Kaya Su Şiirleri - Şair Kaya Su

Kaya Su

Biliyorum, sen bunları duymayacaksın. Zaten sana da söylemiyorum. Ayrıca duyan hiç kimse de üstüne alınmasın; çünkü bu hikâye, yaşadığı zannedilen ölü bir adamın hikâyesidir. Ki yine konunun benimle uzaktan yakından alakası yoktur. Ben sadece kalemi doğru tutmaya çalışan, kafası karışık, ağzı eğri, dili lâl, bilhassa sefil bir yaşama sevinciyle çırpınan bir keresteyim.
Evet evet, keresteyim. Hakaret değil bu söylediklerim, bilakis kendimi tarif ediyorum. Tarife değer mi bilmiyorum ama maksat kalabalık olsun, çok şey biliyorum diye bil istiyorum. Biraz da senin gibi yapıyorum. Söylediklerim şuursuzca gelebilir sana. Sonuç olarak özensizce yontulmuş bir ağaçtan arta kalanlardan ibaretim.
Zaten ben bildiklerimi de dar sokakların duvarlarına, gelişi gelmeyenleri bekleyenlerin yazdıklarından öğrendim. Duvar bitene kadar ve önceliklerinin de üstüne yazdılar. Sanırım bu yüzden ben “ben” deyince akıllara hiçbir şey gelmiyor. Ben değil, başkası da deyince aynı şey işte...
Ne kaşık olabilmişim sıcak bir aşa ne de sap olabilmişim herhangi bir baltaya. Ki ne işim olur benim bu olaylarla; dilimi yakmışım ta ne zamanlardan beri, bu yüzden soğuk aş severim ben. Bir de baltaya yardım ve yataklık edemem, ben ağaçları da severim.
Dertlerimin arasında kuruyan bütün çiçeklerden de özür diliyorum; serseri tavırlarımı gizlemek için kullandım hepsini. Ve beni kullanan herkesi de ayrıca tebrik ediyorum. Kimse üzülmesin ya da sevinmesin. Kızmıyorum, hak veriyorum; çünkü ben bir keresteyim.
Şimdi oradan bakınca marifetmiş gibi anlatıyorum görünüyor. Şunu da unutma, görmek yetmiyor. Zira hiçbir şey göründüğü gibi değil. Mevsimsel boşluklara karşı gerek olmayan bir çaba ve yine aynı çabanın yeşillerini dökmüş kuşkonmaz bir ağacın yeniden yeşermesine sarfiyatı kadar bir cehalet var avuçlarımda.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
Eğer sen bu yazıyı okuyorsan bil ki rüzgâr hayırsızın tekiymiş. Ben bu sayfaya çok şey yazıp yük bindirmedim, ki ağır olmasın, rahatlıkla taşıyabilsin istemiş ve ona emanet ettimiştim. Şimdi sen bu yazıyı okurken görürsün, bir yerden sonra bırakıyor, devam etmiyorum yazmaya. Böyle parça parça ve eksik şeyler var. Beni anlamanı umuyorum, çünkü rüzgâr hayırsız olsa da bilgedir. Neyi nereye bırakacağını iyi bilir.
Sen bu yazıyı okurken kim bilir ne yapıyorumdur şimdi. Belki kırık bir tabure üstünde çekirdek çitliyorum ya da kedinin biri ile sapanla kuş kovalıyoruzdur. Belki de ben artık yokumdur. Yanımda bir takvim olmadığı için bugünün tarihi hakkında bir bilgim yok. Ama hava şu an burun akıtacak kadar soğuk, kedi üşüyor, çekirdekler nemlenmiş, karanlık da çökmek üzere ve hiçbir kuş göç ettiği yerden geri dönmedi daha. Rüzgâr, sırf gürültü olsun diye cama çarpıyor. Uğultusu yüzünden kalemin sesini duymuyorum. Hoş, o kadar uzun zaman olduki kalemi elime almayalı sesini de hatırlamıyorum. Ellerim de titriyor ama oğuktan değil. Hatta kedinin aksine ben üşümüyorum bile. Belki sen bu yazıyı okuyorken güneş kavuruyor olacak her yeri. Ona benden selam söyle ve halâ küs olduğumu ilet lütfen. Gerçi uzun zaman oldu, belki hatırlamaz beni. Yaşlı da zaten... sen iyisimi söyleme küs olduğumu, çoktan affettim. Neden küs olduğumu sorma... kendisi de burada yok, dedikodu olmasın. Hem sana yük olmasın bunlar. Bir de sana ne benim küskünlüklerimden. Bu yazıyı bile sana emrivaki okutuyorum. Belki rüzgârla işbirliği yaptığımı da düşünebilirsin. Yok yok merak etme biz rüzgârla pek anlaşamayız. Kızma ama belki de milyonlarca sayfa yazmışımdır bunun gibi... Yalnız sen şanslısın... Şanslısın çünkü bu itirafı bir tek sana yapıyorum. Zaten farkındaysan 'gibi' dedim, 'aynı' demedim. Hem o sayfaların hepsini yaktım, ben bile okumadım. Hıh... Sence de garip bir şey değil mi; kim olduğunu bilmediğin birinin yazdıklarını okumak. Yani tamam... hikaye, roman falan okumuşsundur tabii ama onların yazarı belli, konusu belli. Neyse elim yoruldu ve daha çok titremeye başladı. Belki de yaşlanıyorumdur.
Şimdi sen bu yazıyı okuyorken muhtemelen ben çoktan gitmiş olacağım. Nereye diye sorma çünkü ben de bilmiyorum. Gerçi ben bir yere gidemeyecek kadar acizim, belki de gitmemişimdir. Yok, yok... etrafına bakma bu yazdıklarımın yakınında olmayacak kadar uzağımdır kendime. Elim gerçekten yoruldu. Bir de silikleşen kelimelerden farkettiysen kalem bitmek üzere. Eğer bir daha aynı rüzgâra denk gelirsen etrafına iyi bak; bu sayfadan sonra bir sayfa daha savuacağım onun yüzüne. Hahaha ister misin bu sayfadan önce o ulaşsın eline.
Rüzgârın taşıdıkları arasından umarım beni görür, hatırlarsın...ama... Ama nasıl olacak?
Sahi ya ben sana adımı söylemedim... Benim ad...

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba,
Ya da sadece… Sessizlik.
Artık adımı hatırlamıyorum. Son seslendiğimden bu yana kaç ömür geçti, bilmiyorum. Yalnız hâlâ buradayım.
Yalnız, kıpırtısız, kimsesiz.
Kırılmış değilim artık. Kırılmak bile bir parçaya dönüşmektir. Ben toz gibiyim; tutulamaz, birleştirilemez, sadece savrulur.
Bugün uyandım ama sabah olmadı, ışık doğmadı pencereme. Ses gelmedi ve içimden geçen tek şey şu oldu: “Galiba artık hissedemiyorum.”. Sence de bu cümle korkunç, değil mi?

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
Bu defa sana yazmıyorum.
Bu defa ben, hayatım boyunca asla karşılık veremediğim bir çocuğa yazıyorum.
Bir zamanlar içimde sessizce oturan, her şey olurken sadece bakan, hiçbir zaman söz hakkı verilmeyen o çocuğa.
Küsmüştü bana ama hiç gitmedi.
Ve şimdi... bağırıyor.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
Yine uzun uzadıya konuşmak istiyorum... Ama bu kez sana değil. Hatta kimseye değil. Belki de sadece kendime... Ama ondan da emin değilim. Çünkü kendime bile çoğu zaman anlatamıyorum içimdekini. Kelimeleri kuruyorum kurmasına ama içimdeki savaş bazen bir cümleye sığmayacak kadar sessiz, bazen bir çığlığa dönüşemeyecek kadar boğuk oluyor.
Ben bazen aynaya bakıyorum ve karşımdaki yansımaya yabancılaşıyorum. O kişi ben miyim, yoksa benim hayal ettiğim ama asla olamadığım biri mi, bilmiyorum. Zamanın içinde ilerliyorum ama içimdeki bazı parçalar hâlâ çok geride kaldı, ve asıl savaş burada başlıyor:
"Devam et" diyen zamanla, "dön geri" diyen iç sesin arasında.
Yoruldum... Ve bu yorgunluk dinlenmek istemiyor bu sefer.
Yorgunluk... sadece anlaşılmak istiyor ama bu nasıl bir çelişki, bilmiyorum. Anlaşılmak isterken bile anlatamamayı seçmek... İçimde öyle çok kelime var ki... ama hepsi, dilimin ucuna geldiğinde birer suskunluğa dönüşüyor. Çünkü bazı duyguların tarifini yapamıyorum. Bazı düşünceler, zihnimde o kadar uzun zamandır dönüyor ki artık gerçek mi, yoksa sadece ben mi uydurdum, bilemiyorum.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
Biliyorum, bu başlangıç artık sıradanlaştı. Ama inan, bazı kelimeler sadece alışkanlıktan değil, mecburiyetten tekrar edilir.
Başka nasıl başlayabilirim, bilmiyorum...
Tanımadığım birine, hiç tanımadığı birini anlatacağım şimdi.
Bir işte...
Bir yüz.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,

Iııım... Şey... nasıl başlayacağım bilmiyorum. Kaçıncı defa sildiğimi hatırlamadığım bu satırı bu defa yormadan başlıyorum. Ben bazen hiçbir şey anlatmak istemiyorum, sadece durmak istiyorum. Durmanın ne demek olduğunu bilen biri var mı bilmiyorum ama ben anladım…
Durmak, susmak değil.
Durmak, kaçmak da değil.
Durmak, hayatın seni ittiği yöne gitmeyi reddetmek ve kendi içine doğru… bir çöküşle değil, bir kararla inmek: Derine.

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
ya da hangi zamandaysan ona göre, hangi yönden esiyorsan öyle:
Belki kuzeydesin, belki de öğle güneşinin kavurucu sıcağında...
Ben buradayım; rüzgârla didişen bir sayfa, zamanı kırık bir saatin yanına emanet etmiş bir avuç cümle.
Biliyor musun, bazen yazmak dediğin şey, aslında bir anlaşma gibi. Ne yazan tam anlatır, ne okuyan tam anlar. Arada kalan boşluk, belki de mektubun en gerçek yeridir. Ben de sana işte o boşluğu bırakıyorum.
Rüzgâr, yine hayırsızlığını yapıp bu satırları sürükleyecek. Ama aynı zamanda bilge tarafıyla, belki de seni bana getirecek. Gelir misin peki?

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba bu yazıyı okuyan kişi,
ya da merhaba demeyeyim… ne fark eder, ki merhaba desem de demesem de bu kelimeleri boğazımdaki düğümden topladım. Araya karışmış yutkunmalara denk gelirsen kızma bana...
Ben, kendime çok kızgınım. Bunu baştan söyleyeyim de alaycı sesimle karışmasın. Zaten uzun zamandır kendi içimde dövüşüyorum. Ne yumruğum bana değiyor, ne kanım bana yetiyor. Ama yorgunum işte ve en beter yanı da şu: hâlâ yazıyorum. Bunu da kendime kızarak yazıyorum.
Zaman durmuştu, hatırlıyor musun? Evet, aynı o bozuk saatin yanında oturuyorum hâlâ. Bu sefer suskun değilim... Bağırıyorum!
Duvarlara, cama, hatta rüzgâra bağırıyorum. Rüzgâr da bana bağırıyor ama o hep kazanıyor, sesi daha gür. Benim sesimse yalnızca kalemin ucu kadar ince, o kadar kırılgan.
Şimdi sana söyleyeyim mi, kendimi affetmediğimi?

Devamını Oku
Kaya Su

Merhaba, bu yazıyı okuyan kişi,

Bugün, günlerden sessizlik. Saat, şimdilerde kurak bir su birikintisi gibi... ve ben olmayan bir takvimi hesaplıyorum. Dışarıda uçuşan, göç etme eylemine direnmiş kuşlara bakılırsa sabah oldu olacak. Ama güneş görünürde yok. Belki de bugün gelmeyecek gökyüzüne. En son ne zaman geldi, bilmiyorum. Aslında biliyorum da hatırlamıyorum. Zaten o da beni hiç görmemiştir. Bunca kalabalık arasında beni göremez de...

Bugün sana hiç olmadığım kadar ben gibi olacağım. Daha önceki mektupları okudun mu, bilmiyorum. Hangileri sana kadar yetişti, haberim yok. Yığınla sayfaya adımı, rengimi, sesimi, penceremin nereye baktığını bile tarif etmeden yığınla şey yazdım. Her yazının sonunda sustum; her susmanın sonunda sustum. Sustuğum için kendime kızdım. Kendime kızdığım her an için başka satırlar ve yine aynı döngü, yine ben ve yine dile getirmeye korktuğum kanlı kavgaların başlangıcı. Yaralıyorum kendimi ve canım çok acıyor ama... ama korkma, kan hep içeriye akıyor. Öğrendim bunu yapmayı. Yoksa sonra ortalık batıyor; uğraşamıyorum temizlemekle. Ben artık dağınık kalmasından yanayım her şeyin. Toparlanınca köşede kalıyor karanlık ve gözüme batıyor. Dağınık olunca gölgelerde kalıyor karanlığım ve az da olsa duyabiliyorum şarkıları, sokak lambasını, kendimi... Tabii rüzgâr hayinlik edip gürültü edinceye kadar. Rüzgâr hiçbir vakit benden yana olmadı. Ben ondan yana olunca da o yönünü çevirdi. Sevmiyor işte beni. Bir yandan haklı aslında; sevilecek gibi değilim. Öyle olsa ben de severdim beni, değil mi? Ben birini sevmişim midir hiç? Biri beni sevmiş midir? Yine sonu kanlı olacak bir kavganın kapısını aralıyorum. Sanırım buna alıştım. Hatta belki de bağımlı hale geldim. Kavga etmek için her şeyi yapıyorum. Bazen takaatim kalmıyor kendimle başa çıkmaya ama kavga burnuma kadar çıkıyor. İşte o vakit tanrılardan herhangi biri ya da hepsiyle çatışmaya başlıyorum. Garip olan şu: bir süre sonra bakıyorum ki kavgaya dahil olan her tanrıda benim suretim, benim gözyaşlarım, benim sesim ve bendeki olmayışlar var. Neden bu kadar çok benzerlik var? Yoksa ben de bir... Neyse, bunu dememem daha iyi. Zira sen değil de başkası görürse işin içinden çıkamam. Çıkamamak... Çıkılmaz bir boşluktayım. Ama bu boşluktan çıkamamak kötü olduğu kadar güzel bir şey. Düşünsene: her şey var ama hiçbir şey yok ve mutlak bir gerçek olarak bu oluş ve olmayışı elimde tutuyorum. Ne büyük kudret ama, değil mi? Ben bu kavgaya seni dahil etmeyeceğim. Bana kadar gücüm var; seninle de uğraşamam. Benden güçlüsündür sen.

Devamını Oku