niyorlardı. Buradan başlayan yokuşun yolun sağında solundaki evlerde yaşayanlar, en azından yirmi otuz yıllık komşuydular. Hepsi değişik il ilçe köylerden gelmiş, bir şekilde maden kömürünün yüzü suyu hürmetine geçimlerini sağlıyorlardı. Sol taraftaki evlerin sonundaki ev benim evimdi. Aramızdan geçen yolun Karşısında doğuştan sağır dilsiz bir köylümüz oturuyor. Çalışırken İşinden evine gidip geliyor arasıra kahvede pişti oyunu oynamayı seven bir abimiz. Doğal olarak çevresindekiler ile işaret dili ile meramını anlatırdı. Çoğu kez o bizi anlayamaz biz onu anlayamazdık. Benim gibi çok kişi ile kişiye özel işaret dili vardı. Aynı kurumda beraber çalışıyoruz, yaz mevsimi gece vardiyası işiten eve yaya olarak gelirken denk gelip eve kadar beraber gelip giderdik. Rahmetli Başbakan Merhum Ecevit'in sakatlar için açmış olduğu konteycanda kurumda işe girmiş on beş yılda emekli olmuştu. İş yerinde sosyal bakım servisinde ahçı yardımcısı olarak görev yapmıştı. Boş zamanlarında Günün çoğunu balkonda oturarak geçiren bir emekliydi. Hemen hemen her gün kahveye iner bazan dört kişi ile bazan iki kişi pişti oyunu oynar veya oynayanları seyrederdi. Pişti oyununda tabelayı tutan guguk lakaplı oyuncunun yazdığı rakamları kendisinden başkası okuması mümkün değildi. Oyuncu arkadaşlarının çoğu ona güvenir bu parti bitti, yendik yenildik dediği zaman kimse itiraz etmezdi. Zaten herkesin işçi olduğu mahallede herkes hemen hemen birbirini tanır, aralarında adı konulmayan bir kardeşlik patkı imzası vardı. Çünkü bu şehir cumhuriyetimizin ilk şehri taş kömürünun bulunduğu tek şehirdi. Bu şehrin duvarlarında kaldırımlarında evlerin bacalardan çıkan dumanlarıda bile hüznün izleri vardı. Taş kömürü yüz elli yılda 5000 den fazla maden işçisini iş kazaları ve gruzulara kurban vermişti. Pişti oyununundan başka altmış altı oyunu Domino oyunu oynardı. Mahalledeki sinemaya giderken kimse görmemişti. Sinema o zamanlar iki film birden üç film birden oynatan matinalar yaparak bir çok filimleri tek bilet ile izleme fırsatı bulurduk. Türk sinemasının en şaşaşalı dönemleriydi. Karşılıklı ses alma mesafesinde olduğumuz için işaret dili ile ses yolu ile birbirimiz ile muhabbet yapıyoruz. Aksam üzeri eve geldim kapının zili ne bastım hanım içeride beni duymamış olacak ki kapıyı biraz geç açtı . Yarın öğlene doğru komşu bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor anlamıyorum. En sonunda anladım ki ben kapının zilini basarken ve kapının geç açıldığını görmüş o yüzden benimle dalga geçiyormuş. Bundan sonra ben eve geldiğim zaman eğer balkonda onu görürsem zile başarmış gibi yapar hanım da kapıyı açmayınca balkonda gülmekten çatlardı. Kendine göre hanım içeride ne uyuyor ya bana ceza vermek için beni kapıda bekletiyor du..
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta