o puslu ve kıyama hasret meydanı sarmıştı yedi yönden muhabbet, ne akrep ne de yelkovanın, nerelerde gezdiğini bilmiyordum, dijital çağın saatleriniyse zaten sallamıyordum, ki sarkaçsızdılar…
tavırlı; pek çalımlıydım, gökte ararken yerde bulmuşlar kadar… bir elmanın iki yarısı olamadıysa da yankılarımız, /tekbir/ sadalı bir mahrem çağrının içine sığıyorduk omuz omuza,
dağlar ardında ve haftaları kovalayan haftalarda da, kesintisiz irtibatta kaldık, beraberdik bu meyanda, ayrılmadık; bazı türküler ve allahın şarkısı ilahiler dışında, gönülden anlaştık…
yürüdüğüm sapa yolları örten ve uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı, çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları, henüz güze boyun eğmiş değilken iyi kalpli eylülde, çıksam da baksam yâren; şu hurma endamlı çınarın, zarif yaprakları arasında mısın ki… yâr ile hemdem iken, âyârın verdiği eziyete, katlanmaktır aşk…, usulca avuçlarından öpmek, hafifçe koklamaktır ayrılığı ve sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri… gamsız bakmak hiçbir yere ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin ardından geçmiş bin dört yüz küsur yılın, sene başı muharrem hilâlinden, yirmi beş akşam geçmişken ve keza, hz.isa peygamberin de, buna beş yüz bilmem ne yıl ilaveli senesi, kaç gün olacağı istikrarsız ayının, yirmi dördüncü günü, günlerden cumaydı; yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum, kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım… ki o an ölmenin hemen öncesiydi, ah
bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu; sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında, uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim, elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi, çelik çomaktan bıkkınken ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin, talihsizliğine içerlemiş ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da, yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda dar boğaza saplanmışken, yine, yap/boz/yap memleket haritasında yerini bulamadığım uşak kayıpken, bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile, gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık, tekrar, tekrar ve tekrardan…
belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum, tuzlu kocaman gözlerimle ve atlı karınca döndükçe, hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum, yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında; zaman, pastasını bir kez daha keserken…
derken gök; matem giysisini geçirip üstüne, tülden siyah örtüsüyle, sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden ve üfledi mumu…
bir dilek panayıra düştü, belki de yine bir düştü, kaybolmuş bir çocuktum belki kendi karanlık ormanımda ve yağmur kokusu avuç içlerimde, alnı buz gibi bir çocuk…
bir kerametli ve ismiyle müsemma kalbi gördü, o panayırda kaybolmuş çocuk ve gömüldü yürek boşluğuna uysal kalbinin kuş tüyleri… korku tünelindeki gürültü, içimden hızla geçerken, aralık kapılar bırakıyordu ve hep o; aralık kapılardan süzüldü o/nun ol tecellisi, her seferinde açık kalan o kapılardan…
haylaz bir çocuk gibi, sak/lan/baç zamanı derdi; - çık ortaya…
tebessümü ılık taze süt kokusu, yüzünde iki mürdüm eriği, elma yanağında yıldız izi; parıl parıl parıldaya koşardım ona, panayırda kardeşini bulmuş çocuk gibi, ah
panayır
asırlar önce başıma gelmiş gibiydi,
/herşeyliğin…
o puslu ve kıyama hasret meydanı
sarmıştı yedi yönden muhabbet,
ne akrep ne de yelkovanın,
nerelerde gezdiğini bilmiyordum,
dijital çağın saatleriniyse zaten sallamıyordum,
ki sarkaçsızdılar…
tavırlı; pek çalımlıydım,
gökte ararken yerde bulmuşlar kadar…
bir elmanın iki yarısı olamadıysa da yankılarımız,
/tekbir/ sadalı bir mahrem çağrının
içine sığıyorduk omuz omuza,
dağlar ardında ve
haftaları kovalayan haftalarda da,
kesintisiz irtibatta kaldık,
beraberdik bu meyanda, ayrılmadık;
bazı türküler ve allahın şarkısı ilahiler dışında,
gönülden anlaştık…
yürüdüğüm sapa yolları örten ve
uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı,
çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları,
henüz güze boyun eğmiş değilken
iyi kalpli eylülde,
çıksam da baksam yâren;
şu hurma endamlı çınarın,
zarif yaprakları arasında mısın ki…
yâr ile hemdem iken,
âyârın verdiği eziyete,
katlanmaktır aşk…,
usulca avuçlarından öpmek,
hafifçe koklamaktır ayrılığı ve
sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…
gamsız bakmak hiçbir yere
ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin
ardından geçmiş bin dört yüz küsur yılın,
sene başı muharrem hilâlinden,
yirmi beş akşam geçmişken ve keza,
hz.isa peygamberin de,
buna beş yüz bilmem ne yıl ilaveli senesi,
kaç gün olacağı istikrarsız ayının,
yirmi dördüncü günü, günlerden cumaydı;
yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi
ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum,
kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…
ki o an ölmenin hemen öncesiydi,
ah
bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu;
sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında,
uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim,
elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi,
çelik çomaktan bıkkınken
ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin,
talihsizliğine içerlemiş
ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da,
yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda
dar boğaza saplanmışken,
yine,
yap/boz/yap memleket haritasında
yerini bulamadığım uşak kayıpken,
bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile,
gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık,
tekrar, tekrar ve tekrardan…
belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum,
tuzlu kocaman gözlerimle ve
atlı karınca döndükçe,
hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum,
yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında;
zaman, pastasını bir kez daha keserken…
derken gök;
matem giysisini geçirip üstüne,
tülden siyah örtüsüyle,
sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden
ve üfledi mumu…
bir dilek panayıra düştü,
belki de yine bir düştü,
kaybolmuş bir çocuktum belki
kendi karanlık ormanımda
ve yağmur kokusu avuç içlerimde,
alnı buz gibi bir çocuk…
bir kerametli ve ismiyle müsemma kalbi gördü,
o panayırda kaybolmuş çocuk ve
gömüldü yürek boşluğuna
uysal kalbinin kuş tüyleri…
korku tünelindeki gürültü,
içimden hızla geçerken,
aralık kapılar bırakıyordu
ve hep o;
aralık kapılardan süzüldü
o/nun ol tecellisi,
her seferinde açık kalan o kapılardan…
haylaz bir çocuk gibi,
sak/lan/baç zamanı derdi;
- çık ortaya…
tebessümü ılık taze süt kokusu,
yüzünde iki mürdüm eriği,
elma yanağında yıldız izi;
parıl parıl parıldaya koşardım ona,
panayırda kardeşini bulmuş çocuk gibi,
ah