kuyu çıkrığı, kuyudan her su çekişinde, kovasına bağlı zinciri nasıl sarıyorsa kendine, işte ben de öyle çekerek ciğerimden hasretini sarıyorum yine ıssız kalmış nefeslerime…, azadeyim mevcudiyetinden ama, özgürlüğüm sende kaldı, anlıyor musun; sonbaharım...,
ah sevgili hocam, sonbaharım...; kuru yaprakların uçuştuğu göğün harasında, ak yeleli bir burak koşturur..., yorgunmuş, gözlerine sis çökmüşmüş, ne münasebet, ve yüzümün kan çanağına, durgun aksin yansıyor…,
pür dikkat ve halka halka gözlerin ve, harf harf, hece hece, tane tane ama karmaşık tam üç dilde hatırıma gelen sözlerinle, aklımın bulanık suyu çekilirken, kalbimin bypa/ss izleri kıyıya vurur, buruk bir tebessümün, umur görmüş omuzlarından kayan; parka misali…,
ahbap lakırdıları ve suflî meşgalelerden kurtarılıp, kabaran/çalkalanan konukluğuma sunulan, bu hal ile gördüm ki; geceden beridir süren, bereketli bir sabah yağmuru misalisin sen, kendini elbistan merkezli depremlerle, ansızın anımsatan, nurhak/ceyhan aşk…,
ömre bedel anlarımız olacaktır diye, mırıldanırken sen hekimim göz gözeydik, soran bakışlarla…; anılara ka(l/r)dığımız bunca ay sonrası, hızır/ilyas sohbeti misali ve bir sahur vakti işte yine şimdi, ve bir yanda tan yeri, bir yanda saçlarım ağarıyor…, aziz hatıralarla yaşanan ve muhabbet bağları fasılasız, bir {(boş/enkaz) ev} kadar, eş/siz; aşk…,
ki kaçak ve ışık hüzmesine, kapandı kapı… eşikte yalnız ikisi ikiziyle, diz dize dizelerde… fısıldaşarak, yalın ayak baş kabak, kapladı serap yüzünü, çölleşen kalbini, kederli kum tanelerinden sakınarak…, açtı kafesini tutsak;
kentin yapay şelalelerinin uğultusuna karışırken egzoz dumanları ve dolmuşlarda uzak mesafelerin ayakta yolcuları, her tümsek ve her çukurda sarsılırken ve gürültü bezgini kalabalıklara kaldırım taşları tuzakken her yağmur sonrası, betonla örtülü bulvarda; tabiattan koparılan ağaçların dallarına siner ve kendi iç kuytusunda yaşar, ıssız aşk…,
perdeli ve mahrem bir dil kokar kalemin, felsefe kadar serin kanlısın, hukuk kadar düzenli ve, ilahiyat kadar da yaşamsın sen, nun aşk…,
bahar yağmurlarını getiren kaba yel gibi uçkun esen ve oldukça kalın mizacınla, kaderindir senin masum dizelere yolunun düşmesi, dizelerin ki aşktan utanmaz ve aşikârdır aşka dair muradın, gizlemek ar gelir sana, sevgilinin kokusunun sindiği yerdir vatanın sad aşk…,
XXXVI külçe gibi sevmek de var, leş gibi sevmek de, defterden silip sevmek de var, canda taşıyıp sevmek de, aklına getirmeyerek sevmek de var, hatırdan çıkaramadan sevmek de, kaybolarak sevmek de var, araya araya sevmek de, suyu çekilerek, kupkuru dal olup sevmek de var, sevmek de var çağlayan; çağlayan…,
semt çorbacısı sabahı dahi olsa şu her an, kimse seni benim kadar sevemez diyemem, ömrümün kalbine düşen iç sesli duasın, söylediğim her sözden bana gelen yankın içime dolan çocukluk sevincimdir…, buz tutmuş bir nehrin üstünde, kızak kayan kabansız bir çocuğun o masum ve sıcak gülücüğüsün sen, \ah...,
ve şimdi küskün küskün çöreklenir bağrıma hüzün, ki... yoksun…, yağmur kuşlarının kanatları altında koşan nefes nefese kuzuların eve dönüşünde, anne sevgisiyle öpülen ıslak başlarınca okşasın o gün görmüş saçlarını, nice bahar müjdecisi kabayel rüzgarı...,
zamanın aramıza çektiği perdeler, belki uçuşur güneyden esen kıbleyle ve duyulur huzur esen avlusunda ayak seslerimiz yine..., ki bak gözlerime, gözlerim kandil kandil kan çanağı, ah;
allahın şarkılarından bir buhur sonrası, döşeği topraktan tahta bir sedire kıvrılıp, dualarla üstünü örtmüşken insanlar, hayatla aralarındaki paravan aralanır..., ve herkes kendi kadar özlediğiyle kalır, ah kalbimizi kussak bedenimizden, safrası hayattır ve, sarı bir gül gibi uzanır aramıza, ötelerle…,
benliğimizde ötelediğimiz ayrılık; kavuşturur bizi esasında sevdiklerimize unutmayalım ve çıplak bir tebessümün asıldığı, kefen altındaki yüz kadar bizdedir ki…, zahirle çevrelenmiş gözlerimin, en kuytu yerindeki gözyaşı kadar gönlümde, ve bana aitsin ayrılık, aşk belki de sadece imkansıza meyyaldir,
bahar gibiydi hava ama, dijital devrin kuzuları ne de olsa, martı kanadının yeliyle bile üşüyordular; ayaz görmüş, bağrı yufka bir babanın yüreğindeki, sızıdır aşk…, ah,
garip kalmıştım yine bu dağ başında, ki kabaran öfkemi bastırıyordu, mazlum hatırımın yıkılmışlığı her nefeste, damar damar…,
hep o hakikatin rengi siy/ah ve kâbe örtüsü kadar siy/ah, hayran ve afacan gözlerindeydi teselli hekimim, sadece, /biraz daha kavisli olabilirdi/ aşk;
hangi dinde yeri var bunun, bu transandantal bir aşkın, gizemli boyutlarındaki seyir, bilmiyorum; ama yok güzelliği aramanın sonu her inanışta, biliyorum…,
ama sen de bil ki sevgili dostum, sende bulduğum bu güzelliği ben, sonsuz seviyorum ve ölmeden önce, dünyayı içimden çıkarmak diliyorum, gözlerinde o/nu görür gibi olduğum güzellikle ah…,
sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım, ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan nazar berkademim…, sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası ki duasıdır kalbimin, vakit tamam dendiğinde, o mübarek menzile yürümek erenlerce; lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla, ki bu konma göçmenin ayet/el kürsîleri ertesinde, bir fatihadır aşk…, turna katarları geçer her kandilde içimden, ve yutkunarak akar içime kanat sesleri, göç mevsimi..., ah;
parmaklarım, erdemli parmaklarım yazmaktan, gün/ah/a bulandılar kaç zamandır rabıta yoksunluğundan; sınır dışı edilmiş kelimelere sığınıp, itirafçı bir şiirin ilmeği boynumda, ellerim, ki kemikli örtüsüne baktım, ha benim ha senin ellerinle, yokluğunun şehrine şiirler yazdım,
ey kıymetlim, beyaz bir kağıt elbet kırışık bir karalamaya dönüşebilir, dahası hangi yeni eskimez; en derinde akan sırdaşlık üstüne devrilmiş yazgının mürekkebi, cansız hatıralar saçabilir o beyaz kırışık kağıda...,
seslenmeyle teselli buluyorum sana hece hece, ve tozlu çayhanesinde bir iskemle, son dizemin ayak parmaklarına değerken, diyor ki iç sesim; (kim okursa bu t/aksimi, gözbebeklerinden iri siyah kayalar devrilecek üzerine)
güzel kardeşim,
sevdayı bilir misin…,
var mıdır çekmişliğin…,
o halde ağlamayı da bilirsin...,
hayat, sunulmuş bir armağan mıdır
kullara tamamen acaba,
ve acaba kalbimdeki dönme dolap durdu da,
başladı mı dönmeye atlıkarınca,
bak dostum,
ömrüne vurduğun kilit kadar özgürsün
ve aşkın kadar prangalısın gerçek hayata
unutma, ki tutsaklığınca yudumluyorsun
sevdayı…,
ki üstadım; ciğerimin köşesi,
sana bağlaya bağlaya umutlarımı
tutunuyorum hayata...
(unutma bunu)
parantezli ve hicaplı bir iç ses daha işte,
ah;
kuyu çıkrığı,
kuyudan her su çekişinde,
kovasına bağlı zinciri nasıl sarıyorsa kendine,
işte ben de öyle çekerek ciğerimden hasretini
sarıyorum yine ıssız kalmış nefeslerime…,
azadeyim mevcudiyetinden ama,
özgürlüğüm sende kaldı,
anlıyor musun;
sonbaharım...,
ah üstad;
bu sonbahar resmindeki,
ruhuma dökülen ıslak, sarı, kızıl yapraklar,
örtmüyor sevdalı çınarımın üstünü,
kanadı kırık kollarımı talan ediyor hüzün...,
ah sevgili hocam, sonbaharım...;
kuru yaprakların uçuştuğu göğün harasında,
ak yeleli bir burak koşturur...,
yorgunmuş, gözlerine sis çökmüşmüş,
ne münasebet,
ve yüzümün kan çanağına,
durgun aksin yansıyor…,
pür dikkat ve halka halka gözlerin ve,
harf harf, hece hece, tane tane ama karmaşık
tam üç dilde hatırıma gelen sözlerinle,
aklımın bulanık suyu çekilirken,
kalbimin bypa/ss izleri kıyıya vurur,
buruk bir tebessümün,
umur görmüş omuzlarından kayan;
parka misali…,
ahbap lakırdıları ve
suflî meşgalelerden kurtarılıp,
kabaran/çalkalanan konukluğuma sunulan,
bu hal ile gördüm ki;
geceden beridir süren,
bereketli bir sabah yağmuru misalisin sen,
kendini elbistan merkezli depremlerle,
ansızın anımsatan,
nurhak/ceyhan aşk…,
ömre bedel anlarımız olacaktır diye,
mırıldanırken sen hekimim göz gözeydik,
soran bakışlarla…;
anılara ka(l/r)dığımız bunca ay sonrası,
hızır/ilyas sohbeti misali ve
bir sahur vakti işte yine şimdi,
ve bir yanda tan yeri,
bir yanda saçlarım ağarıyor…,
aziz hatıralarla yaşanan ve
muhabbet bağları fasılasız,
bir {(boş/enkaz) ev} kadar,
eş/siz; aşk…,
ki kaçak ve
ışık hüzmesine,
kapandı
kapı…
eşikte
yalnız
ikisi
ikiziyle,
diz dize
dizelerde…
fısıldaşarak,
yalın ayak baş kabak,
kapladı
serap
yüzünü,
çölleşen
kalbini,
kederli
kum
tanelerinden
sakınarak…,
açtı
kafesini
tutsak;
kırptı
kanatlarını,
sığındı
yorgun
hurma
ağacına,
uyudu
kaçak,
oruçlu
kollarında…,
vuruldu
kilit,
kenetlendi
göz,
sustu
şiir;
kalın
bordo
perde
çekildi
kat kat…,
denize
saçıldı
altın
pullu
balıklar,
kuytuya
ağardı
gün…,
kapandı
kapı…,
eşikte
yalnız;
kızıl
saçlı
kanayan
diz/e…,
kalbinde,
dilsiz
ışık
hüzmesi...,
ah;
kentin yapay şelalelerinin
uğultusuna karışırken egzoz dumanları
ve dolmuşlarda uzak mesafelerin ayakta
yolcuları, her tümsek ve her çukurda sarsılırken
ve gürültü bezgini kalabalıklara kaldırım taşları
tuzakken her yağmur sonrası,
betonla örtülü bulvarda;
tabiattan koparılan ağaçların dallarına siner
ve kendi iç kuytusunda yaşar,
ıssız aşk…,
perdeli ve mahrem bir dil kokar kalemin,
felsefe kadar serin kanlısın,
hukuk kadar düzenli ve,
ilahiyat kadar da yaşamsın sen,
nun aşk…,
bahar yağmurlarını getiren kaba yel gibi
uçkun esen ve oldukça kalın mizacınla,
kaderindir senin masum dizelere yolunun düşmesi,
dizelerin ki aşktan utanmaz
ve aşikârdır aşka dair muradın,
gizlemek ar gelir sana,
sevgilinin kokusunun sindiği yerdir vatanın
sad aşk…,
XXXVI
külçe gibi sevmek de var,
leş gibi sevmek de,
defterden silip sevmek de var,
canda taşıyıp sevmek de,
aklına getirmeyerek sevmek de var,
hatırdan çıkaramadan sevmek de,
kaybolarak sevmek de var,
araya araya sevmek de,
suyu çekilerek, kupkuru dal olup sevmek de var,
sevmek de var çağlayan;
çağlayan…,
semt çorbacısı sabahı dahi olsa şu her an,
kimse seni benim kadar sevemez diyemem,
ömrümün kalbine düşen iç sesli duasın,
söylediğim her sözden bana gelen yankın
içime dolan çocukluk sevincimdir…,
buz tutmuş bir nehrin üstünde,
kızak kayan kabansız bir çocuğun
o masum ve sıcak gülücüğüsün sen,
\ah...,
ve şimdi küskün küskün çöreklenir
bağrıma hüzün, ki... yoksun…,
yağmur kuşlarının kanatları altında koşan
nefes nefese kuzuların eve dönüşünde,
anne sevgisiyle öpülen ıslak başlarınca
okşasın o gün görmüş saçlarını, nice
bahar müjdecisi kabayel rüzgarı...,
zamanın aramıza çektiği perdeler,
belki uçuşur güneyden esen kıbleyle
ve duyulur huzur esen avlusunda
ayak seslerimiz yine...,
ki bak gözlerime, gözlerim
kandil kandil kan çanağı,
ah;
allahın şarkılarından bir buhur sonrası,
döşeği topraktan tahta bir sedire kıvrılıp,
dualarla üstünü örtmüşken insanlar,
hayatla aralarındaki paravan aralanır...,
ve herkes kendi kadar özlediğiyle kalır,
ah kalbimizi kussak bedenimizden,
safrası hayattır ve,
sarı bir gül gibi uzanır aramıza,
ötelerle…,
benliğimizde ötelediğimiz ayrılık;
kavuşturur bizi esasında sevdiklerimize
unutmayalım ve çıplak bir tebessümün asıldığı,
kefen altındaki yüz kadar bizdedir ki…,
zahirle çevrelenmiş gözlerimin,
en kuytu yerindeki gözyaşı kadar gönlümde,
ve bana aitsin ayrılık,
aşk belki de sadece imkansıza meyyaldir,
bahar gibiydi hava ama,
dijital devrin kuzuları ne de olsa,
martı kanadının yeliyle bile üşüyordular;
ayaz görmüş,
bağrı yufka bir babanın yüreğindeki,
sızıdır aşk…,
ah,
garip kalmıştım yine bu dağ başında,
ki kabaran öfkemi bastırıyordu, mazlum
hatırımın yıkılmışlığı her nefeste,
damar damar…,
hep o hakikatin rengi siy/ah
ve kâbe örtüsü kadar siy/ah,
hayran ve afacan gözlerindeydi teselli hekimim,
sadece, /biraz daha kavisli olabilirdi/
aşk;
hangi dinde yeri var bunun,
bu transandantal bir aşkın,
gizemli boyutlarındaki seyir, bilmiyorum;
ama yok güzelliği aramanın sonu
her inanışta,
biliyorum…,
ama sen de bil ki sevgili dostum,
sende bulduğum bu güzelliği ben,
sonsuz seviyorum ve ölmeden önce,
dünyayı içimden çıkarmak diliyorum,
gözlerinde o/nu görür gibi olduğum
güzellikle ah…,
sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım,
ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan
nazar berkademim…,
sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası
ki duasıdır kalbimin,
vakit tamam dendiğinde,
o mübarek menzile
yürümek erenlerce;
lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla,
ki bu konma göçmenin ayet/el kürsîleri
ertesinde, bir fatihadır aşk…,
turna katarları geçer her kandilde içimden,
ve yutkunarak akar içime kanat sesleri,
göç mevsimi...,
ah;
parmaklarım,
erdemli parmaklarım yazmaktan,
gün/ah/a bulandılar kaç zamandır
rabıta yoksunluğundan;
sınır dışı edilmiş kelimelere sığınıp,
itirafçı bir şiirin ilmeği boynumda,
ellerim,
ki kemikli örtüsüne baktım,
ha benim ha senin ellerinle,
yokluğunun şehrine şiirler yazdım,
ey kıymetlim,
beyaz bir kağıt elbet
kırışık bir karalamaya dönüşebilir,
dahası hangi yeni eskimez;
en derinde akan sırdaşlık üstüne
devrilmiş yazgının mürekkebi,
cansız hatıralar saçabilir
o beyaz kırışık kağıda...,
seslenmeyle teselli buluyorum
sana hece hece,
ve tozlu çayhanesinde bir iskemle,
son dizemin ayak parmaklarına değerken,
diyor ki iç sesim;
(kim okursa bu t/aksimi,
gözbebeklerinden iri siyah kayalar
devrilecek üzerine)