Kutsal tenli acı,
derisinin kabuğunu yılan gibi soyup
“Keşke ruhum taş olsaydı,” diyordu.
Bir ısırık yaşam kalmıştı ağzında,
bir tramvay yolculuğu kadar kısa,
bir ömür kadar uzak.
Kalbinde odası loş bir hüzün,
duvarlarında uykusuzluk şarabı,
sarhoşluğu kendinden ağırdı.
Penceresinden geceye bakıyor,
umut kanıyordu içinden;
şarapnel batığı bir zaman,
dipsiz bir kuyuya düşüyordu.
Yangını tiyatro,
dumanı yalandı.
İçinde saklı kalan bir kor
gecenin koynuna düşüyordu.
Yine viran edilmiş yorgunluklar,
yine sebatsız zamanlar...
Kimse yerinden kalkmıyordu.
Bir hayat alkışsız bitiyor,
o, rolünü çoktan unutuyordu.
Adressiz, kelebek ömürlü;
hangi sokağa saparsa sapsın
kendine çıkmıyordu yollar.
Ayakları gidiyor, anason kokulu
ruhu adam asmaca oynuyordu
kendi gölgesiyle, derdiyle.
Sonra gemileri batan gece,
geceki karadut tadıyla,
ah, yıldızlarını kaybetmiş gece,
tenine eski bir şarkı gibi değdi.
Geceyi omuzladım, sabaha borçlanmadım,
kendi ışığını yakmayanın güneşi neylesin?
Yaşamdan ne kalırdı
baldıran tadı dudaklarda?
Bir avuç suskunluk,
birkaç kırık hatıra,
hüznün kayıplar mezarlığı...
Acının ikiz kardeşi...
Ama hâlâ sıcaktı.
Belki insan
taş olmak isterken
içindeki korla
kendini ele veriyordu.
Nerdesin, kutsal tenli acı,
hangi denizin kıyısında kaldı yaralı ruhun?
Kayıt Tarihi : 10.09.2026 20:35:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!