Şu Hikayenin aslına bir bakalım...
> Bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir lavrada ortalama olarak 12 yıl bekler.
> Evet, tam 12 yıl. 12 yıllık hapislikten sonra dünyaya gelen garibanın ömrü adında yazılıdır: Ağustos.
> Yani topu topu bir ay... Şarkı söyleyen yalnızca erkek ağustos böceğidir.
> Çünkü dişi, en güzel şarkıyı söyleyeni kendine eş seçecek ve çiftleşecektir.
> Düşünsenize, 12 yıl toprağın altında bekle, dışarı çık. Ömrün bir ay...
Ahlak yasalarını Tanrı mı koydu?
Öyleyse;
Hırsızlık, cineyet, cihat, tecavüz,
Ve her türlü ahlaksızlık Allah’ın suçu
Neden politikacılara kızıyoruz?
Milyonlarca insan kendi ülkesinin sınırlarını aşarak değişik ülkeleri görüp tanıma imkanına kavuşuyor. Bunlardan çok azı gezi anılarını yazıp okuyucularına anlatabiliyor. Okunan o anıların sahiplerine de artık yazar deniliyor. Ve çoğu genç yaşta bu imkanları zor şartlarda, büyük fedakarlıklarla elde edebilmiş… Yetmişine gelmiş biri olarak ilk defa böyle bir imkana kavuşuyorum. ‘’Dünya küçülüyor’’ diyoruz, ama bu küçük dünyada seyahat imkanlarını da zor elde edebiliyoruz. Demek ki bizim sıkıştırılma ve küçülme hızımız dünyadan daha fazla, ya da bizim cesaretimiz çok daha az ki, bize çizilen sınırları aşamıyoruz. Bunun için polis gücüne gerek yok. Ekonomik olarak günlük geçimini zor sağlayan insanların, değil sınır dışı ülkeleri gezmek çoğu zaman varoşlardan şehir merkezine bile inekte zorlanıyorlar. Dünya standartlarına göre normal yaşam sınırının altında geliri olan birisi olarak yalnız pasaport ve vize masrafları 600 euro ödmek zorunda kaldık. Bir o kadar da seyahat acentasına ödedik. Bu altı günlük bir gezi için küçümsenmeyecek bir rakam bize…
Öbür dünyaya bilet kesmeden bu dünyayı biraz daha tanımanın faturası… Civciv yumurtadan çıkarken nasıl bir dünyaya geleceğini bilebilir mi? Biz de bilmiyorduk, ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, geziye katılmaya kararlı olduğumuzdan gezi programını bile incelemedik. Tanımadığımız yerler için seçme yapma şansımız olabilir mi? Hepiniz diyeceksiniz ki, fesbooktan araştırabilirdin. Evet fesbooktan tanışıp evlenenler kısa bir sure sonra boşanmıyorlar mı? Demek ki, sanal ile gerçek arasında farklılıklar var. Biz bu düşünceyle balıklama dalış yaptık. Bunu fena yaptık anlamında söylemiyorum. Çok şey öğrendim. Sonuçlarından memnunum. Ancak, aynı zamanda daha çok yer görebilir daha fazla bilgi ve görgü sahibi olabilirdim. Gençler bu hesabı yapmaya bilir. Ama benim fazla zamanım kalmadı ki, zamanımı bol keseden kullanayım.
İlk sorun dil bilmemek. Cebimde elektronil lügat var, ona çok zorlandığımda başvuracaktım. Ama gezdiğimiz bölgelerde Türkçe bilen çoktu ve tur şirketinin anlaştığı rehberlerimiz olacaktı. Elbette rehberler kendi bildiklerini kendi inanç ve düşüncelerine göre anlatacaklar. Bu da bilgi edinme kapasitesini azaltacaktı. Ama hiç bilgi edinememektense az edinmek tercihim oldu.
Buraya kadar okuduklarınızdan, seyahat için gerekli çabaları ben yapmışım gibi anlaşılıyor. Ne yazdım diye buraya kadar yazılanları okuyunca kendim de öyle anladım. Tembel biri olarak benden bu kadar performans beklemek yanlış olur. Her şeyi eşim ayarladı, ben sadece tur otobüsüne kadar valizleri taşıdım. Bu son satırları biraz gönülsüz yazıyorum. Yazmasam olmaz, çünkü kazara eşim de okursa bu yazılanları benimle dalga geçmeye başlar. Bana bu imkanı sağladığı için ona da teşekkür borçluyum. Turu düzenleyen ve bizi bu tura teşvik eden arkadaşlara da teşekkür ederim. Hayatımızın üstüne bir krema eklemiş olduk, onlar sayesinde… Bayramın birinci günü akşamı saat 17’de otobüsümüz hareket etti. İşte burası yalan. Benim gibi tembellerin eksik olmadığı bir toplumda, otobüsün tam saatinde hareket etmesini beklemek ham hayalden başka ne olabilir? Yarım saatlik bir gecikme ile yola koyulduk.
Sınıra kadar olan coğrafyayı çoğunluk görmüştür. Onun için anlatmayacağım. Hatta benim ilk defa EK-1 tesislerinde gördüğüm devekuşunu bile anlatmayacağım. Devekuşunun sağ bacağına ne olduysa olmuş önemli değil, krallar gibi yaşıyor işte. Bize olduğu gibi ona da bir yaşam sınırı çizilmiş. Sınırdan sonrasını da bundan sonraki günlerde anlatacağım. Kimse okumak zorunda değil, sanal alemin zenginliğinde kaybolan insanları okumayı cezbedecek kadar yeteneğim olduğunu iddia etmiyorum. Tembelliğim de bunun için kendimi zorlamaya engel… Serin sulara atlayıp yüzmeye çalışacağım. İşi olmayan seyreder.
İpsala sınır kapısına geldiğimizde saat 24.00 sıralarıydı. İlk defa gümrük kapısından geçeceğiz ve heyecanlıyız. Türk sınırında fazla oyalanmadık. Çıkış kolaydı. Yeni bir ülkeye girme heyecanı bizleri sarmıştı. Nasıl aranacağız, nasıl taranacağız? Otobüsümüz durdu. Bizim önümüzde bir otobüs var. 15-20 dakika sonra tur sorumlusu arkadaşlar geldi, ‘’Herkes pasaportlarını eline alsın resimli sayfayı açsın ve sıraya girsin’’ dedi. Denileni yaptık. Sıramız geldiğinde gişenin önünde pasaportumuzu uzatıp bekledik. İçerdeki görevli bir şeyler yaptı, pasaportu bir ışıklı ekrana bastırıp, önümüzde duran ekrana sağ işaret ve orta parmağımızın uzatmamızı söyledi. Yani yeniden parmak izlerimiz alındı (mı) yoksa pasaporttaki parmak izleri ile çakışıp çakışmadığına mı baktı bilemiyoruz. Bu arada yeşil ve mor pasaportlar arasında bir de siyah kaplı bir pasoport vardı. İlk defa gördük. Hiç siyah kaplı pasaport da olduğunu duymamıştık. Bir saatlik bir işlemden sonra otobüsümüze bindik. Yola devam…
Sabah saat 8.00’de kahvaltı ve ondan sonra rehberimiz bizi Kavalada gezdirecek oradan da Selaniğe geçeceğiz.
Bu arada bizde yedi saatlik yol yorgunluğu, yarı uykulu yarı uyanık yola devam ederken biraz pasaportlar üzerine konuşalım. Yeşil pasaport ve kahverengi veya mor pasapor arasındaki ayrımı yaşayarak öğreniyoruz. Hayatımızda renklerin önemi büyük. Renkler arasında ne fark var demeyin…
Yeşil pasaporlarda vize yok. Vize masrafı, mor pasaportlarda kişi başı 200TL civarında. Bu kadar da değil, hesapta asgari altı bin liran olacak. O da yetmedi, tapu isteniyor. Nelerine lazımmış diye düşündük. Meğer insanları ülkelerine bağlayan zincirlermiş onlar. Yani kürkçü dükkanı. Dönüp dolaşıp geleceğimiz yer olmazsa onların başına dert olacakmışız… Dünyanın bir parçasını işgal edenler başka insanlara yaşam hakkı tanımıyor orada. Yeşil pasaportlar kalamaz mı? Neden onlara sorulmuyor bunlar? Doğal olarak akla gelen sorular? Memurlar doğal olarak devletin bir parçası gibi görülüyor anlaşılan… Devlet memurları gittikleri yerlerde kalırsa devleti ele geçirmiş olacaklar sanki, hiç değilse bir parçasını, onun için töleranslı davranıyorlar… Tabi burası şaka, anlam veremediğimiz için kişisel yorumlarda şaka hakkımızı kullanıyoruz.
Otobüsümüz yola devam ediyor, güneş ufuktan yükseliyor, yeşil topraklar üzerinden sis tabakası yavaş yavaş dağılıyor. Yeşillikler arasında siyah lekeler var, yaklaştıkça görüyoruz ki, güneş enerjisi elde edilen petekler. Düzlükte, yani tarım alanlarında yerleşim yeri yok. Yerleşim yerleri dağ eteklerinde… Dağlarda kayalık diye bir şeye raslamadık. Yemyeşil ağaçlarla kaplı her taraf… ‘Karadeniz Bölgesi’ni andırıyor. Üç katın üstünde bina yok. Ekili alanlar fıskıye ile sulanıyor… Ekili alan dışında bir bölgese davar sürüsü… Yani tarım ve hayvancılığın öne çıktığı bir bölgeden geçiyoruz. Biraz sonra bize katılacak olan rehberimizden öğreneceğiz daha fazlasını…
Video 25 eklenecek. 26 rehberin mazereti anlatması ve bizi karşılaması
Kavala’da göze ilk çarpan surlar ve su kemerleri. Sanki yeni yapılmış gibi pırıl pırıl… Her gördüğümüz yer sanki Türkiye’nin bir parçası gibi… Kavala’da arkadaşlarımızın bir kısmı ‘’Aaaa Çeşme’ye benziyor’’, bir kısmı da ‘’Aaaa aynı Foça’ya benziyor’’ demekten kendilerini alamadılar. Önemi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın doğum yeri olması ve Osmanlı döneminde su kemerlerinin yapılması. Rehberimizin anlatımına göre Kavala ismi taşımacılıktan gelen bir isimmiş… 1382 ve 1912’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmış… Kavalalı Mehmet Ali Paşa Kavala’da doğmuş, ancak daha sonra Osmanlı’nın Mısır Valisi olarak atanmış. Belli bir sure sonra da Osmanlı’ya kafası kızmış isyan etmiş, Kavala’yı Osmanlı’dan geri almış. Bu nedenle Yunanistan’da çok sevilen biri.
Kavala’ya yakınlarında bir köy ve bir göl var, büyükçe bir göl, rehberimiz içinde 32 çeşit balık yetiştiğini söylüyor. (Köyün ismini gürültüden anlayamadım. Yeni bir bölge görmek için turistik geziye çıktığımız halde, turdaki arkadaşlarımız ellerindeli akıllı telefonlardan gözlerini ayıramadı. Çektikleri resimleri paylaştılar, paylaşımlara yapılan yorumları birbirlerine anlatırken ve gösterirken yaptıkları gürültüden rehberin anlattıkları o gürültü arasında boğulup gitti. Kameradan çözebilirim diye düşündüm ama alınan videolardan da anlaşılmıyor.) Tarım ve Balıkçılıkla geçinen bir şehir. 15 şarap fabrikası varmış… Kurabiyesi meşhurmuş…
Kavala’da bir saatlik bir molada deniz kenarında ve merkezi alanlarda dolaştıktan sonra otobüsümüz Selanik’e doğru yola koyuldu.
Yine bayram günü Karadeniz turuna çıkan arkadaşımız fesbook’ta gezi noktalarını paylaşırken sabah Sinop’tan, akşam Samsun’dan paylaşımlar yapınca, ‘’uçakla mı seyahat ediyorsun aradaki şehirleri uçaktan mı gördün’’ diye dalga geçiyorduk. Şimdi kimse bizimle dalga geçmesin diye gezi hızımızı fazla belli etmemeye çalışacağım. Gezimizde namaz kılar gibi camileri ve kiliseleri ziyaret ettikten sonra, diğer zamanlarımız otobüste geçiyor… Sıkışınca tuvalet molası bile vesikaya bağlı…
Selanikteki ilk durağımız Mustafa Kemal’in doğduğu ev oldu. Orada mumyadan yapılmış heykellerini gördük.
Daha sonra Kaleye çıktık. Kaleye çıkarken otobüsten doğru gördüğümüz kilsenin Aziz Pavlos Kilisesi olduğunu söyledi rehberimiz. Yani, savaş sırasında Türk askerlerini saklayan kilise…
Tanrı insan için kendi okudu ilk duayı
‘’Öyle bir hastalığa yakalan ki bulaşıcı olsun’’
Ve tuttu Tanrı’ın duası
Zorlanmadan ahlaksızlığı yarattı
Ahlaksızlık olmasa, pirim yapar mı ahlak dersi?
Sınava çekilenler için ahlak da şarttı
Ezenler ve ezilenler arasındaki ilk kavga Spartaküs ayaklanmasıdır… Ama onun sosyalist bir öze sahip olduğuna dair bir bilgi yok…
Sosyalist ayaklanma olarak,
Birincisi
Bergama’da gerçekleşiyor… Ama uzun sürmüyor… Bununla ilgili fazla bilgi bulamadım. Yanılmıyorsam, M.Ö dönemlerde olduğu aklımda kalmış…
İkincisi
Selanik’te Zilotisçiler’in ayaklanması (1340)
En modern makineler yönetir bizi
Sayılara dökeriz bütün isteklerimizi
Vicdan denilen şeyin tuşu nerede ki?
Tıklama rekoru kırıp alsak önceliği…
Sayılar ne kadar kurtarır demokrasiyi?
Hepimiz birer çocuğuz beyler
Direniyoruz, söz veriyoruz kendimize
Çocukluğumuzdan vazgeçmeyeceğiz
Tehlikeli oyunları sever bebeler
Her diktatör bir Walt-Disney
Şablona uymayanı bit gibi ezerler
Ayrılık olmasaydı, aşka inanmazdım
Aşık oluyorum değişen evrenin ruhu
Ölüm olmasaydı, hayata sarılmazdım
Hayatı sevince sıkıntılar biberi ve tuzu.
Daha güçlü olmak için çırpınışlarım.




-
Hasan Ateş
Tüm YorumlarSevdiğimiz bir abimiz kendisi. Bir grupta yayınladığı şiiriyle tanıdım kendisini. Mizahı kullanır şiirlerinde, bununla birlikte duygusal şiirleri de yok değildir. Popüler şiirleri de var, güzel tabi. Ayriyeten grup da kurdu sağolsun, ne de olsa mizah seviyoruz.