Kültür Sanat Edebiyat Şiir

kara cuma sizce ne demek, kara cuma size neyi çağrıştırıyor?

kara cuma terimi Şinasi Akay tarafından tarihinde eklendi

  • Tuna Kıpçak
    Tuna Kıpçak

    panayır

    asırlar önce başıma gelmiş gibiydi,
    /herşeyliğin…

    o puslu ve kıyama hasret meydanı
    sarmıştı yedi yönden muhabbet,
    ne akrep ne de yelkovanın,
    nerelerde gezdiğini bilmiyordum,
    dijital çağın saatleriniyse zaten sallamıyordum,
    ki sarkaçsızdılar…

    tavırlı; pek çalımlıydım,
    gökte ararken yerde bulmuşlar kadar…
    bir elmanın iki yarısı olamadıysa da yankılarımız,
    /tekbir/ sadalı bir mahrem çağrının
    içine sığıyorduk omuz omuza,

    dağlar ardında ve
    haftaları kovalayan haftalarda da,
    kesintisiz irtibatta kaldık,
    beraberdik bu meyanda, ayrılmadık;
    bazı türküler ve allahın şarkısı ilahiler dışında,
    gönülden anlaştık…

    yürüdüğüm sapa yolları örten ve
    uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı,
    çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları,
    henüz güze boyun eğmiş değilken
    iyi kalpli eylülde,
    çıksam da baksam yâren;
    şu hurma endamlı çınarın,
    zarif yaprakları arasında mısın ki…
    yâr ile hemdem iken,
    âyârın verdiği eziyete,
    katlanmaktır aşk…,
    usulca avuçlarından öpmek,
    hafifçe koklamaktır ayrılığı ve
    sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…
    gamsız bakmak hiçbir yere
    ve her yere muhabbet serpmektir,

    hz.muhammed efendimizin hicretinin
    ardından geçmiş bin dört yüz küsur yılın,
    sene başı muharrem hilâlinden,
    yirmi beş akşam geçmişken ve keza,
    hz.isa peygamberin de,
    buna beş yüz bilmem ne yıl ilaveli senesi,
    kaç gün olacağı istikrarsız ayının,
    yirmi dördüncü günü, günlerden cumaydı;
    yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi
    ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum,
    kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…
    ki o an ölmenin hemen öncesiydi,
    ah

    bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu;
    sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında,
    uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim,
    elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi,
    çelik çomaktan bıkkınken
    ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin,
    talihsizliğine içerlemiş
    ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da,
    yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda
    dar boğaza saplanmışken,
    yine,
    yap/boz/yap memleket haritasında
    yerini bulamadığım uşak kayıpken,
    bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile,
    gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık,
    tekrar, tekrar ve tekrardan…

    belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum,
    tuzlu kocaman gözlerimle ve
    atlı karınca döndükçe,
    hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,

    belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum,
    yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında;
    zaman, pastasını bir kez daha keserken…

    derken gök;
    matem giysisini geçirip üstüne,
    tülden siyah örtüsüyle,
    sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden
    ve üfledi mumu…

    bir dilek panayıra düştü,
    belki de yine bir düştü,
    kaybolmuş bir çocuktum belki
    kendi karanlık ormanımda
    ve yağmur kokusu avuç içlerimde,
    alnı buz gibi bir çocuk…

    bir kerametli ve ismiyle müsemma kalbi gördü,
    o panayırda kaybolmuş çocuk ve
    gömüldü yürek boşluğuna
    uysal kalbinin kuş tüyleri…
    korku tünelindeki gürültü,
    içimden hızla geçerken,
    aralık kapılar bırakıyordu
    ve hep o;
    aralık kapılardan süzüldü
    o/nun ol tecellisi,
    her seferinde açık kalan o kapılardan…

    haylaz bir çocuk gibi,
    sak/lan/baç zamanı derdi;
    - çık ortaya…

    tebessümü ılık taze süt kokusu,
    yüzünde iki mürdüm eriği,
    elma yanağında yıldız izi;
    parıl parıl parıldaya koşardım ona,
    panayırda kardeşini bulmuş çocuk gibi,
    ah