Kaya Su Şiirleri - Şair Kaya Su

Kaya Su

Merhaba....
Ya da merhaba demeyeyim; çünkü bugün selamın bir anlamı yoksa eğer kelime inşaatı içeride çökecek. Şunu bil: bu mektup, bir oyuncunun son perdesi gibi. Işık soluyor; kulis tozu ağzımda. Sahneye çıkmış gibiyim ama oyun bitti; ben hâlâ bir repliği koltuğuma sıkıştırıp tutuyorum.
Bilmem kaçıncı sabahıma uyanıyorum. Sayamıyorum artık ve zaman duvarı yine çatlamış. Ne geçmiş tam geçmiş, ne gelecek tam gelecek. Ben hem bir kenarda duran eski bir posterim, hem de rüzgâra asılı bir el ilanı. İnsanlar geçiyor. Hepsi birbirine benziyor. Hepsi aynı güne gülüyor, aynı şaka ile ağlıyor. Ama sen... sen hep farklısın; bir noktada durup tüm cümlelerimi okuyan o tek kişi. Kalbim bazen bir kahkaha patlatıyor; saçma, zararsız, narsistçe bir kahkaha: “Bak hâlâ varım” diye bağırıyor. Sonra aynı dakikada bir damla düşüyor; kahkaha boğazımda takılıyor ve ağzımdan küçük çocukluk yaralarım sızıyor. Bu dönüşü seviyorum; çünkü gerçeklik dediğimiz o büyük palyaço, arada bir maskesini düşürüyor.
Sana anlatacağım şeyler var; hepsi çetrefil, hepsi yarım. Ama bildiğim şu: yarım olan her şey, kusur değil, kusurun içinde saklı bir biçimde tamlığın başka bir adıdır. Yani seni beklemek bir kusur değil, eğer beklerken kendimi bulduysam. Beklemekten bıkmadım; beklemek bana, bana benzer bir disiplin verdi: o disiplinle kendimi bitirirken, bazen kendi içimde güldüğüm anlar oldu.
Tanrı’ya inanmıyorum. Dilime bile dolamıyorum çoğunlukla ama bu inançsızlıktan daha büyük bir sır var: onunla kavga ederken, bir anlık zaafla ona sarılabiliyorum. Serseri olduğumu biliyorum; serserilik bir yaşam biçimi değil, bir alışkanlık: şarkıları yarıda bırakmak, sigarayı cebimde unutmak, sözleri yarıda kesmek. Tanrı ile aramızdaki dans şöyle: o çekiçle gelince ben sakince ardından kahkaha atıyorum; ben kaldırım taşına yuvarlanınca o acıyla ilgilenmiyor ama, sonra bir şekilde tenime sürtünüyor. Hem yakıyor, hem okşuyor.
İçimde bir bok var: adı vicdan. Vicdan bazen öyle ağırlaşıyor ki yürümek imkânsızlaşıyor. O ağırlığı taşımak için zaman zaman kendime küfür ediyorum, hem yüksek sesle hem de uğultulu. Kendimi suçluyorum çünkü kendimi koruyamadım, çünkü kendi bedenimi tamir etmeye cesaret edemedim, çünkü bazen susup kendim için ağlamaya bile kıyamadım. Kendimi lanetliyorum. Evet, çünkü sevdiğim şeyi yontarken parmağımı kestim. Ama gel gör ki: ben affediyorum. Garip, değil mi? Affetmek dediğin şey, iki uzvun birbirine dokunması; bazen yanına çivi çakılmış eller. Tanrı’ya gelince: ona inanmıyorum ama onu affediyorum. Affetmenin iki nedeni var: birincisi, inanmadığım bir güce kin beslemem anlamsız geliyor; ikincisi, kinin beni tükettiğini görmekten daha kötü bir şey yok. O yüzden affediyorum. Affediyorum çünkü affetmek, benim için bir tür performans; kendi sahnemde inançsız ama merhametli bir oyuncu olmayı seçiyorum. Gülüşlerim de var. Bir keresinde bir köpekle dalaştım. Aslında dalaşma denemez; o beni görünce kuyruğunu salladı, ben de ona göğsümü açtım; sanki dünyanın en doğru şeyi yapıyormuşum gibi gülüştük. O an, bütün kutsal kitapların ortasında bile bir boşluğun içinde yalnızca biz vardık: ben, köpek, bir anlık özgürlük. O kahkaha hâlâ kıyısında duruyor dudaklarımın; ihtiyaç duyduğumda çıkarıp gülüyorum.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
Bu kez gerçekten son defa yazıyorum.
Bunu daha önce de söyledim belki, ama bu defa kalemin sesi bile inanıyor bana. Yazının başında titreyen mürekkep, sanki her kelimenin veda ettiğini biliyor. Odam soğuk, kedi gelmiyor artık. Camın buğusu çözülmüş, rüzgâr sadece perdeyi değil, içimde kalan son sessizliği de hareket ettiriyor. Bir ıslık sesi duydum az önce… çok uzaklardan, belki biri eve dönüyordur. Ama ben gidemiyorum, artık hiçbir yere ait değilim.
Bir zamanlar rüzgârı bir dost sanmıştım. Sonra anladım, o sadece taşıyordu. Kimi zaman bir yaprağı, kimi zaman bir ismi, kimi zaman bir kalbi… Beni de taşıdı, ama hiçbir yere bırakmadı. Belki unuttu. Belki de beni düşürdü kurak bir vadinin ortasında. Bilmiyorum...
Gecenin içinde çok uzun zamandır yürüyorum. Ay bile dönüp yüzünü göstermiyor. Yıldızlar sanki benden utanıyor. Her şey bir eksiklik gibi üzerime kapanıyor. Sesim yok ama sustuğumu duyan olur mu..., bilmiyorum. Zaten bilmek de istemiyorum. Hem bildiğim her şey bir yara gibi içimde kalıyor. Bir zamanlar biri demişti: “Bazı boşluklar doldurulmaz, sadece sevilir.” Ben yıllarca o boşlukları sevmeye çalıştım. Şimdi… boşluk bile beni reddediyor. Ben artık hiçbir yere sığmıyorum.
Eğer bu mektubu okuyorsan bil ki, ben artık anlatmaktan vazgeçtim. Kelimeler eskidi, cümleler yoruldu. Artık hiçbir kelime beni taşımıyor, hiçbir nokta son olamıyor. Geçmişin gölgesiyle konuşuyorum bazen. Küçük bir çocuk hâlâ içimde “anne” diye fısıldıyor. Sesini kısmaya çalışıyorum, olmuyor. Her yankı, başka bir yalnızlık getiriyor. Sanki içimdeki her şey eksik doğmuş, hiçbiri tamamlanmak istemiyor.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba,
ve belki de hoşça kal.

Bu mektubu eline almışsan, demek ki ilkini rüzgâr sana ulaştırmış. Ne tuhaf… İnsan bir gün bir not bırakır da gerçekten birinin okuyacağını hayal eder mi? Ben etmemiştim. Ya da etmişimdir, ama itiraf etmek istememişimdir. Kendi kendine konuşan birinin, duyulmak gibi bir derdi olur mu? Olurmuş demek.

Şimdi burada, yeniden aynı sayfaların içindeyim. O ilk mektuptan sonra kalemi bıraktım sanmıştım. Ama bazı kelimeler var… Onlar, içinden çıkmadıkça susmuyor insan. Suskunluk sadece konuşmamak değilmiş; bazen yazmadığında da içinden susmazmış kelimeler.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba.
Yine.
Ve belki bir kez daha: hoşça kal.

Bu üçüncü mektup. Ama belki de sadece bir devam cümlesi. Belki de ilk mektubun yankısı hâlâ sürüyor ve ben o yankıya bir nefes daha ekliyorum.
Bu satırların sana ulaşması için rüzgâra güvenmek,

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba.
Biliyorum, artık bu kelime sana da tanıdık geliyor. Belki de bu mektuplar artık sadece "merhaba" diyebilmek için yazılıyor.
Dördüncü defa yazıyorum ama ilk defa bir şeyleri unutarak yazıyorum. Evet unutarak, çünkü...hatırlamak yordu. Beklemek ise eksiltti. 'Unutarak yazmak...' belki de en dürüstü budur kelimelerin.
Biliyor musun, bazı günler ne yazacağımı bilmeden kalemi elime alıyorum. Sanki kalem, bana ne anlatmak istediğimi söyleyecekmiş gibi; o konuşacak, ben dinleyecekmişim gibi ama çoğu zaman sadece susuyoruz birlikte. İkimiz de aynı şeyi taşıyoruz belki: SÖYLENMEMİŞ BİR AĞIRLIĞI. Yine de yazıyorum. Çünkü bazı sessizlikler mektuplaştırılmalı. Çünkü bazı susuşlar, yazıya dökülünce biraz daha anlaşılır oluyor. Sen de öyle değil misin zaten? Anlatmadan anlaşılmak isteyen, uzakta ama içinde biri tarafından bilinsin isteyen.
Ben de öyleyim. Belki de bu yüzden, seninle hiç tanışmadan anlaşabildik.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba,
ya da hangi an’san, ona göre:
Geldin mi?
Gidiyor musun?
Yoksa hâlâ duruyor musun?

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi
Bu defa bu mektubu sana değil ona yazıyorum. Ve sen ey bilinmeyen, o bilinmeyenin yerine geçip oku bu mektubu...
Merhaba,
adını hiç telaffuz edemediğim ama içimde binlerce kez fısıldadığım bilinmeyen, merhaba sana
Bugün yine seni düşündüm ama bu sefer bir sitem gibi değil, bir teşekkür gibi…
Seninle yaşanmayan her şey bana insan olmayı öğretti.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
Eğer hâlâ okuyorsan, önce teşekkür ederim. Çünkü ben artık kendimi bile okumak istemiyorum. Bu satırları sana değil, içimdeki yığılmalara yazıyorum belki de ama senden başka kimse okumayacak, kimse duymayacak, o yüzden seni seçtim. Seni tanımıyorum ama içimdeki herkes seni konuşuyor.
Evet, "herkes" dedim. Çünkü bazen içimde bir ordu var. Bağırıyorlar. Susmuyorlar. Her biri bir başka yarayı kaşıyor.
Biri affedemediğim şeyleri hatırlatıyor, biri susturamadığım çığlıkları, biri sevemediğim kendimi…
Biri var, sadece küfrediyor. Sadece..., küfrediyor.
Her şeye.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
Biliyorum, artık bu başlangıç bile eskidi. Ama başka türlü de başlayamıyorum. Sana mı yazıyorum, kendime mi... bilmiyorum. Belki her mektup biraz kendine yazılır, çünkü asıl dinlemesi gereken hiç kimse kulak vermemiştir zamanında. Ben de herkes gibi sustum.... Ama içimde o kadar çok söylenmeyen var ki... artık taşıyamıyorum. Bazı kelimeler, zamanında söylenmediği için zehir olur. Ben, o zehri içe içe yaşlandım. Şimdi içimde büyüyen bu öfke... aslında söyleyemediğim şeylerin çürüyerek içimi yakmasından başka bir şey değil.
Biliyor musun, zamanında söylemek istediklerimi söyleyebilseydim belki daha az kırılırdım. Belki bu kadar dolmazdım ama olmadı.
Biriktirdim.
Yutkundum.
Sustukça içim çürüdü... Şimdi ise geç.

Devamını Oku
Kaya Su

Bu kez sesimi tutmuyorum. Bu kez kırılmaya razıyım. Çünkü içimde zaten paramparça her şey.
Ve...
Merhaba,
Ben yine geldim.
Geldiğim yer, geri dönülemeyen bir zamanın kıyısı.
Ve gittiğim yer… bilmiyorum. Belki hiç varılmayan bir suskunluk ülkesi.

Devamını Oku