Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki;
Sağlığında değeri bilinmeyen, itilen, kakılan, kıskanılan, horlanan, kale alınmayan insanlar; öldükten sonra sevgiyle, saygıyla anılıyor.
Yaşayanların çoğu birbirini “mış gibi” seviyor; rol yapıyor, maskeler takıyor. Çıkar üzerine kurulu ilişkiler revaçta. Birbiriyle her alanda rekabet eden, birbirine çelme takan, kıskanan; bencil, açgözlü, doyumsuz, nefsine ve hırsına yenik düşmüş insanlar, sevgisizlikten kahroluyor.
Ölenlerin mezarlarına çiçekler ekiliyor; “Kör ölünce badem gözlü olur” hesabı…
Oysa yaşayanların bahçeleri talan ediliyor.
Ne yaman çelişki!
İnsan, kaybettikten sonra değer bilmeyi neden daha kolay öğreniyor?
Neden bir insanın kıymetini, onun yokluğunda anlıyoruz da varlığında göremiyoruz?
Neden yaşayanın elinden tutmak yerine, öldüğünde mezarına çelenk gönderiyoruz?
Bir güzel sözü zamanında söylemek yerine, ardından methiyeler düzüyoruz.
Bir gönlü zamanında almak yerine, mezarının başında gözyaşı döküyoruz.
Bir insanın omzuna yaşarken dokunmuyor, öldüğünde arkasından “Ne iyi insandı” diyoruz.
Oysa sevgi, cenaze törenlerinde değil; hayatın içinde gösterilmelidir.
Saygı, mezar taşlarına yazılan sözlerden önce, yaşayan insanlara gösterilen davranışta anlam kazanır.
İyilik, öldükten sonra hatırlanmak değil; yaşarken bir insanın hayatına dokunabilmektir.
İnsanlığın en büyük çelişkilerinden biri de budur:
Yaşarken birbirimizi tüketiyor, öldükten sonra birbirimizi yüceltiyoruz.
Kıskançlık sevgiyi, çıkar vicdanı, hırs aklı, makam insanlığı esir alıyor.
İnsan, sahip oldukları çoğaldıkça yetinmeyi; gücü arttıkça paylaşmayı; yükseldikçe eğilmeyi unutuyor.
Oysa hayatın gerçeği çok basit:
Ne mal bizimdir sonsuza kadar,
ne makam, ne şöhret, ne koltuk…
İnsanın geride bıraktığı asıl miras;
kaç insanın gönlüne dokunduğu,
kaç yarayı sardığı,
kaç düşeni kaldırdığı,
kaç insanın hayatına iyilik kattığıdır.
Belki de insanın en büyük sınavı, başkasının başarısını kendi başarısı kadar sevebilmek; başkasının acısını kendi acısı kadar hissedebilmektir.
Çünkü gerçek zenginlik, sahip olduklarımızın çokluğu değil; paylaşabilecek kadar büyük bir gönle sahip olmaktır.
Gerçek güç, başkasını ezebilmek değil;
gücün yettiği halde incitmemektir.
Gerçek sevgi ise insanı öldükten sonra anmak değil, yaşarken yalnız bırakmamaktır.
Öyleyse gelin;
Mezar taşlarına yazacağımız güzel sözleri,
insanların yüzüne yaşarken söyleyelim.
Mezarlara taşıyacağımız çiçekleri,
yaşayanların gönül bahçelerine ekelim.
Ölülerin ardından ağlamadan önce,
yaşayanların gözyaşlarını silelim.
Çünkü hayat kısa…
Ve insan, bir gün herkesin arkasından söyleyeceği güzel sözleri değil, yaşarken kendisine gösterilen sevgiyi ve insanlığı hatırlayarak yaşar.
Ölülerin mezarlarına çiçek dikmek kolaydır.
Asıl marifet, yaşayanların gönül bahçelerini çiçeklendirmektir.
İşte insanlığın gerçek sınavı budur.
Ve belki de en büyük çelişkimiz:
İnsanı kaybedince değerini bilmek yerine, değerini bilerek kaybetmemeyi öğrenememiş olmamızdır.
Kemal Tekir
Halkın sesi
Kayıt Tarihi : 20.08.2026 14:00:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!