Necdet Arslan: Hayatı, Biyografisi, Eser ...

738

ŞİİR


76

TAKİPÇİ

NECDET ARSLAN HAYATI

Necdet Arslan Necdet ARSLAN
1954 Erbaa doğumlu.
Emekli Türk Dili ve Yazını Öğretmeni
Şair/Yazar

Çeşitli sanat ve yazın sitelerinde;ulusal ve yerel gazetelerde,dergilerde yazıları ve şiirleri yayınlandı.
Erbaa’da yaşıyor.
YAPITLARI:
Bir Gün Ansızın,Şiir,2015
Taşra Akşamlarından,Şiir,2016
Susmalar,Şiir,2017
************************************************************
**********Necdet ARSLAN'la Söyleşi (Sayın Rengin ALACAATLI'nın Röportajı)

RA: Edebiyatla özdeşleşmiş, edebiyata gönül vermiş biri olarak şiirin tanımını yapmak ne derece doğrudur? Zira Platon da şiiri tanımlarken 'büyülü söz' ifadesini kullanmıştır. Burada herhangi bir kısıtlama olmadığını görüyoruz ve sanki şiirin oluşumunu yarı yarıya okuyucuya bırakıyor.

NA: Öncelikle böyle bir övgüyle konuşmayı başlattığınız için teşekkür ederim.
Şiirin ne olup olmadığı konusunda sayısız tanımlar yapılıyor. Bu tanımların bileşkesinden oluşan tek bir tanıma ulaşılabilir miyiz? Böyle olsaydı nesnelleşmiş bir tanımın varlığından hareketle böyle bir sorunun yöneltilmesine gereksinim duyulmazdı.Etkilendiğim çokça tanımdan salt ikisini verdikten sonra konuya giriş yapacağım;
1. ‘’Şiir,bir derin dedikodudur.’’Liam RECTOR
2. ‘’Şiir,felsefenin makyajlı kız kardeşidir.’’Jennifer GROTZ

Bu söyleşinin okunduğu saatlerde benim dışımda kalanların neler yaptığını kestirmem elbette ki olanaksız.Konuyu daha dar alana çekmek gerekirse Antoloji’de şu anda eylemli olan arkadaşların neler yaptıklarını da… Ama bir eylem içinde olduklarını az çok kestirebiliyorum. Şimdi beni okuyorlardır. Şiir yazıyorlardır. Yorum yapanlar çoktur. Kendilerine bir şey ifade etmediği için grup iletilerini silenler de vardır… Hepimiz karşılıklı uçlarda oturuyoruz. Ben buna ‘’Dolululuk’’ diyorum. Dolululuk başlı başına bir eylemli kılınıştır aslında.Keşke,eylemli kılınış içinde olanlardan bir kaçıyla aynı masa etrafında oturup bu söyleşiyi ortaya alabilseydik.
Bir ‘’eksik oluş’’tan söz ettiğimin ayırdındasınız değil mi?
Bir masa etrafında ‘’an’ı’’ paylaştıklarımın eylemlerini; örneğin susuşlarını, kahkahalarını, masadan yükselen sigara dumanlarını,az ötedeki masada oturanlara bakışlarını,bir an için kendilerinden geçişlerini, üşüdüklerini,söyleşi sonrasında eve götürecekleri şeyleri nasıl ve nereden alacaklarına dair düşüncelerini betimlemek,öykülemek; o kokuyu, dumanın dağılarak göğe yükselişini yazıya birebir aktarmada başarılı olur muydum,bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Yaşamı bir ‘’Doluluk’’olarak algılarken her an’ın eksik oluşları barındırdığını. Evrenin geçmişten geleceğe uzanan bellek yolculuğunda, sürekli ‘’Doluluk’’ algılaması içinde olmuştur insan. İlkokul yıllarında silgimiz penisilin şişelerinin tıpalarıydı ve herkeste yoktu. En kaliteli kurşun kalemin markası ‘’Atos’’tu, balık resmi sarı yaldızlıydı. Ailemizin olanakları o günün koşullarına göre çok iyiydi. Bu yüzden, ayağıma naylon ayakkabı alıyorlardı. Bir keresinde ‘’gri’’ renkli bir ayakkabıyla sokağa çıkmıştım. Köy çocukları ayakkabılarıma, evlerden aşırdıkları yumurtalar karşılığında dokunabiliyorlardı… Tüm bunları niçin söylüyorum dersiniz?
Benim yaşadığım o çocukluk günlerinde göreceli olarak, büyük kentlerde modern yaşamlar vardı. Örneğin sinemaya, tiyatroya hiç gitmemiş, trene binmemiş, uçağı havalanırken görmemiştim. Evrenin algılananların dışındaki eksik oluşları barındırdığını kavramaya bu örnekler yeter sanıyorum.
Yazma eylemi, eksik oluş’lardan yola çıkarak doluluğa ulaşma uğraşıdır bence. Düzyazı türlerinden ayrık buluyorum şiiri. Daha muhafazakardır şiir. Çünkü dar alanda görünürler. Sınırları saptanırken dikkatli olmak zorunluluğu vardır.
İşte, Platon’un söylemek istediği de bu gerçeklikle ilintili. Konuşmamın ortalarında bir masa etrafında oturduklarımızı nasıl anlatacağımdan söz etmiştim. Yaşamı, eksik oluşlarından soyutlayarak anlatmalı, anlatılanlar algılanabilmeli, duygularımızı etkilemeli, haz vermeli, sorgulamalı, bambaşka evrenlere taşımalı, içimizdeki boşlukları doldurmalı, bizi başkalaştırmalı…
Bu iddialı bildiri ancak ‘’Büyülü bir söz’le gerçekleşebilir. Şiir işte budur. Aşağıdaki dizelere dikkatinizi çekmek istiyorum.
‘’Yaradan yedi günde yaratmış Dünya’yı
Ben seni yarattım / aşkımla
Bir bakışta.’’
(FİKRET HAKAN)
Gerçekten de Yaradan, Dünya’yı yedi günde mi yaratmıştır? Biz bir bakışımızla aşkı yaratacak değin güçlü müyüzdür?
Sanıyorum ‘’Büyülü söz’’ bir ‘’eksik oluş’’tan yararlanarak ‘’Doluluğa ‘’ ulaşmaya çalışıyor.

Tahir ARABACI:
‘’Böğürtlen dalı kalbimi çizdi
Silebildim derken fotoğraftan
Başladı sularımda ağlamaya eski sevgili
***
Şehirde bayram günü
Kadın türkücü şakıyor ana diliyle
Ucuz otellerde ağlıyor garipler…
….’’
Dizelerini beğeni evrenimize sunarken kaç öykülük konuyu bir araya getirmiş dersiniz?
Buna okur karar verecektir.
Ancak, kararsızlıklarınızın da alabora olduğu söz dizgeleriyle de karşılaşırsanız şaşırmayınız.
Garip Akımının o büyük ismi Melih Cevdet ANDAY:
‘’Dinle Mursilis:
Nu ninda ezzetani vattaram ekuteni,
Şarap yaşlılıkta içilir.’’derken bana şiirin de tanımını yapıyor sanıyorum.
Evet, şiir,bütün zamanlarımızda içtiğimiz; içtikçe kanmadığımız şaraplardır, diyebiliyorum.

RA: “Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurma sanatıdır. Ama sözcük nedir? Bir anlamı, bir çağrışımı, bir gölgesi, hatta bir rengi ve tadı olan nesnedir. Sözcük insanoğlundan haber verir. Sözcük boş bir kalıp değildir. Ozanın duyguları, düşünceleri, hayalleri, dünya görüşü, felsefesi, kişiliği, her şeyi şiirde belli olur. Sözcükleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek gerekir. Hangi sözcük, hangi sözcükle yan yana geldiğinde nasıl bir ışık ortaya çıkar? Bunu bilmek gerekir” demiş Cahit Sıtkı Tarancı. Bu söylemden yola çıkarak şiirin kimyası, matematiği ve fiziği olduğunu ve bu açıdan bakınca da şiirin aslında bir simya olduğunu söyleyebilir miyiz?

NA: Galiba biraz derinlere ineceğiz. Okuyucularımı sıkmaktan da korkmuyor değilim.Fakat sorun’un ağırlığı karşısında detaylı bir açılım yapmak zorundayım.
Dil, insanoğluna sunulmuş en düzenli yeteneğin adıdır.
Saussure, bu yeteneğin varlığından yoksun olmanın olanaksızlığına vurgu yapar ve iki ayrı dil kavramından söz eder. Biri gelenekten beslenen ‘’langue’’,ötekisi ise birey tarafından kullanılışı olan ‘’Parole’’dir. İlki,yani söz,hazır bulunmuş,diğeri ise ‘’söz’’olarak kullanıma girmiştir.
Dil’i düşünceyle ilintili değerlendirmeliyiz. Duygularımızı, duyumsayışlarımızı dilden yararlanarak açıklıyoruz. Bütün kavramlar bir ‘’soyutlama’’işlemiyle dilde önce göstergelere dönüşür. Ve dil bu işlemlerden beslenerek us’umuzdaki bütün birikimleri anlatmak durumunda kalır. Dil güçlüdür, anlatamayacağı düşünce ve duygu yoktur.
Chomisky’e göre dil, düşünceyi söze, yazıya dönüştürdüğü gibi düşünceyi de etkiler, biçimlendirir. Yaratıcıdır. Belli kalıpların, kuralların, gereçlerin baskısından kaçarak sınırsız ölçüde gücü sahiplenmeyi erek edinir. Dil, bir dizgedir, bir sistemdir ama şaşılacak bir yapı özelliğine de sahiptir:
1.Ses düzeni,
2.Prozodi düzeni,
3.Yapı/biçim ilişkisi
4.Sözdizimi
5.Anlamsal yapı

Dünya’nın beş bini aşkın bir ses düzenine,50 kadar sese sahip olduğunu söylüyor bilim adamları.Bu değin çeşitliliği barındıran sistemi,kendi dinamiği içinde düşünmenin olanağı elbette ki yoktur.İşin içine tümce de girince,onu parçalayarak ‘’sözcüğe’’ ulaşınca konu daha da karmaşık bir yapıya dönüşüyor.
Şair, şiirini yazarken dil’i zorlayan uğraşlara da girer. Şiir, bir karmaşanın içinden doğar. Bu nedenle şiiri TARANCI’nın tanımıyla örtüştürmek olasıdır.
Konuyu somutlaştırmak açısından örnekleyelim(*)
‘’Şiir her şeyden önce bir dil’sel üründür, dediğimize göre, şiirin dilbilgisi ve cümlenin (tümcenin) sözdizimi kurallarıyla işi vardır. Bir dilde kimi cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, ama anlamsız ya da saçma olabilir:
‘’İçinden pazarlıklı soba yazıyı tamamladı.’’
‘’Boyalı görünüşünüz gitar çalıyordu.’’
Kimi cümleler de anlamlı olmalarına karşın dilbilgisi kurallarına uygun değildir:
‘’Dökülmüş içmezdi suyu bardaktan.’’
(Bardaktan dökülmüş suyu içmezdi.)
‘’Gözden dört ayırmasın Allah.’’
(Allah dört gözden ayırmasın.)
Şu cümleler de anlam bakımından anlaşılabilir olduğu halde, bunlardan ikincisi dilbilgisi kurallarına uygun, birinci cümle uygun değildir:
‘’Çıkan gördünüz mü arabayı kaldırıma? ’’
(Kaldırıma çıkan arabayı gördünüz mü?) …’’
(*) Özdemir İNCE /Yazınsal Söylem Üzerine
Bütün bu açıklamaların ışığında şiirle ilgili olarak Tarancı’ya katılıyorum

RA: Peki, simya konusunda bana katılıyor musunuz?
NA: Simyayı genel açılımıyla kabul edersek biraz ‘’kimya’ya’’ yaklaşırız. Zaten soruyu ‘’….kimya olduğunu söyleyebilir misiniz? ’’şeklinde sormuyorsunuz. Bu nedenle genellemeden özele giderek ‘’mistik simyadır’’diyebiliriz. Şairin, us’unda yoğunlaştırdığı izlek ‘’duygusal ölümsüzlüğe ulaşmaya’’ koşullanmıştır.’’Sofistike bir alandır bu… Ars manga,açısından değerlendirirseniz ‘’Evet,şiir bir simyadır.’’diyebiliriz.

RA: Şiirin tanımından şaire geçecek olursak, şair kimdir?

NA: Robert Frost ‘’Şiirsellik, yaşamı gırtlağından yakalamaya eşdeğerdir.’’diyor. Yaşamı gırtlağından yakalamak kolay değil. O’na karşı bir duruşunuz olması gerekir. Bu yüzden Robert Graves’e katılıyorum:’’Şairlik bir meslek değil, bir duruştur.’’

RA: Birçok kişi özellikle hececilerin bir kısmı serbest şiiri bir başıboşluk olarak gösteriyor ve hatta daha da ileri giderek şiir olarak kabul etmiyorlar. Bu konuda ki görüşleriniz nelerdir?

NA: Geleneksel Hece Şiiri ile serbest şiir arasındaki uzlaşmaz çelişki, başladığı günden itibaren kesintisizce sürüyor. Sürecek de. Ama kökü derin bir geçmişe uzanan halk şiiri geleneğinin eskisi gibi güçlü ozanları yaygın olarak öne çıkaramadığı da bir gerçeklik. Kaldı ki sanatın evrensel boyutu Türk Şiirinin, kendi sınırlarımız içinde kalmasının karşısında büyük bir güç olarak duruyor. Ben böyle bir ayrışmada taraf olmamaktan kaçınıyorum. Gerek hecede ve gerekse serbestte beni etkisinde tutan her şiiri beğeniyorum. Serbestte yazıyorum. Ama hece şiirine karşı herhangi bir tavır da almıyorum.

RA: Serbest şiirin teknikleri olmalı mıdır?

NA: Şiir, sözcüklerin görünen yanlarından öte görünmeyen yanlarıyla yazıldığını biliyoruz. Bazıları bu konuda ‘’Aysbergin üstünden çok, altı önemlidir.’’diyorlar.Haklılar da.Yaşam orada ise,oraya ulaşmanın da teknikleri mutlaka olacaktır.Sözcükleri görünen yanlarıyla yazmaktan uzaklaştıracak her edim serbest şiirin yazılışıyla ilintili bir tekniktir. Bu konuda Mustafa KÖZ’ün ‘’Şiir bir soluk işidir. Uzun şiir için de kısa şiir için de bu böyledir. Çünkü şair, küller arasında bir çıngı bulmuşsa,üfler de üfler,soluğu kesilinceye değin.O çıngıyı ateşe dönüştürdüğü zaman da anlar ki şiir vardır.’’ Düşüncesine katılıyorum. Bu düşünce, nefesli bir enstrümandan bir ezginin ortaya çıkarılması uğraşıyla örtüştüğünü söyleyebiliriz. Yanından kavalını ayırmayan çobanın yanık sesi yakalama edimi bile bir yöntemle olasıysa, serbest şiiri bu varsayımın dışında tutamayız. Günümüzde ‘’Kendilerini serbest şiirde ayrık ve üstün gören ‘’bazı kalemlerin yazdıklarına bakınız. Şiir demeye tanık bulamazsınız. içemden yoksun,estetikten ırak,duygusuz, ritimsiz; üst üste yığılmış gerekli gereksiz sözcüklerle,imlerle yapılandırmışlardır. Yazdıklarını şiir diye yutturmaya çalışacaklardır. Çoklarında çok alt düzeyde bile olsa ulantıların yanlış yazıldığını, sıkça yinelemelere düştüklerini, sözcüklerin öncülleriyle ardılları arasında bir ilişkilendirmenin olmadığını, anlatım bozukluklarının yoğunluğunu göreceksiniz. Tüm bunların şiirden arındırılması bile bir tekniğe gereksinim duyulduğunu kolaylıkla anlatır.
RA: Yaşamınız boyunca sizi en çok etkileyen şair ve şiir hangisidir?

NA: Çok güç bir soru. Seçeneklerin içinden birine öncelik vermekle diğer şairlerimize haksızlık yapmış olacağımı bilmekteyim. Mutlaka söylemem gerekirse Nazım Hikmet. Bütün yapıtları…
RA: Cumhuriyet sonrası Türk şiirine baktığımızda akımlarla 80’lere kadar geldiğini görebiliyoruz. Ancak bundan sonra popüler kültürün etkisiyle de şiir de yozlaşmaya gidilmesi, tam bir akımın olmayışı, şiirlerin içinin boşalması sizce neden olabilir?

NA: Ünü bütün evreni kuşatan ressam Van GOGH ‘’Dünyanın tamamlanmamış bir taslak olduğunu’’söyler. Bütün sanat dalları gibi şiir de bu tamamlanmamış taslağın üzerinde yoğunlaşarak işlevini yerine getiriyor.
Türk şiirinde 1980’lere değin çeşitli adlar altında oluşturulan gruplar ve onların izlekleri apansız susuveriyor. Bu saptama gerçektir.
Eğer sanatı (şiiri) , henüz görevini yerine getirememiş duygusal itici güç olarak kavrıyorsak gelinen noktadaki tıkanmışlığı haklı bir gerekçeye bağlama zorunluluğu vardır.
Bana göre sorunun temelinde ‘’siyasetin’’ başat rolü vardır.
Açmalıyım:
1980 öncesi Türk şiirini besleyen damarlar vardı. Bunların uzantıları gelenekten beslenerek, arına/durula kendi kulvarlarında ilerlediler. Sanatçılar, inandıkları dava uğruna şiirler üreterek bildirilerini sundular halka. Ayrıntılı bir kategorize yapmaksızın soluğu güçlü olanlar ya gelenekten beslenerek Cumhuriyet’ten yana tavır alarak ‘’yurt’’ söylemlerini, ulusal coşkularını; ya yükselmekte olan yeni Milliyetçiliğin davudi sesini; ya da işçi sınıfının önderliğindeki yeni düzenin (Yani,devrimin) ruhlarını şiirlerine taşıdılar. Bu kümeleniş içinde en geniş boyutlu üretimi devrimci/demokrat çizgideki şairler yaptılar. O dönemin koşullarını yeniden konuşmaya gerek yok sanıyorum. 12 Eylül 1980 Darbesi’yle birlikte müthiş bir asimilasyon, korku, etkisizleştirme, şiddet, yargısız infaz, sindirme, susturma gibi radikal yöntemler yaşama geçirildi. Bu değişim etkisini 3 yıl boyunca kesintisizce sürdürdü. Edebiyatta ve şiirde en ön safta bulunan yazarlar ve şairler ve diğer bilim insanları üretemez duruma getirildiler. Bu kaotik süreçten hemen sonraki güdümlü sivilleşme hareketleri, Özal politikalarıyla yaşama geçirildi. Sovyetler Birliği’nin dağılışı, tek kutupluluğa doğru yöneliş, Dünya’nın yönetiminde ABD’nin tek aktör olarak öne çıkışı, Avrupa’daki siyasal değişimler ülkemizi doğrudan etkiledi. Topraktan kaçarak büyük kentlere doğru kırsal kesimdeki tabanın kayışı, yapay kalkınmadan kaynaklanan gönenç ve daha nice sorunsallar şiirin dirilip ayağa kalkmasına engel oluşturdular.1990’lı yıllardan itibaren etkisini ağırlıklı olarak sezdiren medya, popüler kültür, arabesk tavırlar, tele voleli değişimler bireyle şairi birbirinden ıraklaştırdı. Bundan 30 yıl önce marjinal olarak görülen İslami hareketler, cemiyetler, cemaatler; BOP gerçeği,Irak’ın parçalanması,siyasal iç çelişkiler,ekonomik krizler,iletişim teknolojisindeki çizgi ötesi gelişmeler,internet,öteki yükselen değerler…sanatın eylemci kanadının pasifleşmesini sağladı.
20 yıllık bir geçmişin değerlendirmesi bu. Tüm bu koşullar içinde öteki sanat dalları gibi şiir de herhangi bir ekolün etkisinde ayakta kalmayı sınayamadı. Ancak post modernizm adını verdiğimiz sınır tanımayan bir izleğin şu anda içeriden/dışarıdan; kıyıdan/kenardan varlığını sezdirdiğini, bireyselleşmiş şiir hareketlerinin ise kontrolsüzce geliştiğini söyleyebilirim.

RA: Son dönemlerde rastladığımız deneysel şiire nasıl bakıyorsunuz?

NA: Emeğin en yüce değer olduğuna değgin inancım, yaşamın çeşitli alanlarındaki üretimlere saygı duymamı gerektiriyor. Üretim, yaşamın kan dolaşımını sezdiriyor bana. Eylemsizlikleri yok eden en etkili bir işlevselliğin; daha doğrusunu söylemek gerekirse pratiğin verileridir bence. Olayı böyle bir yaklaşımla değerlendirince genelde sanata, özelde ise şiire, şiir hareketlerine de aynı mercekle bakıyorum.Sanatçının ‘’eksik oluş’’ları özgürce anlatıya dönüştürmesindeki her girişimini –çoğu kez bir aykırılığın iz düşümüne dönüşmüş olsa da- saygıyla karşılıyorum. Bu uğraşlar içinde ‘’Deneysel Şiiri’’ de yoğunlukla görebiliyoruz.
Edebiyata çok yakın duruşumdan olacak binlerce şiir okudum. Okumayı sürdürüyoruz da.
Bu konuda bolca malzeme var şiir atlaslarımızda.
Hasan HÜSEYİN’in ‘’Acıyı Bal Eyledik’’ adlı yapıtını okurken çokça örnekle karşılaşmıştım. Şiirin görselliğini pek sarsmadan kaleme alınan o şiirleri severek okumuştum.
Zaman zaman Nazım’da da tanıklık ettim böyle çalışmalara.
Yılmaz ODABAŞI okuyan şiir severlerin ‘’Aşk Bize Küstü’’ adlı kitabında nitelikli örnekler görebileceklerdir. Orada ‘’Sivas’ı Unutma Şiiri’’nden çok etkilenmiştim. Bu alanda şu anda us’umda çağrışım yapan çokça şiir var. Ama vurgulamalıyım ki hiçbiri ezberimde değil. Enver GÖKÇE’nin,Cengiz BEKTAŞ’ın, -eskilerden-Ercümend Behzad LAV’ın, Murathan MUNGAN’ın…çeşitli kitaplarında çokça örneklerin bulunduğunu anımsıyorum.
Şiir bir disiplin istenciyle üretilmesinden yana bireysel yaklaşımım bu tür çalışmaların bende pek ‘’çekici’’ hazlar yaratmasına engel oluyor.
Ancak, bireyin özgürleşmesi, geleneksel kalıplar içine hapsedilen şiirin bileklerindeki kelepçeleri kırmayı zorluyor. Başarıyor da.
İşte bu yeni koşullarda, şiir, bambaşka biçimlere bürünerek gelip kapımızı çalıyor.
Bu alanda ‘’En son şu şiir okumuştum.’’ Diyemiyorum. Raflarımdaki sayısız şiir kitapları arasında salt bu alanda yazılmış şiirlerden oluşan birkaç seçki kitabının bulunduğunu biliyorum.
Deneysel Şiir alanında üretilen şiirlerin gün geçtikçe ‘’Bir bozulmaya’’ yöneldiğini de yadsıyamam.Bu tür şiirlerin us/duygu/algılama/etkileşim/edinim/beğeni/uzlaşma/nokta atışı……gibi bağlamlarda beni çekmediğini söylemeliyim.

RA: Ne zaman ve nerede rastladım tam hatırlamama rağmen bir Fransız edebiyatçının sözü hiç aklımdan çıkmaz. “ İlk dize tanrıdandır…” der. Haklı buluyor musunuz ve sizce bu söz için hangi parantezler açılabilir?

NA: ’’İlk dize tanrıdandır! ’’bu sav özellikle 1900’lı yılların ilk çeyreğinde edebiyat tartışmalarına malzeme oldu. Dünyanın ekonomik ve sosyal,siyasal alanlarda çok radikal değişimler geçirdiği bir dönemdi. Avrupa’da gerçekleşen ‘’Sanayi Devrimi’’sonrasında insan yaşamına yepyeni sorunsallar girdi. Üretim ekonomisinin hammaddelerini kelepire getirmek ve o pazarlara rekabetle girebilmek, ucuz insan gereksinimini karşılamak,yeni sömürgecilik dediğimiz canavarın öncelikli uğraşlarındandı.Milliyetçilik yeni bir değerdi.Bu karmaşa sonrasında Kuzeyde,Çarlık Rusya’sında,1917’de Ekim Devrimi gerçekleşecek,Avrupa ülkelerinin çoğu 1.Paylaşım Savaşı’nda birbirine girecek,uzun ve sıkıntılı bir süreçten sonra haritalardaki sınırlar değiştiği gibi ‘’düşünceler de’’ revizyona uğrayacaktı.Bu karmaşadan,kaostan elbette sanat da payına düşeni alacak ve sanatçıların düşünme ve yorumlama yetilerine malzemeler eklenecekti.
Fransa, sürekli bir çekim merkezi olmuştur sanat ve kültürde. O topraklarda, özellikle ‘’Hümanizma Devrimi’’ sonrasında
eleştirel us’un özgürleşmesi, düşüncelerin özgürce tartışılabilmesine olanak tanıyordu. Fransa’nın en ünlü şairlerinden biri; Paul Valery o savı ortaya attı. Büyük çekişmeler de peşinden geldi doğal ki.Valery,sembolizmin liderliğine soyunmuş birkaç kalemden biriydi.Uzunca dönem şiirler yazdı.Sanıyorum günceleri de çoktu.Yazdığı şiirler geniş okuyucu kitleleri tarafından çekici bulunmadı. Daha kestirmeden söylemek gerekirse,’’ilk dizesi Tanrı’dan gelen ‘’şiirin öteki dizelerinde duygularını/duyumsayışlarını/gerçeği iletme uğraşlarını/örgenleri etkileyecek renkleri albeniye dönüştürmeleri işlevsiz kaldı.Daha doğrusu okunmadı. Sanatçı bir değerlendirme yapmakla karşı karşıyayken ruhsal sıkıntılarla bir müddet cebelleşti ve önce şiiri sonra da edebiyatı terk etti.
Bu sözü haklı buluyor muyum? Sezgisel bir sınamayı gerektiriyor bu soru. Bu konuyla ilintili olarak bir iki ismi örneklemeliyim. Aragon, kendi yapıtına ve okuruna çok saygı duyan, yaşamına ve onun içinde var kıldığı Elsa’ya karşı da sorumlu olduğunu bilen bir şairdi. Yazdığı şiirlerin genelinde aşk’ın renklerini sunmasını bildi. Değişen Dünya koşulları evet,diğer şairleri etkilediği gibi O’nu da etkiledi; ama Aragon,kendi iç evreninden sökün eden duyguları şiirle taşırken hep ‘’kendisi’’ oldu. Bir Dada şairi Tristan Tzara ise kendi sezgilerini şiirselliği yakalayacak sözcükleri bulup kullanma endişesine kapılmadan tombala torbasından çekercesine yazdı. Aragon şiirleri evrenselliğini koruyor. Tombala şiirleri için bunu söylemek olası mıdır? Sanmıyorum.
Ancak, bir şiirin ömrü ile ‘’ilk dize’’ arasında daima bir ilişkilendirme yapmışımdır. İlk dizesi güzel olan şiirleri uzun ömürlü buluyorum ben. Yansıttığı güzelliklerle özdeşleşen bir durumdur bu. Bu güzelliği yitirdiği an,şiirin kalıcılığını da yitirdiği andır.Bu durumda şiirin gelecek bütün an’ları kucaklaması, tüm dizelerinin ilk dize gibi görkemli olmasına bağlıdır. Diğer dizeler de ‘’Tanrıdan’’ gelecekse eğer, kişinin ‘’kendi oluşu’’nu nerde aramalıyız? diye sormadan edemiyorum.

RA: Benim bu sözden algıladığım şiirin ilk dizesinin tanrısal bir dokunuş kadar etkin ve mucizevî olması gerektiğidir. Şair böylesi bir girişle okuyucuyu teslim alacaktır. Benim söze bakışım sizinki kadar realistik olmasa da yine de aynı fikirde olduğumuz belli. Ancak bu yaklaşım parantezi açmaya değer bulmadığınızı mı gösteriyor?
NA: Hayır… Öyle bir çekince içerisinde olduğumu ya da ‘’yaklaşım ayracı açmaya gerek duymadığımı ‘’ nereden çıkardınız?
Tartışmakta olduğumuz konunun eklektik bir yapısı var. Estetiğin doğasında var olan çokça sorunsaldan en başatı budur belki de... Tanrı’nın, sanatçı üzerindeki etkisi, bu etkinin sanatçıyı yönlendirişi; eylemli kılması, uğraştığı alanda ‘’kaliteyi’’ya da ‘’kanditeyi’’ yakalaması kişiden kişiye değişkenlik gösterir…
Kaldı ki, bir kişinin ‘’ilk dize tanrıdandır.’’şeklindeki saptamasını genelleme yapmak ne derecede doğrudur.Örneğin bu sözü ‘’Abdullah Rıza ERGÜVEN başta olmak üzere ‘ateist’ öteki şairlerden duyabilir misiniz?
Konuyu ‘’idealist’’ yaklaşımla değerlendirirseniz ‘’Her eylemde Tanrı’dan iz buluyoruz’’ yargısına ulaşırsınız. Çünkü ‘’ Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona Şahdamarı’ndan daha yakınız” ayetinde söylenenleri yabana atamazsınız. Kalem tutan el’e ‘’Şahdamarından daha yakın olanın’’, girişilecek ilk eyleme elbette ki müdahalesi olacaktır. Esin’inin kaynağı O ise,ilk dize de kuşkusuz O’ndan gelecektir…
Şimdi anımsayamıyorum; ama bir düşünür’’ Şiir kesinlikle bir diş ağrısı değildir.’’diyor. Bunu söylerken ‘’Tanrı’nın insan üzerindeki kesin egemenliğini şiirde görmenin olanaksız olduğuna vurgu yapıyor. Konuyu didikledikçe özele kayıyoruz galiba. Bu konuda Behçet NECATİGİL’in ‘’Aslında her şair kendi öz eleştirisini her şiirinde kendi yapar, yapmalıdır...’’ düşüncesini önemsiyorum.

RA: 'Şiir öyle ayrı bir dildir ki başka hiçbir dile çevrilemez; hatta yazılmış göründüğü dile bile.' diyor Jean Cocteau. Şiiri başka dillere çevirmenin doğru olup olmadığı tartışılan önemli konulardan biridir. Çeviri şiirin aslını verebilir mi? Bu konudaki düşüncelerinizi bilmek isteriz?

NA: Çeviri şiirleri alanında güzel gelişmeler var günümüzde. Çeviri şiirlerini beğeniyle okuyorum.Bu alanda Cumhuriyet Kitap’ta Şiir Atlası Köşesi’nde Cevat ÇAPAN’ı ilgiyle izliyorum.
Çeviri şiirler hiçbir zaman ‘’özgün’’leri gibi olamıyor kuşkusuz. Bu konuda ‘’ulusal dil kimliğiyle’’ yazma sorunsalı ağır basıyor. Fakat güzel çevrilmiş bir şiiri ilgiyle okuyabiliyoruz. Örneğin,Melih Cevdet ANDAY’ın harika kaleminden Bir Edgar Alan POE şiirini; ANNABELL LEE’yi her zaman kıskanarak okumuşumdur-Yeri gelmişken söyleyeyim. Antoloji’de genç şairlerimizden Osman TUĞLU Kardeşim bu alanda güzel işler başarıyor. O’nun aynı şiiri ‘annesi’için Türkçe’ye çevirdiğini söylemeliyim- Mayakoviki’nin ‘’Şair İşçidir’’ adlı Ataol BEHRAMOĞLU çalışmasını, Behçet NECATİGİL’den ‘’Yalnızlık’’adlı Maria RİLKE şiirini, Paul ELUARD’dan Sabahattin EYUBOĞLU’nun dilimize özenle kazandırdığı ‘’Karartma’’yı yabana atamam. Bizden de öteki dillere şiirler çevrilmiyor değil. Örnekçe, Nazım’ın şiirlerinin girmediği ülke yok gibidir. Anıl MERİÇELLİ’nin Fazıl Hüsnü DAĞLARCA’ya değgin çoğu şiiri İngilizce’ye çevirdiğini ve bu çevrilerin çok beğenildiğini bir makalede okumuştum.
Bilgi için kısa bir örnekleme yapmalıyım:

‘’Odalarda su odalarda mum ………….Water and candle in the rooms
Dağlar………………………………………………………………..İn the loneliness of the boks
Kitaplar yalnızlığında……………………….And the mountains
Ölüm seni merak ediyorum…’’……………Death I am worried about you.

Bu konuda bir başka ayraç açarak soruna başka yönden de bakmak istiyorum. Şiir çevirileri alanında çarpıcı sorunsallar da var günümüzde. Güncelliğini koruyorlar. Bu konuya Kafka ‘’Küçük ülkelerin küçük edebiyatları’’ diyor ve ’’Büyük ülkelerin büyük edebiyatlarıyla rekabet edemiyor.’’ şeklinde saptama yapıyordu. Bu konuda bir ironi mi ortaya koymuştur ya da somutlanmış bir gerçekliğe mi parmak basmıştır bilemiyorum.
Ancak, biz ülke olarak neden Japon şairleri; Japonlar ise neden bizim şairlerimizi Batı’da ünlendikten sonra dillerimize çeviriyoruz?
Bu sorunsalın çözülmesi, Türk Şiiri’nin sınırlar ötesine açılması için ‘’Ulusal Çeviri Politikalarına’’ gereksindiğimizi ortaya koyuyor. Bunun da güçlükleri var kuşkusuz. Çocuklarının ve gençlerinin çoğunun belleğine güdümlü kültürleşme programının dayatmasıyla salt bir ismi; Necip Fazıl KISAKÜREK’i şair olarak tanıtan; öteki şairleri, örnekçe bir Necati CUMALI’yı, bir Cahit KÜLEBİ’yi, bir Ahmet ARİF’i, Can YÜCEL’i…ve daha nicelerini ad olarak bile tanıtmaktan kaçınan sözüm ona ‘’ulusal’’ eğitim politikası böyle olursa işimiz elbette ki güç olacaktır. Hoş, Türk ve Japon edebiyatlarına ‘’teorik olarak’’ da olsa ‘’küçük edebiyat’’ demek ne derece rasyoneldir, kime göre küçüktür, tartışma götürmektedir. Durum böyle olunca ‘’tüzeli bir Dünya edebiyatından söz etmek’’söz konusu değildir.

RA: Yazın dilinizde öz Türkçe kelimeleri sıkça kullanmanız dilimizi yabancı sözcüklerden kurtarmak adına bir vefa borcu mu yoksa özel ilgi mi? Anlaşılamama kaygısı duyduğunuz oluyor mu?

NA: Köy Enstitüsü çıkışlı bir öğretmenin /aydının çocuğuyum ben.Kendimi tanımaya başladığım zaman, kendi dışımdaki evreni de tanımama yardımcı olacak bir kültür varsıllığının içinde buldum kendimi. 1960’lı yıllarda her gün evimize düzenli olarak değişik çizgilerde gazeteler giriyordu. Babamın herhangi bir dayatması olmadı. Ortaokul yıllarındayken Niksar’a bir tiyato geldi. O yıllarda babam Halkevi’nin başkanıydı. Hiç unutmam. İpotekli Tarlalar, adlı bir yapıtı sahneye koymuşlardı. İlgiyle izlemiştim. Coşkun tezahürata ben de katılmıştım. Bu bende ilk uyarıcıydı. Evimizde donanımlı bir kitaplık vardı. Yüzlercesinin arasından Talip APAYDIN’ı seçmiştim. Toprağa Basınca… Bir köy romanıydı. Anlatımı yalındı. O romandaki Erdal’ı tanımış, dil’ini sevmiştim. İzleyen günlerde Fakir BAYKURT’un Yılanların Öcü’nü aldım elime. Kapağını açtığımda ‘’Çok Saygın Ülkü Yoldaşım Ömer ARSLAN’a candan sevgilerimle-Fakir’’ yazıyordu. Kitabı okuduktan sonra babama ‘’Ülkü,yoldaş..’’ sözcüklerini sormuştum. O da anlatmıştı. Böyle başladım okumaya. Kaç yıl geçmiş aradan? Bir türlü kopamadım bu edimden. Hep okudum,ne bulduysam okudum. Lise yıllarımda belli başlı düşün klasikleri dahil yüzlerce kitabın hakkından geldim. Şimdi kendime değgin 10 bine yakın bir kitap ortamında okumayı sürdürüyorum.
Edindiklerim benim şekillenmemde belirleyici oldu. Lisedeyken edebiyat etkinliklerinde lokomotif işlevi yapıyor,boyumdan büyük kişilerle tartışmalara girişiyordum.
Dil’imin varsıllaşmasında bu öz kaynaklardan beslenirken TDK’nın düzenli olarak gelen dergilerinden de yararlandım. Siyasal düşüncelerim olgunlaşmıştı.Kendimi ‘’Devrimci/demokrat ‘’saflarda buldum. Özellikle 1970’li yıllarda yaşamın içine bir zıpkın gibi daldım. 1980 sonrasına değin hem teorik hem de pratik olarak dalgalarla boğuştum.
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak 27 yıl emek üretirken saygın bir kimlikle, entelektüel yapılı yönlerimle anıldım.
Türkçe’yi yetkin kullanıyor muyum,
bilemiyorum. Ancak yeğlediğim sözcüklerin kullanımında seçiciyim. Böyle olmakla birlikte yoğun kültürleşme uğraşlarından yansıyanlar konuşma ve yazı dilime sayısız sözcüğü kazandırdı. Ereğim, aşırılıktan ırak olmak koşuluyla arı dille konuşmak ve yazmak. Kimi kez bana değgin tümcelerin arasına Latin kökenli, ya da doğu kültürlerinden sızan sözcükler de girmiyor değil.
Bu tutumdan rahatsız oluyorum. Bana,ulusuma ’el’ olan sözcükler hiç de şık durmuyor.Bunun ayırdındayım. Ama tüm bunlar istencimin dışında yaşama geçiyorlar.
Erbaa’da yaşıyorum, demiştim.Burası yerli gericilikle modernleşmenin çelişkilerini birlikte barındıran bir kent.Özellikle 1980 Darbesiyle başlayan ve ivme kazanan yerli gericiliğin baskınlığı duyumsanıyor. Çeşitli nedenlerle öteki saflarda yer alan arkadaşlarımın çokluğu beni yalınlığa/yalnızlığa itti. Okuduklarımı paylaşamamak, kısır ve devingen bir yaşamın içinde edilgenleşmek dil’imi de zorluyor. Okuduklarım salt bende kalıyor.Zaman zaman büyük kentlere; Ankara’ya,İstanbul’a gidiş ve dönüşlerimde değiştiğimin bilincinde olmama karşın bu durum yapay sevinçler kazandırıyor bana.
Evet, iletişim kurduğum kişilerle, kalabalıklarla bir aradayken güçlüklerle karşılaşıyorum. Ancak, bu durum bende bir sıkıntı yaratmıyor.
Kaşgarlı Mahmut’un Divan- Lügat-it Türk adlı o görkemli yapıtında yüzyıllar önce kullanılan sözcükleri sahipleniyorum. Kök/yapı özellikleri yönüyle Ulusumuza değgin olan sözcükleri kullanmaktan onur duyuyorum.
RA: Şimdi özel bir soru, Necdet Arslan ne renktir ve neden?

NA: Bu soruyu’’çekinceli’’ buluyorum. Renk, sınırsız algılamaları çağrıştırıyor çünkü. Kaldı ki tüm renk adları sözcük çeşidi olarak eski dil’e göre bir ‘’sıfat’’tır.
Mark TAWAİN ‘’Bir sıfat görürsen derhal yok et! ’’ diyordu bir yapıtında. Öyle ki,55 yıllık bir geçmişi omuzlayıp gelen, türlü savaşımlara girip çıkmış; olayların, olguların,oluşların,kılışların içinde kalarak pişmiş birisi olarak kendimi ‘’bir sözcükle tanımlamanın’’ güçlüğünü biliyorum.
Herkesin üç kişiliği vardır; ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığını,söyler Alphonse KARR. Öyle bir açmazdayım ki…Hangi seçeneğe göre rengimi söyleyeceğim? Kaldı bu somutlama kendimle tam anlamıyla örtüşecek midir? Bir de onun hesaplaşmasına girmekten çekiniyorum.
Yeri gelmişken vurgulamalıyım. Nietzsche ‘’Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.’’der.
Bu röportajda zaten kendimden olabildiğince söz ettim.
Rengimi değil ama kendimi biliyorum.
Bir şiirimi ‘’BEN BÖYLEYİM İŞTE’’diye adlandırmıştım. Galiba ikiyüzlü biriyim.

RA: Son olarak size vereceğim sözcükleri kullanarak henüz adı olmayan bir aşk şiirinin dizelerini yazar mısınız?
Koruk / safir / iblis / kusursuz / kulak / pars / lostra / semaver / kopça / türkuaz / divit / örs / koyak
N.A: Zeynep Nilgün GÖKÇEÖZ’ün Haftanın Şairi seçildiği zaman bu konudaki yaklaşımımı açıklamıştım.
Olaya kayıtsız kaldığım zaman Einstain’in ‘’İnsanların önyargılarını yıkmak, atomu parçalamaktan daha zordur.’’ düşüncesinin oluşacağı kaygısını taşıyorum. Bu nedenle kendimi anılan yoğunlukta sınamayı düşünüyorum.
Okurların hoşgörüleri desteğim olacaktır.

DÖNGÜ/SEL

Seviyi meşru kılmayan hangi ürküntü
Bir iblisin örsünde ezilen Samsa’ya dönüşüverir..
Kulak ver sesime, duy beni
Hiç korkma!
Kimseler kökünden söküp atamaz
Sarmaşıklar misali sonsuzluğa uzanıp
Ruhumuzu saran sevgilerimizi

Koruklaşan zamanlarda
Kaldırım kaldırım dolaşmaktan
Tabanları delinip kopçaları çürüyen
Ve lostra salonlarında hapsolan papuçlar değildir sevi
Gem vurulmaz parslar gibiyiz biz
Gözü kanlı gibi koşmaktan
Bütün bedenlerinden buğular saçan
Semaverler misali kaynar vadilerimiz

Çoban yıldızının yayla sularıyla oynaştığı
Arzuları istifleyen alaca gecelerin vuslat vaktinde
Bir divitten dökülürcesine yayılan
En alevli
Ve en hırcın safirlerimizi
Kıyıları döven turkuaz dalgaların
Kızgın kumsallara doluşması gibi kusursuzca
Giz’i bizde saklı
Mahrem koyaklarımıza nakşedeceğiz

Bütün mevsimler boyu
Gönlümüzde turnalar uçuşurken
Ürkek bir ay’ın şafağa sığınma vakitlerinde
Gözbebeklerimizde büyüyen yangınlarımızı
Kendi ellerimizle biz söndüreceğiz…

Necdet ARSLAN
-
A ç ı k l a m a:

Deli Mavi Sevdalar Grubu'nda ''22-28 Eylül/2008'' tarihleri arasında 'Haftanın Şairi''seçilişim nedeniyle yapılan röportajdır.
Röportajı gerçekleştiren Sayın Rengin ALACAATLI'ya teşekkürlerimle...

Eserleri


BİR GÜN ANSIZIN-Şiir :2015
TAŞRA AKŞAMLARINDAN -Şiir-2016
SUSMALAR-Şiir-2017