ki özleyiş yaz öncesinde, baharın orta ertesi gemini deminde, farklı şehirlerin/ayrı kıtaların/zıt kutupların, ayrı gayrı evlerinde de olsalar, muhipler, aslında birliktedir her daim…,
tuhaf olan şudur ki; bu düş ikizleri, göz kapaklarının üstüne, kalın bordo bir perde çekerler, üç kat; uyumadan önce ve, her gece, hiç bıkmadan, ve perdeler çekilir çekilmez en nihayetinde, hep aynı düşü görürler…, düş düşü doğurur, artık sığmaz olur uykulara, ve ayrı gayrı şehirlerde azizim, göz kapaklarımız açılır kapanır; mevsim yaza döner…,
elleri boğum boğum bir çocuk uçurtma uçurur, ve mavi uçurtma, pamuk bir buluta aşık olur, yüzü kırış kırış bir adam erik toplar, bir nine eriği tuza banar, kalbi; yamamaktan yorulmuş bir iffetli dul, kabristan ziyaretinden çıkar…,
düş buya, bir ormanın içindeki mezarını bul dediğin, anacığım şiir yazar, ki garipsenmesin; böylesi özlemek, ve böylesi sevmek…,
bir dağ ardındaki cevizin, en erişilmez dalına, as uykunu kalplerin tabîbi, tatlı bir rüya dolsun gözkapaklarına,
ey aşk; soylu sevdalara yakışmaz yalandan kefen giymeler, varsın ipil ipil yağsın üstümüze firak, nasısa gezinirsin sen bu sakar taşranın, gül bahçelerinde, ah;
XIII boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir, aç bir martı kadar utangaç ve müstağnî, ve başına buyruk bir mecnûn küheylan kadar, özgürlüğüne düşkün ve heybetli, erciyesin doruğundan gelen, kar suları kadar, coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve, kuytularda şırıldayıp duran, delişmen ve güleç yüzlü, efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat; buz gibi ve içimi doyumsuz, kendiyle halvette akan, bir ince nakışlı keder deresi ve, sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını, ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı, bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde; bütün bildiklerini unutan, hem aşkı kendinde kayboluş bilen iyi kalpli bir sine…, ve zamanın ilişemediği bir yanık buğday yüreğe ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle, çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet gibi sıcak, can/an;
istem dışılıkla da olsa yaralı ve incitilmiş, ve her hevesi boğazında düğüm düğüm, ser verilip sır verilmemiş, tedaviye cevap vermeyeceği belli, bir maraza düçârlığın burukluğu ve, hicivli bir gülümsemenin yüzü maskelediği, yalnızca; her rastladığı insanın gözlerindeki derinliğe bakabilecek, o temiz yüreklilerin farkına varabilecekleri böylesine içine düşülmüş dermansız haliyle, hayatındaki hayatların verdiği mukavemetle nefeslerini sürdürebilen, dünyalar garibi ve içine kapanık, ve fakat yedi kat semaya açık, dildâr ve dostunun mihmânı özge bir hayat sırtında, sendeleyip duran ve yıkılmamak için, umut bağlayıp tutunduğu avuntuların, bir bir çözülüp dağıldığı ve terk ettiği dipsizlikte, ıssız ve kör karanlıkta kalmış haline yanmaktan da malûl, pusulası kayıp, sevgisiz…, ve hem yetim hem öksüz kalmış, perişan göz pınarları kurumuş, gücenik ve suskun bir can/a,
XIII boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir, aç bir martı kadar utangaç ve müstağnî, ve başına buyruk bir mecnûn küheylan kadar, özgürlüğüne düşkün ve heybetli, erciyesin doruğundan gelen, kar suları kadar, coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve, kuytularda şırıldayıp duran, delişmen ve güleç yüzlü, efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat; buz gibi ve içimi doyumsuz, kendiyle halvette akan, bir ince nakışlı keder deresi ve, sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını, ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı, bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde; bütün bildiklerini unutan, hem aşkı kendinde kayboluş bilen iyi kalpli bir sine…, ve zamanın ilişemediği bir yanık buğday yüreğe ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle, çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet gibi sıcak, can/an;
istem dışılıkla da olsa yaralı ve incitilmiş, ve her hevesi boğazında düğüm düğüm, ser verilip sır verilmemiş, tedaviye cevap vermeyeceği belli, bir maraza düçârlığın burukluğu ve, hicivli bir gülümsemenin yüzü maskelediği, yalnızca; her rastladığı insanın gözlerindeki derinliğe bakabilecek, o temiz yüreklilerin farkına varabilecekleri böylesine içine düşülmüş dermansız haliyle, hayatındaki hayatların verdiği mukavemetle nefeslerini sürdürebilen, dünyalar garibi ve içine kapanık, ve fakat yedi kat semaya açık, dildâr ve dostunun mihmânı özge bir hayat sırtında, sendeleyip duran ve yıkılmamak için, umut bağlayıp tutunduğu avuntuların, bir bir çözülüp dağıldığı ve terk ettiği dipsizlikte, ıssız ve kör karanlıkta kalmış haline yanmaktan da malûl, pusulası kayıp, sevgisiz…, ve hem yetim hem öksüz kalmış, perişan göz pınarları kurumuş, gücenik ve suskun bir can/a,
hüdâ katından yollanan ilahî bir tesellidir, ah;
ki özleyiş yaz öncesinde, baharın orta ertesi gemini deminde, farklı şehirlerin/ayrı kıtaların/zıt kutupların, ayrı gayrı evlerinde de olsalar, muhipler, aslında birliktedir her daim…,
tuhaf olan şudur ki; bu düş ikizleri, göz kapaklarının üstüne, kalın bordo bir perde çekerler, üç kat; uyumadan önce ve, her gece, hiç bıkmadan, ve perdeler çekilir çekilmez en nihayetinde, hep aynı düşü görürler…, düş düşü doğurur, artık sığmaz olur uykulara, ve ayrı gayrı şehirlerde azizim, göz kapaklarımız açılır kapanır; mevsim yaza döner…,
oysa meşk, dudaklarındaki esrarlı cigarayla, özerkti dünyadan/ başına buyruk ihtilâl adımlarıyla, yürüdü; onun gök kubbesine, ve ama evet, dünyanın öyle usta elleri vardı ki, ve öyle güzel dikmişti ki herkesin göğünü kendine/ kimseye, bir başkasının göğündeki turnayı sevmek, hakkını tanımıyordu…;
oysa mey, dudaklarındaki esrarlı cigarayla özerkti dünyadan ve başına buyruk ihtilâl adımlarıyla; yürüdü, onun gök kubbesine, bir izmariti çiğner gibi, bir leşi tepeler gibi, bastı başına, kutupları ve ekvatoruna kadar, kirli postalarının izini bırakarak, had bildirdi atmosferine, ah;
öyle çok seviyorum ki seni, öyle çok, sensin benim gökyüzüm ve süreyya yıldızım, yön duygum, iç görüm…,
ne diyordum; /ve, çaldı dünyanın makasını /ve, kesti sevdalı parmaklarıyla /ve, söktü iplikleri…;
öyle çok seviyorum ki seni, öyle çok; sensin benim güzel ve zarif turnam, ve yoktu, zahirin ne çizgisi, /ne sınırı, ne de minimal bir raconu, ah;
kanarız ki biz birbirine yeryüzü ve gökyüzü, akarız ki birbirine…, ve kanarsın; sen, bende bakan okyanus gözlerime, ve bir hekim tebessümüne ben de…;
XII yedi kat göğünde semanın, bir tek aşk parlıyordu; iki gün iki gecelik, o şubat byzantion ayazında…, sonra yeryüzüne indi vuslat, ve yeri göğü kavuran, o temmuz sıcağında samornanın, ki nihayet başak burcundayken hilâl, sevgiye aktı aktı vuslat, ve greklerin çapasında serinledi hayat,
aşk nerdesin, bıraktığın yerde kalamadım ki ben, acaba ne haldesin, gittiğin yerde misin ki sen…, sürgüne uğramış aşkın, hatırında bir yâr vardır, gurbetidir yârinin olmadığı her mekân meftûnun, zaman solgun, küskün ve ölgündür sürekli, ve donakalır zaman, bozkırın güz güneşi altında…,
gidin bulutlar akdeniz sahillerine, aşkın yurduna, su serpin yangın yeri kömür gözlü pîrin yüreğine, rahmet yüklü hava kütlesi, sende yerinde kal ki, iri ve ılık yağmurumla, her iklimden azâdım artık…,
gözlerinin uçurumuna bakmayı göze aldım, o havasına güven olmaz kentin kış günü, üşümüyordum ve çıkıp iniyordum koşarak, o kaldırımları kırık dökük sokağın yokuşundan…, ne geçmişte gözüm vardı, ne de gelecekte; sağanak bir rahmet içime işliyordu, ve baygındım, ah;
/ve dikişleri yeni alınmıştı, gökyüzünün/
dünyanın; çizgili pijamasının beli sıkmıştı ki, gevşek bir don lastiği ile değiştirip, ayırmıştı gövdesini ikiye; /kuzey, güney, savaş, sıcak, soğuk, erkek, kadın, aşk/
dünya öyle kurallı ve tertipliydi ki, yoktu tahammülü hiç dağınıklığa, her şeyi planladı, kurguladı; ölçtü/biçti/tarttı ve; /denizlerin, ülkelerin, göğün, toprağın, aşkların, insanların, hayatın/ kenarlarına makine çekti ve kesti sarkan iplikleri,
dünyanın öyle usta elleri vardı ki, ve öyle güzel dikmişti ki herkesin göğünü kendine; /kimseye, bir başkasının göğündeki turnayı sevmek, hakkını tanımıyordu…,
https://www.dr.com.tr/kitap/taksim/edebiyat/siir/turk-siiri/urunno=0002052614001
ki özleyiş yaz öncesinde,
baharın orta ertesi gemini deminde,
farklı şehirlerin/ayrı kıtaların/zıt kutupların,
ayrı gayrı evlerinde de olsalar,
muhipler,
aslında birliktedir her daim…,
tuhaf olan şudur ki;
bu düş ikizleri,
göz kapaklarının üstüne,
kalın bordo bir perde çekerler,
üç kat;
uyumadan önce ve,
her gece,
hiç bıkmadan,
ve perdeler çekilir çekilmez
en nihayetinde,
hep aynı düşü görürler…,
düş düşü doğurur,
artık sığmaz olur uykulara,
ve ayrı gayrı şehirlerde azizim,
göz kapaklarımız açılır kapanır;
mevsim yaza döner…,
elleri boğum boğum bir çocuk uçurtma uçurur,
ve mavi uçurtma, pamuk bir buluta aşık olur,
yüzü kırış kırış bir adam erik toplar,
bir nine eriği tuza banar,
kalbi;
yamamaktan yorulmuş bir iffetli dul,
kabristan ziyaretinden çıkar…,
düş buya,
bir ormanın içindeki mezarını bul dediğin,
anacığım şiir yazar,
ki garipsenmesin;
böylesi özlemek,
ve böylesi sevmek…,
bir dağ ardındaki cevizin,
en erişilmez dalına,
as uykunu kalplerin tabîbi,
tatlı bir rüya dolsun gözkapaklarına,
ey aşk;
soylu sevdalara yakışmaz
yalandan kefen giymeler,
varsın ipil ipil yağsın üstümüze firak,
nasısa gezinirsin sen bu sakar taşranın,
gül bahçelerinde,
ah;
XIII
boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir,
aç bir martı kadar utangaç ve müstağnî,
ve başına buyruk
bir mecnûn küheylan kadar,
özgürlüğüne düşkün ve heybetli,
erciyesin doruğundan gelen,
kar suları kadar,
coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve,
kuytularda şırıldayıp duran,
delişmen ve güleç yüzlü,
efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat;
buz gibi ve içimi doyumsuz,
kendiyle halvette akan,
bir ince nakışlı keder deresi ve,
sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını,
ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı,
bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde;
bütün bildiklerini unutan,
hem aşkı kendinde kayboluş bilen iyi kalpli bir sine…,
ve zamanın ilişemediği bir yanık buğday yüreğe
ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle,
çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet gibi sıcak,
can/an;
istem dışılıkla da olsa yaralı ve incitilmiş,
ve her hevesi boğazında düğüm düğüm,
ser verilip sır verilmemiş,
tedaviye cevap vermeyeceği belli,
bir maraza düçârlığın burukluğu ve,
hicivli bir gülümsemenin yüzü maskelediği,
yalnızca;
her rastladığı insanın gözlerindeki
derinliğe bakabilecek,
o temiz yüreklilerin farkına varabilecekleri
böylesine içine düşülmüş
dermansız haliyle,
hayatındaki hayatların verdiği
mukavemetle nefeslerini sürdürebilen,
dünyalar garibi ve içine kapanık,
ve fakat yedi kat semaya açık,
dildâr ve dostunun mihmânı
özge bir hayat sırtında,
sendeleyip duran ve yıkılmamak için,
umut bağlayıp tutunduğu avuntuların,
bir bir çözülüp dağıldığı ve terk ettiği dipsizlikte,
ıssız ve kör karanlıkta kalmış
haline yanmaktan da malûl,
pusulası kayıp, sevgisiz…,
ve hem yetim hem öksüz kalmış,
perişan göz pınarları kurumuş,
gücenik ve suskun bir can/a,
hüdâ katından yollanan ilahî bir tesellidir,
ah;
XIII
boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir,
aç bir martı kadar utangaç ve müstağnî,
ve başına buyruk
bir mecnûn küheylan kadar,
özgürlüğüne düşkün ve heybetli,
erciyesin doruğundan gelen,
kar suları kadar,
coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve,
kuytularda şırıldayıp duran,
delişmen ve güleç yüzlü,
efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat;
buz gibi ve içimi doyumsuz,
kendiyle halvette akan,
bir ince nakışlı keder deresi ve,
sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını,
ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı,
bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde;
bütün bildiklerini unutan,
hem aşkı kendinde kayboluş bilen iyi kalpli bir sine…,
ve zamanın ilişemediği bir yanık buğday yüreğe
ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle,
çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet gibi sıcak,
can/an;
istem dışılıkla da olsa yaralı ve incitilmiş,
ve her hevesi boğazında düğüm düğüm,
ser verilip sır verilmemiş,
tedaviye cevap vermeyeceği belli,
bir maraza düçârlığın burukluğu ve,
hicivli bir gülümsemenin yüzü maskelediği,
yalnızca;
her rastladığı insanın gözlerindeki
derinliğe bakabilecek,
o temiz yüreklilerin farkına varabilecekleri
böylesine içine düşülmüş
dermansız haliyle,
hayatındaki hayatların verdiği
mukavemetle nefeslerini sürdürebilen,
dünyalar garibi ve içine kapanık,
ve fakat yedi kat semaya açık,
dildâr ve dostunun mihmânı
özge bir hayat sırtında,
sendeleyip duran ve yıkılmamak için,
umut bağlayıp tutunduğu avuntuların,
bir bir çözülüp dağıldığı ve terk ettiği dipsizlikte,
ıssız ve kör karanlıkta kalmış
haline yanmaktan da malûl,
pusulası kayıp, sevgisiz…,
ve hem yetim hem öksüz kalmış,
perişan göz pınarları kurumuş,
gücenik ve suskun bir can/a,
hüdâ katından yollanan ilahî bir tesellidir,
ah;
ki özleyiş yaz öncesinde,
baharın orta ertesi gemini deminde,
farklı şehirlerin/ayrı kıtaların/zıt kutupların,
ayrı gayrı evlerinde de olsalar,
muhipler,
aslında birliktedir her daim…,
tuhaf olan şudur ki;
bu düş ikizleri,
göz kapaklarının üstüne,
kalın bordo bir perde çekerler,
üç kat;
uyumadan önce ve,
her gece,
hiç bıkmadan,
ve perdeler çekilir çekilmez
en nihayetinde,
hep aynı düşü görürler…,
düş düşü doğurur,
artık sığmaz olur uykulara,
ve ayrı gayrı şehirlerde azizim,
göz kapaklarımız açılır kapanır;
mevsim yaza döner…,
oysa meşk,
dudaklarındaki
esrarlı cigarayla,
özerkti dünyadan/
başına buyruk ihtilâl adımlarıyla,
yürüdü;
onun gök kubbesine,
ve ama evet,
dünyanın öyle usta elleri vardı ki,
ve öyle güzel dikmişti ki
herkesin göğünü kendine/
kimseye,
bir başkasının göğündeki
turnayı sevmek,
hakkını tanımıyordu…;
oysa mey,
dudaklarındaki
esrarlı cigarayla
özerkti dünyadan
ve başına buyruk ihtilâl adımlarıyla;
yürüdü,
onun gök kubbesine,
bir izmariti çiğner gibi,
bir leşi tepeler gibi,
bastı başına,
kutupları ve ekvatoruna kadar,
kirli postalarının izini bırakarak,
had bildirdi atmosferine,
ah;
öyle çok seviyorum ki seni,
öyle çok,
sensin benim gökyüzüm
ve süreyya yıldızım,
yön duygum,
iç görüm…,
ne diyordum;
/ve,
çaldı dünyanın makasını
/ve,
kesti sevdalı parmaklarıyla
/ve,
söktü iplikleri…;
öyle çok seviyorum ki seni,
öyle çok;
sensin benim güzel ve zarif turnam,
ve yoktu,
zahirin ne çizgisi,
/ne sınırı,
ne de minimal bir raconu,
ah;
kanarız ki biz birbirine yeryüzü ve gökyüzü,
akarız ki birbirine…,
ve kanarsın;
sen, bende bakan okyanus gözlerime,
ve bir hekim tebessümüne
ben de…;
ah sevgili marjinalim,
boğuluyo/rum,
ki rotasız gemi,
ma/ss/mavi ummanına
atıyor demir…,
ah;
XII
yedi kat göğünde semanın,
bir tek aşk parlıyordu;
iki gün iki gecelik,
o şubat byzantion ayazında…,
sonra yeryüzüne indi vuslat,
ve yeri göğü kavuran,
o temmuz sıcağında samornanın,
ki nihayet başak burcundayken hilâl,
sevgiye aktı aktı vuslat,
ve greklerin çapasında serinledi hayat,
aşk nerdesin,
bıraktığın yerde kalamadım ki ben,
acaba ne haldesin,
gittiğin yerde misin ki sen…,
sürgüne uğramış aşkın,
hatırında bir yâr vardır,
gurbetidir yârinin olmadığı her mekân meftûnun,
zaman solgun, küskün ve ölgündür sürekli,
ve donakalır zaman,
bozkırın güz güneşi altında…,
gidin bulutlar akdeniz sahillerine,
aşkın yurduna,
su serpin yangın yeri kömür gözlü pîrin yüreğine,
rahmet yüklü hava kütlesi,
sende yerinde kal
ki,
iri ve ılık yağmurumla,
her iklimden azâdım artık…,
gözlerinin uçurumuna bakmayı göze aldım,
o havasına güven olmaz kentin kış günü,
üşümüyordum ve çıkıp iniyordum koşarak,
o kaldırımları kırık dökük sokağın yokuşundan…,
ne geçmişte gözüm vardı, ne de gelecekte;
sağanak bir rahmet içime işliyordu,
ve baygındım,
ah;
/ve dikişleri yeni alınmıştı,
gökyüzünün/
dünyanın;
çizgili pijamasının
beli sıkmıştı ki,
gevşek bir don lastiği ile değiştirip,
ayırmıştı gövdesini ikiye;
/kuzey,
güney,
savaş,
sıcak,
soğuk,
erkek,
kadın,
aşk/
dünya öyle kurallı ve tertipliydi ki,
yoktu tahammülü hiç dağınıklığa,
her şeyi planladı, kurguladı;
ölçtü/biçti/tarttı ve;
/denizlerin,
ülkelerin,
göğün,
toprağın,
aşkların,
insanların,
hayatın/
kenarlarına makine çekti
ve kesti sarkan iplikleri,
dünyanın öyle usta elleri vardı ki,
ve öyle güzel dikmişti ki
herkesin göğünü kendine;
/kimseye,
bir başkasının göğündeki
turnayı sevmek,
hakkını tanımıyordu…,
https://www.dr.com.tr/kitap/taksim/edebiyat/siir/turk-siiri/urunno=0002052614001