “Daha çok inanın, daha çok inanın! ” diyordun. Ve ben anlamıyordum daha çok inanmanın ne demek olduğunu. Şimdi ümitsizliğe en yakın olduğum bu demde, ancak anlayabiliyorum, daha çok inanmanın ne demek olduğunu. Ve nerdesin sevgili nerdeyse kaybetmek üzereyim beni en anlamlı kılan yanımı, ümidimi!
    “Vefa! “diyordun hep sözlerinin bir yerinde. “Sultana sultanlık, gedaya gedalık yakışır! ” diyordun. “O Yâr'in kapısından zinhar ayrılmayın! ” diyordun. “Direnin! ” diyordun. “Onun kapısından başka kapı mı var? ” diyordun. “O' nu bulan herşeyi bulmuştur, O'nu kaybeden neyi bulmuştur ki! ” diyordun. “O'ndan isteyin! ” diyordun, “O vermek istemeseydi istemeyi vermezdi! ” diyordun. Vefalı dostum nerdesin?
    Sevgi ve muhabbet ancak senin bakışlarına o kadar yakışabilirdi. “Herkesi sevin! ” diyordun. “Açın sinenizi ummanlar gibi olsun! ” diyordun. “İnançla gerilin ve sevin insanı! ” diyordun. “Kalmasın! ” diyordun “el uzatmadığınız mahzun bir gönül! ” Bu dem o kadar mahzunum ki Dost, nasihatlerinin zümrüt yamaçlarında gezdiremiyorum yüreğimin beyaz kanatlı kısrağını...
    Barış ve kardeşlik türkülerini kırık mızrabından yükselen nağmelerden öğrendim. Yarasalar, karanlık zaman ve zeminlerde cirit atarken bile, sen “hoşgörü, barış ve kardeşlik” diyordun. İfritlerin yolumuzu kesip, bizleri yemeğe hazırlandıkları anlarda bile sen, “ ifritlere de hoşgörü! ” diyordun. “Benim dostlarım kobralarla bile iyi geçinmelidir! ” diyordun, kapalı kapılar ardında birileri senin kalbini kırmaya hazırlanırken. Sen gideli bilir misin halim nicedir dostum, nerdesin?
    Yeryüzü sakinleri gülen demişlerdi adına. Oysa bilmemişlerdi ki dost, her dem kanardı yüreğin. Kainat için, insanlık için...Güneşli güzel günler için billur gözyaşlarını ceyhun yaptığını bilmemişlerdi dost. Oysa sen hiç gülmemiştin. Güldürmek için ağlıyor, yaşatmak için yaşıyordun. Nerdesin gözlerime ağlamayı öğreten sevgili!
    Bir kırkikindi gibi düştün gönül topraklarıma. Eylülde avuçlarıma gül gül, zemheride yanan yanaklarıma kardelen kardelen düştün gül gönüllü dost!
    Bir kasım sabahında senin için kanatlandı kelimeler, yüreğimin hasret burcunda…
    Senin için terketti gözyaşlarım pınarlarını…
    Senin için pervaz etti sinemden yusuftutan kuşları…
    Kalbim bu sabah senin kalbin gibi kırık, sinem senin sinen gibi paramparça…
    Ve gözlerimim derin uçurumlarında, sana dönük binlerce ışık kanatlı hasret kısrağı…
    Ey sevgili can, ey kalbimin kaynadığı, ey ruhumun eridiği, ey sinemin titrediği sevgili…
    Bugün senin doğum günün…
    Acı ve sancılarla geçen altmış altı yıllık hazin bir sevda öyküsünün başladığı gün. Hakk için, Halkın için nabzının ilk attığı günden bu yana tam altmış altı yıl geçti ey sevgili cânân.
    Bugün senin doğum günün.
    Ama dudakların yine ayrılık ikliminde, hicran besteleri terennüm etmekte.
    Ağlamakta, yine inlemekte sinen.
    Bugün senin doğum günün.
    Ve kutlu olsun doğum günün…

  • fethullah gülen18.10.2007 - 00:06

    BUGÜN SENİN DOĞUM GÜNÜN

    Ey sevgili!
    Ey gönlü kırık sevgili!
    Ey uzaklarda, memleket hasretiyle iki büklüm, gelecek iyi bir haberi, hoş bir kelamı, tatlı bir selamı bekleyen sevgili!
    Ey kavanozlara konarak getirilen vatan toprağını mukaddes bir varlık olarak saklayan; hafakanlı anlarda, hicran ve firkatin ağır bastığı demlerde, her ilden gelen bu toprakları öpen, koklayan, onları kaşına gözüne süren ve daha sonra mütemadiyen kanlı gözyaşları döken sevgili!
    Bir kasım sabahında senin için kanatlanıyor kelimeler, yüreğimin hasret burcunda…
    Senin için terkediyorlar gözyaşlarım pınarlarını…
    Senin için pervaz ediyor sinemden yusuftutan kuşları…
    Kalbim bu sabah senin kalbin gibi kırık, sinem senin sinen gibi paramparça…
    Ve gözlerimim derin uçurumlarında, sana dönük binlerce ışık kanatlı hasret kısrağı…
    Ey sevgili can, ey kalbimin kaynadığı, ey ruhumun eridiği, ey sinemin titrediği sevgili…
    Bugün senin doğum günün…
    Acı ve sancılarla geçen altmış altı yıllık hazin bir sevda öyküsünün başladığı gün. Hakk için, Halkın için nabzının ilk attığı günden bu yana tam altmış altı yıl geçti ey sevgili cânân.
    Bugün senin doğum günün.
    Ama dudakların yine ayrılık ikliminde, hicran besteleri terennüm etmekte.
    Ağlamakta, yine inlemekte sinen.
    Bugün senin doğum günün.
    Gökyüzünün ağladığı bir kasım sabahında, küçük bir Anadolu köyünde atmaya başladı nabzın.
    Sen ilk çığlığını attığında anne ve babanın dilinden şükür cümleleri yükselmişti arşa.
    Çünkü sen ey sevgili, anne ve babanın kabul olan en billur duasıydın…
    Rüyasıydın.
    Acı koridorlarında geçti ömrün…
    Hasbilik ve diğergamlık iklimlerinde. En uzun gecelerde, insanlık için secdeye gidiyordu nasırlaşan alnın. Ahların gökkubbeyi yakıyordu ey sevgili can.
    Derken, bir kırkikindi gibi düştün gönül topraklarıma. Eylülde avuçlarıma gül gül, zemheride yanan yanaklarıma kardelen kardelen düştün gül gönüllü dost!
    Kainatın sonsuzluk parıltılarını seninle gördüm. Cinnetin kördüğüm olup, kentin sokaklarından aktığı şeytanî demlerde, sen tuttun ruhumun ellerinden. Dinginliğin serinliğine muhtaç yüreğim maviyi, yeşili, beyazı, en beyazı sende, seninle bildi. Kaybedilmiş düşlerin diyarına seninle gittim. Düş kahramanlarının rahle-i tedrisine seninle oturdum.
    Evet dost! Böyleydi bir zamanlar ruh iklimimde yaşananlar. Sen bir vakit bükük boynun, yaşlı gözlerinle gittin suyun ötesine. Yollarımızın ayrıldığını söyledi yüreğime yusuftutan kuşları. Kimimizin bahtına gurbet, kimimizin talihine ihanet düştü sen giderken...
    Senin maveraî bakışlarından mahrum kaldım önce. Hani o içinde tüm varlığı barındıran, içinde önden giden kutluların soluklarını, nefes alışlarını yaşatan bakışlarından...Derken kubbeleri saran, gökkubbeleri sarsan hıçkırıklarından ettiler beni. Sesinin kırılgan titreşimlerinden çoktan ayrı düşmüştüm. Kaderin en acı tarafları düşüyordu sineme: Gül dosttan ayrı kalmak!
    Oysa dost, dudaklarından akan şeker şerbetlere doyamamıştım henüz, göz yaşlarınla yıkamamıştım kanayan varlığımı. Henüz yüreğimin ceylanları kalbine su içmeye gelmemişti. Ceylanlarım susuzluktan ölmek üzere şimdi ey dost!
    Oysa her şey o kadar nefis ve lezizdi ki beraberken, ayrılığı düşünememişti geniş zamanlar bekleyen serseri ruhum. Ruhum bilmiyordu aslında her anın geniş zaman olduğunu, ya da beklenen o geniş zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini...
    Şimdi yılların labirentlerinden geçiyor, seninle kanatlı altın zamanları düşünüyorum. Düşünüyorum da kalakalıyorum yerimde. Nerelerde o günler diyorum nerede o günler? Ah o günler.
    Aşkın ve şevkin ruhumuzu kanatlandırdığı merhamet ve sevda günleri...Ve sen dostum.
    Bugün senin doğum günün.
    Şimdi kırılmış gönül aynama bakıyorum. Ne çok yarıda kalmış hıçkırıklarım, geceler boyu seccadenin gözlediği bilmem kaç damla gözyaşım, el uzatmadığım mahzun gönüllerim, kendisiyle geçinemediğim kobralarım varmış. Soluğuna susadığım sevgili, gerçekten tüm ölgünlüğümle varlığına şimdi daha çok muhtacım. Ellerini bekliyorum düştüğüm bataklıkların derinliklerinde.
    Hani dost, hatırlar mısın bir defasında, kardeş ülke, can ülke, yar ülke Azerbaycan, kızıl çizmeler tarafından işgal edilmişti de, sen ruhunu kanatmıştın peygamber kürsüsünde. Ağlamıştın, ciğergâhini dağlamıştın, coşkun sular gibi çağlamıştın. Bir peygamber edâsıyla “Rabbî inni mağlub” demiştin. Sonra tekrar dönüp ümit depolamıştın tüm yüreklere. Kim bilir o gün semada melekler nasıl imreniyorlardı senin o günkü haline. Dostum, can dostum, gül dostum billur gözyaşlarını ne çok özledim bilemezsin!
    Hani bir defasında da dudaklarından bir peygamber şairinin hal-i pür-melâli dökülüyordu. Meselenin içine - içinde tüm âlemin mesuliyetini taşıdığın kalbini koymuş ve inliyordun. Ka'b Bin Malik'ti sözlerinin kahramanı. Anlatıyor, anlatıyordun. Efendisinin dudaklarından af bekliyordu sözün sultanı şair. Şair, belki ömründe ilk defa yenik düşüyordu söze, af beklerken. Affı da, şairi de seninle bildim dost, nerdesin!
    O arslan avcısı, şehitlerin şahı kutlu amcayı, çarmıha gerilen ve Merhameti Sonsuz'un ve O'nun sevgilisinin ismiyle üveyikler gibi kanatlanan ilk şehitleri, o anneyi ve o babayı ve onların güzide oğullarını, kuş tüyü yastıklara başını koyanı ve o başı en sevgili için at sırtında veren o güzeller güzeli delikanlıyı, “ haydi Huneyn'deki gibi bir daha! ” diyen şehit namzedi yaralıyı, Gazne sarayındaki Sultan'ın peygamberine duyduğu hürmeti, Yavuz soylunun selimliğini, genç yaşında sevgili niyetine kutlu kenti düşünde gören o peygamber adaşını, Çanakkale'deki aslanların aslanlığını hep seninle bildim, heceden geceye uzayan zaman dilimlerinde. Daha çok bilmek istiyorum nerdesin ey dost!
    Ülkemin cinnet günlerinde bile itidal diyordun, ümit diyordun. Muhammedseverlere ye's yakışmaz diyordun. Ümitsizseniz, ümit sizsiniz diyordun. “Ümidini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.” diyordun. “Düşülen yerden kalkılır ayağa! ” diyordun. Filizkıranların filizleri hırpaladığı günlerde bile hep “ümit, ümit” diyordun, ümit depoluyordun boşalan gönül kaplarımıza. “Daha çok inanın, daha çok inanın! ” diyordun. Ve ben anlamıyordum daha çok inanmanın ne demek olduğunu. Şimdi ümitsizliğe en yakın olduğum bu demde, ancak anlayabiliyorum, daha çok inanmanın ne demek olduğunu. Ve nerdesin sevgili nerdeyse kaybetmek üzereyim beni en anlamlı kılan yanımı, ümidimi!
    “Vefa! “diyordun hep sözlerinin bir yerinde. “Sultana sultanlık, gedaya gedalık yakışır! ” diyordun. “O Yâr'in kapısından zinhar ayrılmayın! ” diyordun. “Direnin! ” diyordun. “Onun kapısından başka kapı mı var? ” diyordun. “O' nu bulan herşeyi bulmuştur, O'nu kaybeden neyi bulmuştur ki! ” diyordun. “O'ndan isteyin! ” diyordun, “O vermek istemeseydi istemeyi vermezdi! ” diyordun. Vefalı dostum nerdesin?
    Sevgi ve muhabbet ancak senin bakışlarına o kadar yakışabilirdi. “Herkesi sevin! ” diyordun. “Açın sinenizi ummanlar gibi olsun! ” diyordun. “İnançla gerilin ve sevin insanı! ” diyordun. “Kalmasın! ” diyordun “el uzatmadığınız mahzun bir gönül! ” Bu dem o kadar mahzunum ki Dost, nasihatlerinin zümrüt yamaçlarında gezdiremiyorum yüreğimin beyaz kanatlı kısrağını...
    Barış ve kardeşlik türkülerini kırık mızrabından yükselen nağmelerden öğrendim. Yarasalar, karanlık zaman ve zeminlerde cirit atarken bile, sen “hoşgörü, barış ve kardeşlik” diyordun. İfritlerin yolumuzu kesip, bizleri yemeğe hazırlandıkları anlarda bile sen, “ ifritlere de hoşgörü! ” diyordun. “Benim dostlarım kobralarla bile iyi geçinmelidir! ” diyordun, kapalı kapılar ardında birileri senin kalbini kırmaya hazırlanırken. Sen gideli bilir misin halim nicedir dostum, nerdesin?
    Yeryüzü sakinleri gülen demişlerdi adına. Oysa bilmemişlerdi ki dost, her dem kanardı yüreğin. Kainat için, insanlık için...Güneşli güzel günler için billur gözyaşlarını ceyhun yaptığını bilmemişlerdi dost. Oysa sen hiç gülmemiştin. Güldürmek için ağlıyor, yaşatmak için yaşıyordun. Nerdesin gözlerime ağlamayı öğreten sevgili!
    Bir kırkikindi gibi düştün gönül topraklarıma. Eylülde avuçlarıma gül gül, zemheride yanan yanaklarıma kardelen kardelen düştün gül gönüllü dost!
    Bir kasım sabahında senin için kanatlandı kelimeler, yüreğimin hasret burcunda…
    Senin için terketti gözyaşlarım pınarlarını…
    Senin için pervaz etti sinemden yusuftutan kuşları…
    Kalbim bu sabah senin kalbin gibi kırık, sinem senin sinen gibi paramparça…
    Ve gözlerimim derin uçurumlarında, sana dönük binlerce ışık kanatlı hasret kısrağı…
    Ey sevgili can, ey kalbimin kaynadığı, ey ruhumun eridiği, ey sinemin titrediği sevgili…
    Bugün senin doğum günün…
    Acı ve sancılarla geçen altmış altı yıllık hazin bir sevda öyküsünün başladığı gün. Hakk için, Halkın için nabzının ilk attığı günden bu yana tam altmış altı yıl geçti ey sevgili cânân.
    Bugün senin doğum günün.
    Ama dudakların yine ayrılık ikliminde, hicran besteleri terennüm etmekte.
    Ağlamakta, yine inlemekte sinen.
    Bugün senin doğum günün.
    Ve kutlu olsun doğum günün…