Meçhul Öğrenci Anıtı Şiiri - Ece Ayhan

Ece Ayhan
37

ŞİİR


77

TAKİPÇİ

Meçhul Öğrenci Anıtı

Buraya bakin, burada, bu kara mermerin altinda
Bir teneffus daha yasasaydi
Tabiattan tahtaya kalkacak bir cocuk gomuludur
Devlet dersinde oldurulmustur

Devletin ve tabiatin ortak ve yanlis sorusu suydu:
- Maveraunnehir nereye dokulur?
En arka sirada bir
..........
..........

Ece Ayhan
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Doğa Fendi
    Doğa Fendi

    Ece Ayhan, dili zorlayan, bozarak yeniden kuran, sözcüklerin görüntü, izlenim, çağrışım değerlerini vurgulayan, şiirini bu özellikler üzerine kuran bir şair. Biçimci şair görünümüne karşın, aynı yöntemleri uygulayan başka şairlerden farklı olarak, biçimsel değil, 'sahici' ve kişisel bir şiir dünyası vardır.

  • Hasan Büyükkara
    Hasan Büyükkara


    okunması halinde ece ayhanı anlamaya çok katkısı olacağına inandığım bir Ece Ayhan röportajı sunmak istedim okuyuculara..Ece Ayhan inanılmaz bir deryadır arkadaşlar..Bana kalırsa demiyorum...Bana kalmayacak kadar somut bir gerçektir çünkü onun derya oluşu...Saygılarımla....

    ''Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler!”

    Ece Ayhan ile Müslüm Batuk şiir üzerine konuştular.


    -Sayın Ece Ayhan, istiyorum ki bu konuşma bir röportajdan çok bir sohbet gibi olsun. Siz, ben ve okuyucular arasında. “Görmemek ve şiir”, “duymamak ve şiir”, “konuşmamak ve şi­ir”… Bu kavramlar bir arada size ne çağrıştırıyor, neyi ifade ediyor?


    -Bakın aklıma ne geldi. Uzun zaman önce, ben Sultantepe’de otururken Üsküdar’da gözleri görmeyen bir adam vardı. Bu adam potin bağı satardı. Ve her akşam işi bitirdiğinde, o za­manların meşhur Hale sinemasına gidermiş. Bir gün bu adama sormuşlar: “Be adam sen görmüyorsun, neden her akşam sine­maya geliyorsun?” O da “Ben içimden seyrediyorum” diye ya­nıtlamış.

    Yine uzun yıllar önceydi. Üsküdar-Eminönü vapurunun yazlık bölümünde seyahat ediyordum. Birçok satıcı gelip gidiyordu. İçlerinden birisi ise elindeki bir yazıyı yolculara göstere­rek amacını gerçekleştirmek istiyordu ama nafile. Yolcuların hiçbirinin ilgisini çekemiyordu. O sırada başka bir satıcı ona doğru eğildi ve şöyle dedi: “Boşuna uğraşma, konuşmayana kimse para vermez.”

    Bunları niye anlattım? Sağır ve dilsizlerin dünyası görme­yenlerin dünyasından daha karanlıktır. “Körler ses çıkarır çün­kü ve sesi işitirler. Ses çıkarmak görmekten önemli. Bilimsel olarak söylemiyorum ama insan ses ve öfkeden ibarettir.


    -Görmeyenler sağır ve dilsizlerden daha mı yakındır şiire? Hatta kimi görenlerden de?


    -Görmeyenlerin bu dünyayı bilmelerini isterdim. Ama görmeyenlerde başka melekeler, algılar daha güçlü gelişiyor. Görmeyenler şiire yakındır.

    İngiliz eleştirmen Caudwell’in düşüncesine göre, insan ha­yatta görmediği şeyi düşünde de göremez. Deforme olsa bile düşteki, gerçeğin yansısıdır. Ama şiir sestir, ritmdir, akıştır gö­rüntüden çok. Kafiye ses demektir. Eğitimi olmayan da ritmi yakalayabilir. İlahiler, sesler, ritmler gelir ve görmeyenin bey­nine yerleşir. Harfler, kelimeler yerini alır. Görüntü ise fazladır şiirde.

    -Yeni hükümetle birlikte Kültür Bakanlığı işlevini görür hale ge­lecek mi? Popbeskçiler, onların temsilcileri, çeşitli sinema dernekleri “sanat” adına Kültür Bakanlığı’na üşüştüler bile.

    -Kültür Bakanlığı’nın yapabileceği hiçbir şey yok. Ben “sosyal demokrat” tabiri yerine, “sosyal bürokrat” diyorum. Kül­tür Bakanlığı kültür hayatına devlet adına katılır. Devlet ise vergi demektir. Bakın Çerkes Ethem’in dışlanmış oluşunun asıl nedeni düzenli orduya katılmayışından çok vergi toplamasıdır. Vergi toplamak devlet olma savı ileri sürmektir. Oysa bunlar vergi dahi toplayamıyorlar.


    -Şiire dönelim. Sivil şiir resmi kültürde yer alabilir mi?


    -Yıllardır şairlerle devletin arası açıktır. Atatürk şairleri hariç. İktidarla şiir bağdaşmaz. Zira iktidar nötralize eder. Sivil şiir resmi kültürde yer alamaz. Zaten askeri şiire alışılmış bu ül­kede. Ben kendi payıma şiirin iktidar olmasını istemem.


    -Peki sivil şiirin sivil toplumun kültüründe yeri var mıdır?


    -Sivil toplum Batı’ya özgü bir kavram. Bu cumhuriyet ise çeviri bir cumhuriyet.


    -Yani tanzimatçı, kültürümüzde mi tanzimatçı?


    -Yalçın Küçük’ün bir sözü vardır: “Türk aydını tercüme odasında doğmuştur” der.


    -Bilmem katılır mısınız, tanzimatçılık sürüyor bence. Bu konuda İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur” görüşünü göz önünde alarak neler söyleyebilirsiniz?

    -Tanzimatçılar sağdadır bugün. Ve bugünün tanzimatçıları tutarsızdır. Eski tanzimatçılar, Namık Kemal’ler daha tutarlıy­dı. Mesela halkla ilgili bir şeyi sevmezlerdi. Karagöz’ü, orta-oyununu. Yunus bile çok sonraları derlendi ülkemizde. Jakoben bir gelenek de vardır ülkemizde. Yani tepeden inmeci. Mesela Atatürk, İlhan Selçuk, Bülent Ecevit gibi. Türkiye’de sağ soldur, sol sağdır gerçekten de.


    -Sağcı olmak için sol değerleri, solcu olmak için sağ değerleri be­nimsemek değil herhalde bahsettiğiniz. Türkiye’de solun ve sağın içi­nin boşaltılmışlığını anlattığınızı düşünüyorum. Örneğin bunun dı­şında da solcu olunamaz mı ülkemizde?


    -Yapayalnızlık, ıssızlık göze alınırsa olunabilir. Bir İsmail Beşikçi olmak, bir Şerif Mardin olmak kolay değildir.


    -Sohbetin bir yerinde iktidarı kınadınız. İktidar neden kötüdür?


    -Foucault öldüğünde bir dergi şöyle yazmış ardından: “İk­tidarı sevmezdi.” İktidar diye bir şey olmaz. Devrimle iktidar çelişir aslında. İktidara gelirsen devrim düşüncesi kalmaz. Ço­ğalmak erozyondur.


    -İktidar bu kadar insanı kendisine nasıl çekiyor peki?

    -İktidar çekicidir, doğru. Bir örnek var aklımda, her şeyi çok güzel açıklıyor. 12 Mart’ta Kurthan Fişek, Mamak’ta tutuk­luyken orada görev yapan bir cezaevi albayı varmış. Daha son­ra emekli olmuş. 1978′de Ecevit hükümetinde Kurthan Fişek Atletizm Federasyonu’nda başkanlık yaptığı sırada bu emekli albay iş için ona müracaat etmiş. Kurthan Fişek’in onu görünce söylediği ilk söz şu olmuş: “İktidar ne güzel.” İşte iktidar.


    -Şairlerin (Atatürk şairleri hariç) devletle arası yıllardır açıktır dediniz. Şiir iktidarla bağdaşmaz dediniz. Peki ben bir de şairlerle ik­tidar arasında bağ kurmanızı istesem.

    -Bizde iktidara, devlete bulaşmaz Türk şairleri. Korkudan. Belediyecidir onlar. Kaldırımlardan, çukurlardan yakınırlar bir ömürboyu. Birçoğu da Kemalist hükümet şairidir. Başka bir şey de olamazlar. Maça ister.


    -Bunların dışında kalan bir şair yok mu ülkemizde? Aklınıza ilk gelen isim…

    -Var tabii. Mesela Ahmed Arif.


    -Devlet dersi devam ediyor. Kimlerdir devlet dersinin öğretmen­leri? Ne dersiniz?

    -Ben öğretmenleri sevmem. Çocukları sınıfta bırakırlar. Düzenle şu veya bu şekilde uyuşmadır bu. Mesela Köy Enstitü­sü çıkışlılar sistemin dışında olduklarını söylerler ama, siste­min tam göbeğindedirler. Sistemin dışında olmakla karşı olmak farklıdır. TÖS Başkanı bile yanıldığını anladı sonra.


    -Köy Enstitüsü ve TÖS örneğiyle yola çıkarsak sistem karşıtı gö­rüşe sahip olanlar ne yapmalı sizce?

    -Görüşleri dolaşıma sokmak gerekir. Pazarlamadan, pazar­lık yapmadan. Göze almak yani. İsmail Beşikçi uzun süre hapis yıllarından sonra çıktığında gazeteciler ona çeşitli sorular yö­neltmişler. Beşikçi de bunları yanıtlarken içeri alınma nedeni olan görüşlerini yinelemiş. Avukatı konuşmasını istemediği için onu koluna girerek götürmek istemiş ama Beşikçi konuş­masına devam etmiş. İşte burada avukat haklıdır belki, ama Beşikçi yüzde yüz haklıdır.

    -Devlet dersinin geçmişteki ve bugünkü öğretmenlerine döner­sek…

    -Evet. Benim bir şiirim vardı, Devlet ve Tabiat’ta. Yayımlat­tığım zaman yayıncı o zamanki koşullar nedeniyle şiirin ismini değiştirmemi rica etti. Şiirin ismi “Kürt Çiçekleri”ydi. “Açık At­las” koydum. İşte o şiir “Efendiler” diye biter.

    Devlet dersi Türkiye’de seçmeli değil, zorunlu bir derstir. Bu dersin öğretmenlerini herkes biliyor, geçmişte ve günümüz­de.


    -Sizin “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinizde geçen bir dize var. “Devlet dersinde öldürülmüştür” dizesi. Nedir bu dizenin gizi?

    -Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nde bir za­manların öğrenci liderlerinden olan Battal Mehetoğlu polisçe öldürüldü. Cenazesinde Battal’ın annesi İnsaf Ana’ya birisi ne­ler hissettiğini sorar. Şöyle der İnsaf Ana: “Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler.” Meçhul Öğrenci Anıtı budur.


    -Nâzım’ı yıllarca lanetlediler. Oysa şimdi popbeskçinin biri TV’den, İnönü’nün yanında Nâzım’dan övgüyle bahsediyor ve onun Karlı Kayın Ormanını söylüyor, bugüne değin hiç söylemediği halde. Şimdi de ölüsüne mi göz dikildi? Nâzımı 80′den sonra bir süre şair olarak yargılamaya kalktılar, aradılar. Siz de Nâzım’ın kartpostal şi­irlerinden bahsetmiştiniz. Ne düşünüyorsunuz bütün bunlar hakkında?


    -Rüzgâra iyi bakmak lazım. Bugün beni seviyorlar ama, sırf rüzgârdan. Rüzgârlar nasıl esiyor ve ne zaman kesiliyor? Geç­mişte karalandıysa ve bugün övülmek istemiyorsa rüzgârdan­dır. Nâzım’ın aleyhinde konuşanlar, etkisinde kalmışlardır. Al­tında ezilenler Nâzım’1 kınıyorlar. Tank gibi ezmiş adam. Ben Nâzım’dan hiç alınmadım, beni ezmedi.

    Nâzım bir parça uzaktır düz halkın edebiyatından. Dedesi paşadır, dayısı Ali Fuat Cebesoy’dur. Bir insanın şiirleri siyasalsa daha çabuk tanınır elbet, bir mittir bu. Ama Nâzım işçi sınıfı tam anlamıyla yokken bile varmış gibi sürdürüyor düşlemini. Büyük aileden oluşu dışında bir şey söylenemez ona. Bence mükemmel bir şairdir.

    Kartpostal şiire gelince: Bir ressam, bir müzisyen ülkesin­den ayrılabilir. Bu onun sanatını, çalışmalarım etkilemez. Ama bir şair ülkesinden ayrılırsa dilden kopar. “Kartpostal şiir” sö­zünü bir dönem sonra Türkiye dışında yazdığı kimi şiirler için söylemişimdir. Yaşayan dilden kopmak şair için çok zordur.


    -Resmi kültür Nâzım’ı nötralize edebilir mi?


    -Zor. Daha Tevfik Fikret bile legalize edilemedi. Ayhan Songar şöyle demiş: “Tevfik Fikret yaşasaydı ve bugün bana gelseydi deli raporu verirdim.” Bunun üzerine şimdiki Sağlık Bakanı, eski Bakırköy Hastanesi Başhekimi Yıldırım Aktuna “Bir adam bir süre müşahede altında tutulmadan rapor veril­mez” demiş Songar’ın sözüne karşılık.

    Tevfik Fikret öldüğünde cenazesindeki sekiz-on kişiden biri bir askerdir; Mustafa Kemal.

    1992

    Kaynak: Sivil Denemeler Kara,YKY,3.Baskı,S.61-66

  • Lara Açanba
    Lara Açanba

    giderken son söz
    ...şiire ne ile ulaşırsanız ulaşın...hangi gözle bakarsanız bakın...şunu ne olur unutmayın...umut şiirin gerçek hazinesine ait bir anahtardır...onu kimsenin elinden almayın... asla...
    o zaman şiirin içi rahat... bütün odalarına istediğiniz kadar girersiniz...ama sakın çıkmayı unutmayın..bu dünyada size ihtiyacı olan bi çocuk mutlaka vardır...

  • Lara Açanba
    Lara Açanba

    çok güzel bir gündü...hepinizi seviyorum...ama şiiri daha çok...sevgilerimle

  • Nadir Sayin
    Nadir Sayin

    Ve şu Nilgün’ü çok merak etmeye başladım Keşke demeyi sevmiyorum ..Umarım bir önce ki şiir deki Ursula gibi bir de Nilgün meslektaşım olurda ..benim Nergizimle dost olur..Kemal ağabey ona Pazartesi telefon eder..ve o da bir beden dili yaşadığı aşkı yansıtırda ,,bana bir de Nilgün’ün beden dilli paylaşan aşkını şiireştirmek nasip olur..-)) Bunlar yaşanmadan yazılmıyor ki..

  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    Kendini bilen, Rabbini bilir!

    Bilmeyen de haddini bilse!..

  • Nadir Sayin
    Nadir Sayin

    Sayın Arman bey..sizin şahsınıza değil ancak Seçici Kurul’a hatta Antolojiye yönelik aşağıda ve daha önceleri vurguyla..kendinizi savunma yerine söyler misiniz? Neden bu günün şiiri bir kaç arkadaşın tüm şiiri Türkçe karakterle yayımlanması dahilinde buna hiç birşey yapamaz durumdasıniz! Kusura bakmayın ama sizin eger o Seçici Kurul da bu gibi eylemlerde dahi hiç bir etkiniz tepkiniz olmuyorsa söyler misiniz? Sizin işleviniz ne orada? Daha da ötesi eger bu pratik düzenlemeyi dâhi gereksizlik tutumuna giriyorsanız söyler misiniz? Sizin hangi edebiyat ve şiir işleviniz fonksiyonunuz var ki.., yerinize başkasını öneriyorsunuz?

    Oraya kukla için mi dahil oldunuz! Edebiyat adına bunlar üzücü çok itici ve onun içine edici eylemler…yazık yazık çok yazık! Siz bu tutumunuzla edebiyata..şiire katkı değil onu yerelerde süründürmeye ön ayak oluyorsunuz anlamı çıkıyor ortaya..maalesef..bu algı pek çoğumuzda var!

  • Nadir Sayin
    Nadir Sayin

    Kemal ağabeyimizin bugünki yazısı hoşuma gitti..Ama yazının içine tezek mezek katmadan, hep hayvan gübresi değil, birazda tohum saçarak yazması, daha da yakışık alacak..

    Ayrıca Kemal ağabeyimizin atesit olduğunu ve MHP den aday olduğunu yine bu arenadan bizlere duyuruda bulunduğu bir beyanla ögrenmiştik..MHP nin esasında bir sağ parti olmadığını ve böyle Kemal ağabeyimiz gibi (hiç li blanko ideolojiyi de) içinde barındırmadığını böylelikle sevinerek öğrendik..

    Anlamadığım Kemal ağeyimizin elimi, yazısımı..yoksa beli ile yüreği mi bir biriyle didiş-kakış ve çelişki içinde pek anlamadık! Herhalde bunlara beyninin sol tarafı kumanda veriyor ama, sağ beyin yakası karşı çıkıyor ve balansı herhalde yüreğinde buluyor ve Nilğün’ e aşk ta karar kılıp olayı kurtarıyor gibi bir durum ortaya çıkıyor…

    Lütfen Kemal ağabey sağ yumruğunuza dikkat sol beyin yakanız komuta veripte nakaut olmayın! Ya da sağ beyin yakası sol eline kelem veripte sonra şimdi Nazım gibi şiirler yazdırırsa af buyurunuz kendi deyimiyle ..o zamanda Nilğun size vallahi sen aşkı terk edip siyasetcimi oldun lan..diye sonra ne sevişme..ne de koklaşma.. Aman aman Kemal ağbey kurban olam!

    Neyse..

    SEVGi alınmaz, ısmarlanmaz, Postalanmaz…


    Bildiğim alabilmek için vermektir. Ama bu vermesini bilmekten ve samimiyetten geçen vermedir, her alanda/ortamda vermesini bilmek onu uygulamak almaya zemindir.

    Sevgide, saygıda, anlayışta, yaşamda ve mutlulukta vermek almayı beraberinde getirir..
    Örnek, SEVGİ kişinin özünden geliyorsa bir nesneye, bir çiçeğe ya da bir kişiye sevgidir.. Sevgi alınmaz, ısmarlanmaz, postalanmaz. Sevgi; hissedilir, duyumsanır ve yansıtılır…
    SAYGI alınmaz, ısmarlanmaz, gönderilmez..

    Sevgi saf ve öz olarak hissedilir.. Bu özden hissedilen ise mutlaka göz bebeklerinde, duruşunda, mimiklerinde yansır kişiden kişiye, çiçeğe, nesneye ve yaşama, insana kavuşur.

    Bildiğim özellikle genel olarak Türkiye’miz insanlarında ‘asertif’ (assertiviteit, assertief = hayır diyebilme) olmamaları, olamamalarındadır.
    Bu karşında ki insanı rencide etmeden/dışlamadan açık/net ‘hayır’ diyebilme ve sınır koymadır. Kişinin yeterli ölçüde, ilişkiyi koparmadan, kendini yeterli koruyup/kollamasını sağlar (tabii istisnai olan kişisel nedenler bunun dışında)

    Bildiğim bir bütün olan ‘BEDENİMİZİN” en doruğunda doğru oluşudur. Eğer içinde bulunduğumuz rahatsızlık artarak devam ediyorsa buna ilişkin düşünce ve rüyalarımız bizi aldatıyordur ve bunlar bizi gerçek dışı hayallere, çözümsüzlüğe götürür.
    Ama bedenimizin bize verdiği sinyaller hiç yalan söylemez.

    Eğer somut olan bedende bir fiziksel tıbbi belirti; yara, bere, yoksa..., ağrı ve acılar psikosomatiktir (ruhsal kaynaklı bedensel acı ve ağrılar, rahatsızlılar, şikâyetler) .

    Kişi kendi özünde güle, menekşeye, yasemin, çiçeğe, insana, anne/babaya, evlada, yaşama, türküye, kültüre, sanata sevgi duymuyorsa bunun bedene verdiği sinyal ( yara/beresi olamayan) MİDE ağrısı olarak ortaya çıkar. O saf ve temiz beden derki verdiği bu mide ağrısı şeklinde ki sinyalle; Ayşeciğim, Fatmacığım, Ahmet oğlum, Mehmet’im sevgi duyma/duyumsama özünden uzaklaşıyorsun..

    Bir kişide bu BAŞ (sürekli) AĞRISI olarak ortaya geliyorsa o da kendi bedenine derki: “Benimle ilgili, yaşamla ilgili, sorun ve çözümle ilgili..: ‘Yanlış düşünüyorsun.’

    Diğerinde ki şikâyet, sürekli “DİYARE” ya da sık sık büyük ihtiyaç için tuvalete gidiliyor şeklinde ortaya geliyorsa, beden derki: “Aşırı korkuyorsun.”

    Bir diğer beden hiçbir fiziksel bulgu yokken “KABIZLIK” olarak ortaya geliyorsa o beden de derki: “Aşırı tutucusun” koyuver dingiline gitsin…

    Evet, bildiğim kişinin bedeninde ki bu ve benzeri fonksiyonları ve verdiği sinyalleri (ciddiye) alması, kabullenmesidir. Kendine aynı bedeni gibi saf, temiz ve doğruluğu bazında daha da sorunlarına gerçekçi çözüm arayandır. Yapacağını/yapamayacağını ve gerçekliğini kabul eden ve yaşamda daha da kendisiyle, çevresiyle barışık olunmasıdır.

    Bildiğim bu ve benzeri psikosomatik rahatsızlılara hiçbir ilacın, doktorun, şairin ve şiirin ya da bir uzmanın kalıcı çözüm olmadığı/olamadığıdır. Çözümün odak noktası kişinin kendisi ve niteliklerini, gücünü görmesi ve kendisiyle yüzleşmesinden geçmektedir..

    Siz yüreğinizde, bedeninizin derininde usunuzun en doruk noktasında sevgiyi öncelikle kendi varınıza ve kendi özünüze hisssetmiyorsanız, sevgiye dair Kemal ağabeyimiz Nilgün e aşkı yücesinde aşk şiirleri yaksanızda nafile..



    Nadir Sayin

  • Feyzi Kanra
    Feyzi Kanra

    Tamamı okunmayan şiirleri buraya asmanın bir anlamı var mı?
    İlgililerden açıklama bekliyorum.Mahzurlu ise hiç koymayın efendim?

  • Feyzi Kanra
    Feyzi Kanra

    Meçhul askerden esinlenmiş merhum.
    Ne diyelim toprağı bol olsun.

TÜM YORUMLAR (28)